📽️ İNSANIN VAROLUŞSAL YALNIZLIĞI VE BELİRSİZLİĞİ: ‘ÇAĞRILMADAN GELEN’ HAKKINDA… 

0

📽️ İNSANIN VAROLUŞSAL YALNIZLIĞI VE BELİRSİZLİĞİ: ‘ÇAĞRILMADAN GELEN’ HAKKINDA… 

Devlet Tiyatrolarının sahneye koyduğu ve Lale Ertiş Gençtürk imzası taşıyan Çağrılmadan Gelen, Garibaldi Sahnesi’nde izleyiciyle buluşmaya devam ediyor.

Maeterlinck’in yazdığı oyun, bir dizi sembolist tasarım ve konseptiyle gizem ve gerilim dolu oyunlar arasında kendine yer edinmeye çalışıyor. Oyunun konusunu, evin doğum yapmış hasta kızını bekleyen aile bireylerinin salondaki konuşmaları oluşturuyor. Gece boyunca, babanın kardeşi olan rahibenin gelmesi beklenirken gözleri görmeyen büyükbabanın sorularıyla yarattığı gerilim, oyunu Maeterlinck’in hedeflediği atmosfer yoğunluğuna ulaştırıyor.

Oyunun en büyük gücü, insanın varoluşsal yalnızlığı ve belirsizliği üzerine derinlemesine bir keşif yapmasıdır. Karakterlerin özellikle büyükbabanın, adeta bir labirentte kaybolmuş gibi hissettikleri sahneler, seyirciyi kendi varoluşsal sorularıyla yüzleşmeye çağırıyor. Maeterlinck, insanın hayatının anlamını ararken yaşadığı çaresizliği büyükbaba ekseninde çizmiş. Oyunu anlamak için yazarın diğer oyunlarına göz atmak, biraz fikir sahibi olmak gerekiyor. Aksi halde oyun, izleyici için bir açmaza ve anlamsızlığa dönüşebilir. Özellikle, bazı sahnelerin sakin ve yavaş ilerleyişi, izleyicinin dikkatini dağıtabilir ve anlamlandırma sürecini zorlaştırabilir. Oyunun sembolik anlatımı, bazı seyirciler için açık olmayabilir ve bu da izleyici-oyun iletişiminde eksikliğe neden olabilir.

Oyun, düşüncenin sınırlarını zorlayarak izleyiciyi anlamlandırmaya ve yorumlamaya yönlendirir. Karakterlerin davranışları ve diyalogları, somut olaylar yerine soyut fikirleri ve duyguları temsil eder. Bu da eserin sembolist niteliğini ön planda tutar. Oyunda büyükbabanın kör olması insanın ruhsal körlüğüyle ilgilidir, dışarıda gece vakti bahçede olduğu ve otları biçtiği söylenen bahçıvan, ölümle ilişkilendirilir. Ansızın bahçede çalışmaya başladığı ve gürültülü seslerle otları biçtiği ihtimalinden söz edilir. İzleyiciden, ölüm meleğinin tırpanıyla bahçıvanın tırpanı arasında soyut bir bağ kurulması beklenir. Salonda oturdukları esnada ışıkların azlığı can çekişmekte olan kızın durumuna işarettir. Mumların ölüm meleği aracılığıyla birdenbire sönmesi bir hayatın da sona erişini göstermektedir. Oyuna bu eksende bakınca bol bol çağrışımdan beslendiğini görürüz. Aynı zamanda sözlerin akışı değil çağrışımsal yapısı, oyunun bir bütünlüğe kavuşmasını sağlar. Ölüm meleğinin, anlatıcı ve görünmeyen dünyanın elçisi olarak belirmesi ve diğer oyuncuların onu görmemesi, gerçekliğin kırılmasını sağlayan noktalardan biridir. Aksiyona dayalı dram özellikleri taşımayan oyun, Maeterlinck’in statik dram anlayışına sadık kalarak, semboller aracılığıyla hayali bir dizge içinde durağan bir şekilde biçimlenir.

Oyunun atmosferini, harekete geçme itkisinin ötesinde bekleme, meraktan ziyade çağrışımlar dizisi oluşturma ve yapacak bir şeyin olmaması oluşturur. Burada önemli olan, üzerine kafa yorulması ve çözülmesi gereken şeylerin hareketler olmadığının bilinmesidir. Asıl önemli olan, bir atmosfer yaratmak ve bunu giderek yoğunlaştırmaktır. Oyunda bu amacın gerçekleşmesini, büyükbabanın duyduğu her ses ve hissettiği korkular üzerine sorduğu sorular sağlar. Duyduğu her sesle ilgili açıklamalar, insanın ruhuna ve var oluşsal sancılarına karşı körlüğünü vurgulamak için bilinçli olarak yapılır. Neredeyse bütün sesler evin dışından gelir, doğum yapan bir kadın vardır ama bebeğin sesi gelmez. O sesler yerine başka sesler vardır. Saatin, rüzgarın, müziğin sesi, merdivendeki ayak sesleri, bahçedeki sesler, ölüm ve hayat arasında, gerçek ve gerçek dışılık arasında birer semboldür. Duyulan her sese karşılık oyundaki atmosferin yoğunluğu artarken, oyuncuların gelen ya da gelecek olanın kim olduğu hakkında taşıdıkları kaygı, izleyicinin durağanlığa dair ön yargısını kırıyor. Kuklalar kullanılarak oynanan oyunda, Maeterlinck’in tasvir ettiği gibi kuklaların saf, doğal ama aynı zamanda rahatsız edici görünümlerinin yanı sıra, sadece ölüm meleği ve ölmek üzere olan kadında kukla olmaması, iki dünyayı birbirinden ayıran bir çizgiye veya her şeyden arınmışlığa işaret ediyor. Kuklaların bedenle bütünleşerek imajlarla dolu yarattığı bu hikayede oyuncuların da bu sembolik dile ortak olabildiğini düşünüyorum. Hem mimetik hem diegetik bir anlatıma sahip oyunun aksiyonu sembolist yaklaşım nedeniyle yüzeysel görünebilir. Ancak aksiyonu kahramanın içinde tutan bir oyun olarak derinlemesine bir anlam katmanı oluşturur ve izleyiciyi sadece dışsal olaylardan ziyade iç dünyanın derinliklerine yönlendirir.

Oyunda sahne mantığı da devre dışı bırakılarak izleyicilerin bulunduğu alan evin salonuymuş gibi hareket edilmesi izleyiciyi hikayede kalmaya zorluyor. Maeterlinck’in dışarıdan gelmesine özen gösterdiği seslerin, bu oyunda alan yetersizliği nedeniyle müziğin içeriden geldiğine tanık olsak da o müzik seslerini dışarıdan geliyormuş gibi kabul ediyorum. Ve ışıkların da oyunun sembolist ruhuna uygun olarak loş seçeneklerde tasarlandığını söylemek mümkün.

Özellikle oyunda atmosfer yaratımının başarılı olduğunu söylemeliyim. Ancak, oyunun sunmaya çalıştığı derinlik ve atmosferle, izleyiciyi tam anlamıyla içine çekebilme potansiyeli arasında bir boşluk var. Oyun, aşırı soyutlanma ve sembolizmin karmaşıklığını izleyici için sadeleştirme hissiyatı ve çabasıyla  -gözlemlerime dayanarak- izleyicinin eseri anlamamaktaki ısrarı arasında gidip geliyor. Seyirciyi oyuna bağlayan nedenler yer yer kopuş gösterse de oyun, Maeterlinck’in oyunlarının, farklı yorumlarla oynanabilirlik kazandığının göstergesi olarak gösterilebilir.

Hatice GÖRGEÇ/Tiyatro Eğitmeni

Hatice GÖRGEÇ/kentekrani

Youtube Abone Olmak İçin Tıklayınız

www.kentekrani.com 9 Nisan 2024

Yazarın Tüm Yazıları