30 Mayıs 2026. Aynı ülke, aynı gün iki farklı sahne.
Birinci sahne: İstanbul’da bir stadyum. 118 bin insan omuz omuza, çoğunun belki de ezbere bilmediği ve sözlerini anlamadığı şarkıları haykırıyor. Ortam coşkudan geçilmiyor. Telefonlar havada. Fotoğraflar paylaşılıyor: “Oradaydım.”

İkinci sahne: Kadıköy’de bir kafe. Bir oyuncu arkadaşıyla oturuyor. Bir grup kadın slogan atmaya başlıyor: “Failler dışarı.” Islıklar. Gerilim. Oyuncu mekânı terk etmek zorunda kalıyor; aşağılanmış hissediyor. Sonra bir açıklama yapıyor: “Linç edildim.”
Sahnedeki adam: Kanye West. Masadaki adam: Ozan Güven.
İki erkek. İki kalabalık. İki tamamen zıt karşılık. Ve kafamı kurcalayan soru şu: Aynı kalabalıklar, neden birini alkışlarken diğerini dışlıyor?

–Kanye West Kimdir, Neden Tartışmalı?-
Önce kısa bir hatırlatma. Kanye West bir zamanlar kuşağının en etkili hip-hop sanatçısıydı. Prodüktörlükten rapçiliğe adım attı, oradan kültürel bir fenomene dönüştü. Müziğin yönünü değiştiren albümler yaptı. Zeki, provokatif, tartışmasız yetenekliydi.
Sonra bir şey kırıldı.

Son yıllarda Kanye — artık kendine Ye diyor — defalarca antisemitik açıklamalar yaptı. Hitler’i övdü. Gamalı haç görselleri paylaştı. Kadınlara yönelik aşağılayıcı ifadeleri ve ısrarlı tacizkâr söylemleriyle de gündeme geldi. Söylemleri o kadar uç noktalara vardı ki büyük markalar birer birer bağını kopardı. Adidas yollarını ayırdı. Sosyal medya hesapları kısıtlandı. Avrupa’nın pek çok ülkesinde konserleri engellendi ya da doğrudan yasaklandı.

Bu, “bir kez talihsiz bir şey söyledi” meselesi değil, tekrarlayan bir davranıştı. Düpedüz nefret söylemiydi.
Buna rağmen İstanbul’daki stadyum hıncahınç doluydu. Hem de rekor katılımla.


–118 bin Kişi Oraya Neden Gitti?-
Peki kimdi o 118 bin kişi? Antisemitist miydiler? Elbette hayır. Her Kanye şarkısını ezbere bilen sıkı hayranlar mıydı? Muhtemelen çoğu değil.
Onlar başka bir şeydi; adlandırması daha zor bir şey.
İnsanlar oraya sadece Kanye için gitmedi. Bir olayın parçası olmaya gitti. Bir hikâyeye dâhil olmaya… Instagram’da güzel görünecek, sonra “Ben de oradaydım” dedirtecek bir anı biriktirmeye…
Bu artık sadece bir konser değil, deneyim ekonomisinin modern bir hac ritüeliydi.

Yaşadığımız çağda “orada olmak”, çoğu zaman “orada ne için olduğundan” daha kıymetli. Kalabalığın kendisi asıl ürün. Ortak çığlık, aynı ritimde hareket eden bedenler, bir geceliğine de olsa kafanın içindeki düşüncelerden, kaygıdan, ekonomik darlıktan, yorgunluktan kaçış…
Kanye West bir insan olarak mı? Neredeyse önemsiz. Kanye West bir olay olarak mı? İşte o karşı konulmaz.
–Kadıköy’deki Protesto ve Ozan Güven-
Şimdi Kadıköy’deki o kafeye dönelim.
Ozan Güven tanınmış bir oyuncu. Eski sevgilisi Deniz Bulutsuz’a karşı “kasten yaralama” suçundan yargılandı. Hüküm giydi; karar istinafta onandı ve kesinleşti. Artık ortada bir iddia değil, hukuki bir olgu var.

Geçtiğimiz günlerde Kadıköy’de bir mekânda arkadaşıyla otururken kadınlar tarafından tanındı ve protesto edildi. “Failler dışarı” sloganları, ıslıklar… Gerilimin ortasında mekânı terk etmek zorunda kaldı. Daha sonra yayınladığı yazılı açıklamada lince uğradığını, sağduyunun kaybolduğunu, yargı sürecine saygıdan sustuğunu ama şimdi haksızca hedef haline getirildiğini söyledi.

–Selen Görgüzel’in Sert Çıkışı: “İmparator” Örneği–
Tam bu noktada şarkıcı ve oyuncu Selen Görgüzel tartışmaya dâhil oldu ve can alıcı bir yere parmak bastı.
İbrahim Tatlıses’i örnek gösterdi.
Tatlıses, Türk müziğinin dev ismi. Halkın “İmparator”u. Gelgelelim geçmişte kadınlara yönelik şiddet iddialarıyla da anılan bir figür. Buna rağmen kariyeri zerre yara almadı. Tam tersine büyüdü. Sektör onu bağrına bastı, siyasetten medyaya herkes sahiplendi, halk onu “İmparator” ilan etti.

Görgüzel’in tespiti keskindi: “Ah yurdum insanı. Sevdiğini vezir, sevmediğini nasıl da rezil ediyorsun!”
–Üç İsim, Üç Farklı Kader: Mantık Nerede?-
İşte tablo bu…
Kanye West nefret söylemi yayıyor. Stadyum tıklım tıklım.
Ozan Güven şiddet suçundan hüküm giyiyor. Kalabalık onu kafeden kovuyor.
İbrahim Tatlıses şiddet iddialarıyla anılıyor. “İmparator” oluyor.

Bunun bir mantığı var mı? Bence var. Ama pek de içimizi rahatlatmayan türden bir mantık.
–Birinci Neden: Mesafe-
Kanye West Amerikalı. Onun antisemitizmi, Hitler övgüleri, komplo teorileri, kadın düşmanlığı çoğumuz için “orada bir yerde” olup bitiyor. Uzun röportajlarda, takip etmediğimiz tweetlerde. Türkiye’deki konser seyircisi için Kanye politik bir figür değil; küresel bir marka, bir şov. Söyledikleri soyut kalıyor; mahallede yaşanan bir acı gibi hissedilmiyor.
Ozan Güven’in suçu ise burada, yanı başımızda işlendi. Mağdur bizden, dava bizim gündemimizde. Kadına şiddetin bitmediği bu ülkede yaralar zaten hep taze. O yüzden öfke de kişisel.
Bu ahlaki tutarlılıktan çok, yakınlık meselesi.
–İkinci Neden: Kalabalığın İçinde Kaybolmak–
Stadyumda anonimsiniz. Kalabalığın içinde erirsiniz. Kimse sizden Kanye’yi savunmanızı beklemez. Oradasınızdır; müzik, atmosfer, ortam için. Varlığınız ahlaki bir tavır olarak durmaz.
Ama bir kafede, yüz yüze, birini doğrudan protesto etmek? O görünürdür, nettir, bir duruştur. Ve günümüz insanı “doğru tarafta olma” hissine derin bir ihtiyaç duyduğu için, bu tür anlar güçlü bir ahlaki tatmin sunar.
İronik olan şu: İkisi de performans. Biri “ait olma” performansı, diğeri “haklı olma” performansı. Sadece senaryolar farklı.

–Üçüncü Neden: Güç ve Zaman–
İbrahim Tatlıses zaten “İmparator”du. Statüsü o kadar büyüktü ki, yanlışları o heybetin gölgesinde kaldı. Toplum kadına şiddete karşı bugünkü hassasiyeti geliştirene kadar o çoktan dokunulmaz hale gelmişti. Artık çok geçti; o taşa kimse el süremedi.
Ozan Güven ise hiçbir zaman o büyüklüğe ulaşmadı. Üstelik suçu, sosyal medyanın öfkeyi anında büyüttüğü, kadınların sesinin daha gür çıktığı bir dönemde gündemde kaldı. Yanlış zamanda, yanlış şöhret seviyesinde bir figürdü.
Peki Kanye West? O hâlâ dev bir isim. Hâlâ sanatı kişiliğinden ayrı değerlendirilecek kadar büyük. Şöhreti ona kalkan oluyor.
–Neyi Affettiğimiz Neyi Anlatır?-
Kolay cevap şu: İkiyüzlüyüz. Sevdiğimizin hatasını hafifletir, sevmediğimizinkini büyütürüz. Ahlakımız da ilkelerden değil, aidiyetlerimizden beslenir.
Hepimizin içinde iki ahlak var. Biri soyut — “şiddete hayır”, “ırkçılığa hayır” dediğimiz. Diğeri somut — sevdiğimiz sanatçının konserine giderken çalışan, arkadaşımızın hatasını görmezden gelirken devreye giren. İlki prensip, ikincisi pratik. Ve çoğu zaman pratik, prensibi sessizce yener.

–Neden?-
Çünkü ilkeler beynimizde yaşar, aidiyetler ise kalbimizde. Sevdiğimiz birini savunmak, bir kalabalığa karışmak, bir anın parçası olmak — bunlar bize somut haz, somut güven verir. Oysa soyut bir ilkeye sadık kalmak, çoğu zaman bir bedel ödetir: yalnız kalmak, dışlanmak, eğlenceden mahrum kalmak gibi. İnsan zihni de bedelden kaçıp hazza koşmaya ayarlıdır.
İşte bu yüzden mesele sadece ikiyüzlülük değil. Mesele, içimizdeki bu iki sesin sürekli çarpışması.
Kalabalık tam da burada devreye girer. Kalabalığın içinde sorumluluk dağılır, bireysel vicdan sesi kısılır. “Herkes gidiyor, bir ben mi gitmeyeceğim?” ya da “Herkes kızıyor, bir ben mi susacağım?” dediğimiz an, prensipler geri çekilir; sürünün sesi öne geçer.

–Kendimize Sormamız Gereken Sorular-
Her konsere gidişimiz ya da gitmeyişimiz, her protestomuz ya da sessizliğimiz, her affedişimiz ya da dışlayışımız bir sınır çizer. Farkında olarak ya da olmayarak bu sınırlarla şunu söyleriz: “Bu benim için önemli. Bunu es geçebilirim. Ya da burada dururum.”
Peki bu sınırları neye göre çiziyoruz? İlkelere göre mi, işimize geldiği gibi mi? Yoksa kalabalık nereye, biz oraya mı?
Eğer bu soruları kendimize hiç sormazsak, seçim yaptığımızı sanırız ama aslında sadece bir kitleye, bir duyguya, bir ana kapılıp sürükleniriz. Kalabalığın sesi, vicdanın sesini bastırır. O an “herkes yapıyor”, “herkes gidiyor”, demek, “doğru olan bu” demekten daha ağır basar.
–Aradaki Fark-
Aradaki fark, ahlaktan önce mesafede başlıyor. Uzağa bakarken büyük hatalar bile soyutlaşıyor; yakına gelince en küçük hata bile büyüyor. Birini olay diye izliyoruz, ötekini insan diye yargılıyoruz. Birini kalabalığın içinde tüketiyoruz, ötekini kalabalığın önüne atıyoruz.
Bu yüzden “sadece müzik” dediğimiz şey de, “sadece öfke” dediğimiz şey de kendiliğinden masum değil. Çünkü artık hiçbir şey nötr değil. Bir bilet bile tavır sayılıyor. Bir susuş bile.
Asıl mesele ne yaptığımızdan çok, neyi niye yaptığımızı kendimize dürüstçe söyleyip söylemediğimizde düğümleniyor.
Kanye’ye gittin. “Sırf müzik” için mi? Kültürel bir anın parçası olmak için mi? Yoksa adamın söylemleri nedeniyle aldığı yasaklar gerçekten umrunda olmadığı için mi?

Ozan’ı protesto ettin. Kolay ve zayıf bir hedef olduğu için mi? Öfkeni boşaltmak tatmin ettiği için mi? Yoksa daha iyi bir yargı sistemi, kadınları gerçekten koruyan yasalar, gerçek adalet talep etmek daha zor olduğu için mi?
Kendine karşı dürüst müsün, değil misin? Bütün mesele bu
Aynı ülke, aynı gün, iki farklı sahne — ve üç isim.
Kanye West İstanbul’da stadyumu tıklım tıklım doldurdu. Ozan Güven bir kafeden utanç içinde ayrıldı. İbrahim Tatlıses hâlâ “İmparator”.
Aslında bu üç isimden çok, onlara verdiğimiz üç farklı tepki anlatıyor bizi.
Ve işte aradaki bu farkta, aslında kim olduğumuzun — ve kim olmaya razı geldiğimizin — cevabı gizli.
Derya ULUSOY

















