Saçları kısa ve düzgün kesilmiş, gözlerinden disiplin ve otorite fışkıran emekli albay, çakmak çakmak bakan gözlerini gözümüze dikip dedi ki:
“Arkadaşlar, ben emekli istihbarat subayıyım. Kimsenin bilmediği bir çok şeyin derinliğini iyi bilirim. Veto yiyeceğimi bilsem haybeye bu partiyi kurmazdım!”
Sözleri kelimesi kelimesine böyle değildi belki ama, mealen tam da bu lafları etmişti.
1983 yılının haziran ayında, tüm partilerin yasaklandığı üç yıla yakın süren bir dönemin ardından yeni kurulan “yeniden bilmem ne partisi” kurucu genel başkanının çay ve kuru pasta ikramı eşliğindeki ilk basın toplantısını izliyorduk.
Parti, gazete merkezlerinde pek önemsenmediği ve geleceğinde umut görülmediği için izleyen muhabir arkadaşların çoğu kadro almaya çalışan “çaylak” statüsünde idi.
Buna rağmen, o arkadaşlarla müstehzi gülümsemeler takınarak ayrıldığımız basın toplantısının ardından binadan çıktığımızda, bu parti hakkındaki hükmümüzü vermiştik bile!
“Konsey bu partinin kurucularının çoğunu veto eder ve tarihe karışır giderler!”
Nitekim birkaç gün sonra dediğimiz çıktı!
Birkaç gün içinde, gözlerinden disiplin ve otorite fışkıran emekli albay eskisi genel başkan, istihbaratçılığına ve gözünün yaşına bakılmadan veto edildi.
Yani parti falan kuramayacağı kendisine resmen bildirildi.
Genç muhabirlerin ön görüleri tutmuştu; önemli bir deneyimdi!
Yalnız, orada basın toplantısını birlikte izlediğimiz genç gazete muhabiri arkadaşlarımın dışında benim o yıllarda bir şansım vardı.
TRT Haber Merkezi, 16 Mayıs 1983’ten itibaren kurulacak siyasi partileri izlemekle beni görevlendirmişti.
O zamanın Haber Dairesi Başkanı rahmetli Ercan San, beni makamına çağırarak görevimi bildirmiş ve partilerin kuruluş başvuruları ile ikişer cümlelik ilk basın toplantısı haberlerini “adilane biçimde” yazmamı istemişti.
Bu haberler, hem partinin niteliğini belli eden, hem de ana politik mesajlarından halkı bilgilendiren içerikte olmalıydı.
Yılların parlamento habercisi Ercan abi, partilere eşit davranılması hususunda büyük deneyim sahibi bir haberciydi.
Tabii, TRT tek kanal olduğundan yayınladığımız her haber radyo dinleyicisi-TV izleyicisi kitlenin tümüne ulaşıyordu.
Yüzde yüz ratingimiz vardı.
TRT’ye karşı öyle bir duyarlılık bulunuyordu ki, bırakın haberdeki bir hatayı, her biri gerçek Türkçe ustası redaktör spiker arkadaşlarımızın canlı yayındaki dil sürçmeleri bile anında telefonların kilitlenmesine yol açardı.
Bu görevlendirmenin ardından, her gün partilerin kuruluş dilekçelerini İçişleri Bakanı’na vererek -güya- tüzel kişilik kazanmalarını, ardından yaptıkları ilk basın toplantılarını izliyor ve akşama toplam dört cümlelik haberlerimi yazıyordum.
Haberler, kameraman arkadaşlarımın çektiği görüntülerle yayınlanıyordu.
Liderlerin sesi kullanılmıyordu.
Dediğim gibi, tüm kurulan partilere eşit davranılıyor, haberlerin toplam süresi 40-45 saniyeyi geçmiyordu.
Bu, kurulan partilerin isimlerinin Radyo-Tv haberlerinde geçmesi için ilk şanslarıydı ve
ikinci bir şansları daha vardı.
Bu da parti kurucularının Milli Güvenlik Konseyi tarafından onaylanıp onaylamadığına ilişkin duyurulardı .
Öyle ki, bu duyurular çoğu zaman, veto edilenlerin sayısına göre söz konusu partilerin “asıl” haberlerinden çok daha uzun oluyordu,

Partilerin kuruluşuna izin verilen ilk gün Anavatan Partisi ile Milliyetçi Demokrasi Partisi kurulmuştu.
Görevinden yeni ayrılan başbakanlık müsteşarı tarafından kurdurulan Halkçı Parti ise herhalde CHP’nin devamı olduğunu vurgulamak amacıyla 19 Mayıs günü başvurmak istemiş, ancak resmî tatil dolayısıyla dilekçesini 20 Mayıs’ta verebilmişti.

Böylece verilen iznin dördüncü gününde 6 Kasım 1983’te seçilecek parlamentonun tüm partileri belirlenmişti.
Daha sonra kurulacak onlarca parti, sanki teferruattan ibaretti!
Ya da o hava verilmek isteniyordu.
Örneğin, Büyük Türkiye Partisi adıyla, eski Adalet Partisinin yerine kurulan parti, büyük coşkuyla açılmıştı.
Adalet partisi kadrolarının bir anda akın ettiği BTP’nin genel başkanı, MGK üyesi beş orgeneralin geçmişte üstleri olan emekli orgeneral Ali Fethi Esener’di!
Ancak cuntacı komutanlar, kendi kıdemli komutanlarının bile gözünün yaşına bakmadılar ve bir bildiriyle Büyük Türkiye Partisini kapattılar.
Ali Fethi Paşa’ya dokunulmadı ama, partinin gerçek lideri sayılan eski Başbakan Süleyman Demirel’i Çanakkale’deki Zincirbozan askeri tesislerine zoraki tatile yolladılar.
İdamlarda uyguladıkları söylenen “bir soldan-bir sağdan” mantığı Zincirbozan sürgünlerinde de bir şekilde devreye girdi ve hepsi önemli üst düzey devlet görevlerinde bulunmuş 9 Adalet Partili ve 7 CHP’li bu yargısız cezaya çarptırıldı.
Adalet Partililer arasında Demirel’in yanı sıra darbe öncesinin son cumhurbaşkanı vekili İhsan Sabri Çağlayangil ve Hüsamettin Cindoruk gibi başka siyasiler bulunuyordu.
CHP’lilerin içinde Deniz Baykal ile eski Senato başkanı Sırrı Atalay ile Celal Doğan ve dört arkadaşları vardı.
Bu 16 yargısız mahkum, 121 gün Zincirbozan’da kaldılar.
Bu arada yeni siyasetçilerin ve partilerin dizayn edildiğini düşünüldü sanırım ki dört ay tutsaklıktan sonra serbest bırakıldılar!
Ne var ki, bir yerde insanları yönetme ve yönlendirme sanatı olan siyaset , her zaman öngörülemeyen sonuçlarla karşılaşabileceğiniz tuhaf bir şeydi.
BTP kapatıldı, yerine “Demirel’in Yeni Partisi” diye isim takılan Doğru Yol Partisi kuruldu.

DYP, yasakların kaldırıldığı referandumdan sonraki ikinci genel seçimde iktidarın büyük ortağı oldu.
“Ulusal kurtuluş savaşı kahramanı” İsmet İnönü’nün oğlu Erdal İnönü ve arkadaşları veto edilerek 1983 seçimine sokulmayan Sosyal Demokrasi Partisi SODEP, birkaç yıl içinde Parlamento’da ana muhalefet olan Halkçı Parti ile birleşti ve ve Sosyal demokrat Halkçı Parti adıyla siyaset yarışına katıldı.
SHP, 1989 yerel seçimlerinin birinci partisi ve 1991’deki Demirel-İnönü koalisyonunun hükümet ortağıydı.
Özal’ın vefatı üzerine boşalan Cumhurbaşkanlığına Demirel seçildi.
DYP-SHP koalisyonu, yeni seçime kadar Tansu Çiller başkanlığında görev yaptı. Bu süreçte Erdal İnönü’nün “siyaseti bırakmasıyla” yerine seçilen Murat Karayalçın SHP genel başkanı oldu.
CHP- SHP birleşmesinden sonra da koalisyon hükümeti seçim hükümetine dönüştü. Hükümette Dışişleri bakanı görevini üstlenen Deniz Baykal, CHP lideriydi.
12 Eylül öncesi dini referanslarla politika yapan Milli Selamet Partisi’nin yerine kurulan ve 1983 seçimine sokulmayan Refah Partisi, 1995 yerel seçimlerinin galibi ve genel seçimlerin birinci partisi oldu ve Tansu Çiller başkanlığındaki DYP ile bir yıl süren ve sonradan tartışmalı şekilde görevden uzaklaştırılan bir hükümet kurdu.
1980 döneminde “parti içi hiziplerle uğraşmamak için CHP’den ayrılan eski Başbakan Bülent Ecevit, 1999 seçimlerinde birinci parti oldu ve üç partili bir koalisyona
Başbakanlık yaptı.
2002’de yapılan seçimin kazananı, Refah Partisinin ve yerine kurulan Fazilet Partisinin anayasa mahkemesince kapatılması sonrasında milli görüş çizgisinden ayrıldığı belirtilen siyasetçilerin kurduğu Adalet ve Kalkınma Partisiydi.

Böylece, 1983’te üç partili bir rejim kurmaya çalışan MGK’nin izniyle parlamentoya giren üç partiden ikisi, ikinci seçime çıkamadılar.
Askeri yönetimin isteği dışında 1983 seçimini kazanan ANAP ise yalnızca iki dönem iktidar olabildi.
Kısacası, MGK’nın seçime sokmadığı eskinin devamı tüm partiler birer kez birinci parti oldular.
O dönemde yargılanan, hapse atılan Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan başbakanlık koltuğuna oturdular.
Artı, Süleyman Demirel yedi yıl da cumhurbaşkanı olarak görev yaptı.
Bu yaşananlar, aslında siyasetin zorlama anayasa ve yasalarla dizayn edilmeye çalışılmasının yol açtığı istikrarsızlığın da göstergesiydi.
Aradan çeyrek asır geçtikten sonra CHP’de yaşanan istikrarsızlığı ve yeni partinin ana muhalefet görevinde ne yapacağını konuşuyoruz.
Bu da gelecek yazımızın konusu olsun.
COŞKUN KARTAL
















