SÖYLEŞİ / Ahmet MIZRAK/Avukat /Edebiyat {ŞİİR}

0

Aşk, insanın dünyaya karşı geliştirdiği en zarif direniş biçimlerinden biridir.”

Avukat ve şair Ahmet Mızrak, mahkemelerin ağır ceza salonlarında insan hikâyelerinin en karanlık ve en kırılgan yüzlerine tanıklık ederken, aynı zamanda kelimelerle vicdanın ve direnişin sınırlarını yokluyor. “Şiir yalnızca yazılmaz, şiir yaşanır” diyen ve kelimeleri yalnızca estetik bir araç olarak değil; aynı zamanda vicdani ve politik bir ifade biçimi olarak gören Diyarbakırlı Avukat/Şair Ahmet Mızrak ile şiir kitabı ‘Her Dize Bir Direniştir’i konuştuk.

Şiir yalnızca yazılmaz, şiir yaşanır” ve “kelimeleri vicdani ve politik bir ifade biçimi olarak” görmenizden hareketle: Sizin için iyi şiirin ölçütleri nelerdir? Estetik ile etik/politik arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?

Benim için iyi şiirin ilk ölçütü samimiyettir. Şiir teknik olarak kusursuz olabilir; ancak yaşanmamış bir acının, hissedilmemiş bir yalnızlığın ya da gerçekten inanılmamış bir düşüncenin kalıcı olacağına inanmıyorum. Bu yüzden sık sık “Şiir yalnızca yazılmaz, şiir yaşanır” diyorum.

Elbette estetik şiirin vazgeçilmezidir. Ancak benim için estetik, hakikati örten bir süs değil, onu görünür kılan bir araçtır. Bir dize hem güzel kurulmuş hem de insanın vicdanına dokunabilmelidir.

Şairin yaşadığı toplumdan bağımsız olduğunu düşünmüyorum. Bu nedenle kelimeleri aynı zamanda vicdani ve politik bir ifade biçimi olarak görüyorum. Ancak şiirin görevi slogan atmak değil, okurun içinde bir sorgulama alanı açmaktır.

Bana göre iyi şiir; zihinde bir görüntü, kalpte bir sızı ve vicdanda bir soru işareti bırakabilen şiirdir. Eğer bir dize hem estetik hem de düşündürücü olabiliyorsa, işte o zaman gerçek anlamda yaşamaya başlar.

Ceza avukatı olarak ağır dava dosyalarında kelimelerin gücünü ve sınırlarını yakından görüyorsunuz. Bir mahkeme savunmasında kullanamayacağınız bir cümleyi şiirde yazmak size nasıl bir özgürlük hissi veriyor?

Avukatlık ile şiir arasında büyük bir mesafe varmış gibi görünse de ikisinin de temel malzemesi kelimelerdir. Ağır ceza avukatlığı, insan hayatının en kırılgan ve en ağır hikâyelerine tanıklık etmeyi gerektirir. Özgürlük, adalet, vicdan ve hakikat gibi kavramlarla her gün yüz yüze gelirsiniz. Bu yüzden mahkeme salonlarında kullandığımız dil dikkatli, ölçülü ve hukuk kurallarıyla sınırlıdır.

Ancak insanın yaşadığı her şey hukuki metinlere sığmaz. Özellikle Diyarbakır gibi hafızası güçlü, acıları ve umutları iç içe geçmiş bir şehirde büyüyen biri olarak, insanların taşıdığı sessizlikleri, kayıpları ve iç hesaplaşmaları yalnızca dilekçelerle anlatmanın mümkün olmadığını gördüm. Hukuk somut olaylarla ilgilenirken, şiir görünmeyen yaralara dokunur.

Bu nedenle şiir benim için bir kaçış değil, bir tamamlanma alanıdır. Mahkemede kuramayacağım bazı cümleleri şiirde kurabilmek bana özgürlük veriyor. Ama bu özgürlük sınırsız değil; nasıl avukatlıkta hukuka karşı bir sorumluluğumuz varsa, şiirde de hakikate ve vicdana karşı bir sorumluluğumuz var.

Belki de aradaki temel fark şudur: Mahkemede adaleti arıyoruz, şiirde ise insanı. Şiir bana, hukuk dilinin söyleyemediği şeyleri anlatma imkânı veriyor.

Ahmet Mızrak kendini  en iyi hangi 3 kelime ile anlatabilir?

Kendimi üç kelimeyle anlatacaksam; direniş, vicdan ve arayış derim. Çünkü hayatım da yazdıklarım da biraz bu üç kelimenin etrafında dönüyor.

Kitabın girişindeki manifestonuzda, “Bazen de, eksik kalanı tamamlamak için, şiirin yanına düz yazı gelir. Çünkü her şey, yalnızca şiirle anlatılamaz diyorsunuz. Bu, bir şair için oldukça radikal bir itiraf. Şiirin tıkandığı, kelimelerin estetik sınırlarına çarptığı ve yerini düz yazının doğrudanlığına bırakmak zorunda kaldığı o eksiklik anı tam olarak nedir?

Ben bunu şiirin yetersizliği olarak değil, insan deneyiminin büyüklüğü olarak görüyorum. Şiir bir duygunun ruhunu yakalayabilir; ancak bazen o duygunun hikâyesini, nedenlerini ve yolculuğunu anlatmak için düz yazıya ihtiyaç duyulur.

Ben şiir ile düz yazıyı birbirinin rakibi değil, tamamlayıcısı olarak görüyorum. Şiir sezdirir, düz yazı açıklar. Şiir bir kapıyı aralar, düz yazı o kapıdan içeri girer.

Bu nedenle düz yazının şiirin yanına gelişi benim için bir eksiklik ya da yenilgi değil; hakikati daha eksiksiz anlatma arzusudur. Çünkü bazı şeyler yalnızca şiirle anlatılamaz, ama bazı şeyler de şiir olmadan asla anlatılamaz.

Bireysel aşk ile toplumsal direniş arasındaki ilişkiyi sıkça işliyorsunuz. Aşkı bir sığınak mı, yoksa direnişin ta kendisi mi görüyorsunuz? Örneğin, sevgili figürü aynı zamanda bir halkın, bir coğrafyanın veya bir vicdanın metaforu mu oluyor?

Benim için aşk ve direniş birbirinden ayrı değil. Sevmek, tüm sertliklere rağmen insanca kalabilme iradesidir; bu yüzden aşk kimi zaman bir sığınak, kimi zaman da direnişin kendisidir.

Şiirlerimdeki sevgili çoğu zaman kişiyi değil, yazdıkça genişleyen bir anlamı temsil eder; bazen bir şehir, bazen bir memleket, bazen de insanın vicdanına dönüşür. Özellikle bu coğrafyada aşkın toplumsal bir boyutu olduğuna inanıyorum. Bir sevgiliye duyulan özlemle bir memlekete duyulan özlem, çoğu kez aynı duygusal kaynaktan beslenir.

Bu nedenle şiirlerimdeki sevgili yalnızca romantik bir figür değil; bir halkın sesi, bir coğrafyanın hafızası ya da yitirmek istemediğimiz son vicdan kırıntısıdır.

Bu yüzden aşkı ne yalnızca bir sığınak ne de yalnızca bir mücadele olarak görüyorum. Aşk, insanın dünyaya karşı geliştirdiği en zarif direniş biçimlerinden biridir.

Bir Günlüğüne Gelecek Kaderi Yazacağım” isimli kapanış şiirinizde “Müfredattan ‘nefret’ kelimesini sileceğim, sözlüklerden ‘bitti’ kelimesini kazıyacağım” diyerek umutlu bir dünya tasarımıyla veda ediyorsunuz. Geleceğe dair bu iyimserlik, bunca acı imgenin içinden nasıl sağ çıkabildi?

O şiirdeki iyimserlik, acılardan habersiz olmanın değil; acılara rağmen umudu koruyabilmenin sonucudur. Gerek meslek hayatımda gerek günlük yaşamda insanların en ağır hikâyelerine tanıklık ediyorum. Şiirlerimdeki karanlık imgeler de büyük ölçüde bu tanıklığın izlerini taşıyor.

Ancak insanı yalnızca acı üzerinden okumak eksik olur. Bana göre umut, gerçekliği inkâr etmek değil; ona teslim olmamaktır. “Bir Günlüğüne Gelecek Kaderi Yazacağım” şiirinde de anlatmak istediğim buydu. Şiir bazen dünyanın nasıl olduğunu değil, nasıl olması gerektiğini de söyleyebilir.

Kitabın sonunda böyle bir şiire yer vermemin nedeni de bu. Çünkü direniş yalnızca acıyı anlatmak değil, daha adil ve daha merhametli bir dünyanın hayalini kurabilmektir. Umut, mücadelenin sonunda gelen bir ödül değil; onun devam etmesini sağlayan şeydir.

Bu nedenle o şiirdeki iyimserlik, karanlığın dışında değil, tam içinden doğuyor. Okura söylemek istediğim şey şu: Hayatta kırgınlıklar ve kayıplar olabilir; ama insan geleceği yeniden hayal edebiliyorsa, hiçbir şey gerçekten bitmiş değildir.

 Klasikleşen bir sorum var onu size de sormak istiyorum. Elinizde sihirli bir değnek olsaydı dünyada ya da hayatınızda neyi değiştirmek isterdiniz?

Elimde gerçekten sihirli bir değnek olsaydı, önce insanların birbirine verdiği acıyı azaltmak isterdim. Çünkü bana göre dünyanın en büyük eksikliği bilgi değil, empati eksikliğidir. İnsanlar birbirlerinin yaralarını gerçekten hissedebilselerdi, nefret bu kadar kolay büyümezdi.

Kendi hayatıma gelince; geçmişimi değiştirmezdim. Acıları da kayıpları da olduğu gibi bırakırdım. Çünkü insanı büyüten çoğu zaman başarıları değil, yaralarıdır. Bugün yazdığım şiirler de, kurduğum hayaller de biraz o yaralardan doğdu.

Ama sihirli değneği bir kez kullanma hakkım olsaydı, çocukların korkmadan büyüdüğü, insanların sevmekten vazgeçmediği ve umudun kaybedilmediği bir dünya dilerdim. Çünkü ben hâlâ inanıyorum ki; umut varsa değişim mümkündür, sevgi varsa insan kendini yeniden kurabilir.