Tarihçi ve akademisyen kimliği ile bilinen Prof.Dr.İlber Ortaylı’nın vefatı ülkemizde her “ünlü” ye nasip olmayacak ölçüde geniş yankı uyandırdı.
Öyle ki, sosyal medya İlber Ortaylı paylaşımlarıyla doldu taştı.
Rahmetliyi aslında pek tanımayanlar bile, mensup oldukları “mahalleye” uyum sağlamak için sosyal medya platformlarını doldurup taşırdılar.
Doğal olarak , bir çok konuda kutuplaşma alışkanlığı kazanmış olan toplumumuz, İlber Ortaylı konusunda da değişik kesimlerin birbirine zıt, alkış ya da kargış(beddua) tavırları göstermelerine sahne oldu.
Yani İlber hoca, bir yandan, kendisini öveceklerini aklına bile getirmediği birileri tarafından yüceltilirken, diğer yandan hiç de hak etmediği beddualarla karşılaştı.
Kuşkusuz her iki kesimde de hocayı değerlendirirken büyük yanılgılar söz konusuydu.
Kendisini yücelten kesimin önemli bölümü, bunu yalnızca hocanın yetkin bilim insanı olması, öğrencilerini hoşnut eden akademisyenliği, titiz tarihçiliği nedenleriyle yapmadı.
Buradaki mesele, ülkenin politik ikliminde Ortaylı’nın iktidara muhalif kesimler tarafından görüşlerini televizyonlarda rahatça ifade eden bir “muhalefet odağı” olarak görülmesiydi.
Gerçekten de hoca, kendisini ün’ün doruklarına taşıyan Tv programlarındaki eleştirel, kendine güvenen, oradaki muhataplarıyla gerektiğinde sert tartışmalara giren “muhalif gibi” bir portre çiziyordu.
Oysa, bu tartışmalara ya da polemiklere girdiği taraf, hiçbir zaman iktidar tarafı değildi.
Zira hoca, Sovyetler’den İkinci Dünya savaşı sırasında Almanya’ya sığınmış, Avusturya’da yaşamış, oradan Türkiye’ye ikiletmeden kabul edilmiş ve bir nevi devlet korumasına alınmış bir ailenin çocuğu idi.
Anne ve babası, Osmanlı ile ilişkileri Fatih Sultan Mehmet dönemine uzanan Kırım’ın asilzade çocuklarıydı.
Bilindiği kadarıyla, İlber Ortaylı’nın anne ve babası Tatarca Şırın, Rusça Şirinski denilen aileye mensuptu.
Bu aristokrat aile, Kırım hanını (Giray’ını) seçme yetkisine sahip Karaçi adlı mecliste temsil edilen aristokrat bir aileydi.
Karaçi’de yer alan ailelerin soy ağaçlarının , geleneksel olarak Cengiz Han’a uzanması gerekiyordu.
Yani, İlber hoca, Cengiz Han’ın torunlarından sayılabilirdi.
Bir rivayete göre, Osmanlı hanedanı bir şekilde sona erecek olursa, yerini doldurmak için Kırım hanedanı hazır tutulurdu.
Ortaylı’nın bu gelenek ve kültür içinde yetişmiş ebeveyni, muhtemelen yetiştikleri kültüre uygun olarak ,Türkiye’ye geldiklerinde, Sovyet ve Alman topraklarındaki “deneyim ve bilgilerini” Türk makamlarına da iletmişlerdi.
Savaş yıllarının koşullarında ülkeler arası belge transferi neredeyse imkansız olduğundan, Sovyetlerde hangi mesleğe sahip oldukları konusunda kendi beyanları esas alınmıştı.
Kendilerinin Sovyetler’de yaşadıkları sürede edindiklerini bildirdikleri meslekleri, yalnızca beyanlarına dayanarak Türkiye’de kabul görmüş, baba mühendis, anne akademisyen olarak hayatına devam etmişti.
Bu durumun ve sağlanan olanakların yarattığı “minnettarlık” nedeniyle Türkiye’deki yaşamlarını “asla devletle karşı karşıya gelmeyecek” şekilde yürüttükleri ve çocuklarını bu anlayışla yetiştikleri düşünülüyordu.
Çok zeki ve çalışkan bir öğrenci olan İlber Ortaylı, üniversite yıllarını 68 kuşağı denilen gençlerin, o yıllarda savaş gemileri ülkemizi zırt pırt ziyaret eden Amerikan emperyalizmine karşı eylemlerinin yoğunluğu içinde geçirmişti.
Ancak bu eylemlere katılmadığı, Siyasalda okul arkadaşlarının eylemleri sırasında boş bir sınıf bularak ders çalıştığı anlatılırdı.
68 kuşağının üniversite yıllarının sonu trajedi olmuş, üç üniversiteli genç idam edilirken bir çoğu vurularak öldürülmüştü.
Ortaylı, pek çok solcu öğrencinin tutuklandığı, işkence gördüğü 12 Mart döneminde bunlardan etkilenmemişti.
Zira, kendisini hiçbir zaman “sol” ile tarif etmemişti.
Bunun en önemli kanıtı, televizyon yıllarındaki kankası, darbesever, askerlere meftun, cezaevlerinde insanlara dışkı yedirilmesini “fiziksel zarar vermedi” diye küçümseyen Celal Şengör’le ilişkiliydi.
Zira o Celal Şengör, 68 kuşağının asılan ya da kurşunlanan öğrencilerini Ortaylı ile birlikte katıldığı bir programda eşkıya diye adlandırmış, Ortaylı bu ifadelere zaman zaman araya girerek destek vermişti.
Kenan Evren’in cenazesine kimse gitmezken katılan o Celal Şengör, aynı programda “ 12 Eylül’ü o gün de destekledim, bugün de desteklerim” demiş, İlber Ortaylı buna da itiraz etmeden destek vermişti.
Eylemlere karışmadan üniversite öğretimini tamamlayan İlber hoca başarılı bir akademisyen olmuş, yoluna devam etmişti.
12 Eylül döneminde kurulan YÖK döneminde, binlerce “solcu” öğretim üyesi fakültelerinden kovulmuştu.
YÖK’ün kurucu başkanı, yıllar sonra Nokta dergisinde klozet olarak üniversite binalarını kullanırken resmedilecek olan Prof.Dr.İhsan Doğramacı, bu akademisyenlere birer gerekçesiz yazıyla atıldıklarını bildirmişti.
Onlara 1402’likler deniliyordu.
İlber Ortaylı, 1402’likler üniversiteden atıldığı sıralarda üniversite’deki görevinden istifa etmişti ve yurt dışında çeşitli ülkelerde konuk öğretim üyesi olarak görev yapmıştı.
Sınırlı sayıda kaynak, istifasını 1402’likler olayına bağlasa da, o uzaklaştırma yazılarının altındaki imzanın sahibi İhsan Doğramacıya saygısı hiç azalmamıştı.
Hatta Doğramacı’dan söz ederken, onun en sevdiği “ hoca bey” deyimini kullanır, öyle seslenilmeyi çok seven YÖK’ün mimarını müstesna bir yere oturturdu.
1980’lerin sonunda profesör olan İlber Ortaylı’nın yaşamı, 2000’li yıllarda bürokrasiyle kesişti.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 2005’te kendisini Topkapı müzesi müdürlüğüne atadı.
Bu, Osmanlı döneminin referanslarını çok seven bir iktidarın gösterdiği büyük bir güven duygusu olsa gerekti.
Sonuçta İlber Ortaylı, işini iyi yapacağı bir göreve atanmıştı ve genel kanıya göre, yaptı da.
Bu arada Ortaylı o zaman kamuoyunda Fethullah okulları diye bilinen yurt dışındaki okullara ilgi duydu ve bu okulları göklere çıkaran bir kitaba imza attı.
“Barış Köprüleri: Dünyaya Açılan Türk Okulları”ismli kitap, daha sonra “Yetmez Ama Evet” militanı olarak tanınacak liberal isimler ile kendine Kemalist diyen ama o zamanki bir Akit yazarı ile Tv programları yapan bir akademisyen ve İlber Ortaylı’nın yazılarından oluşuyordu.
Daha sonra yazdıklarının yanlışlığını kabul etse de, hocanın politik olarak konuşlandığı yer, kendilerini bir çok ülkeye götürerek bu okulları gezdiren ve karşılığında övücü yazılara imza attığı “cemaatin” yanıydı.
Bu açıkça “sağ” bir çizgiydi.
İlber Ortaylı, daha sonra yandaş medyanın içinde kabul edilen bir kanalda tarih programları yaptı.
Bu programların moderatörü , Osmanlı hanedanına çok yakın olduğu bilinen, Şahbaba adlı son padişah Vahdettin’i öven bir kitabı da bulunan , şimdiki külliye baş danışmanı Murat Bardakçı idi.
Yine aynı kanalda, o dönemlerde iktidarla sorunu olmayan Fatih Altaylı yönetiminde Celal Şengör’le programlar yaptı.(Hatta bir programda hocanın koruma’yı hurma diye anlaması yüzünden Celal Şengör, Karagöz’le Hacivat gibiyiz demiş,Fatih Altaylı da bunun üzerine uzun uzun gülmüştü! Hem kendileri, hem izleyicileri eğleniyorlardı!)
Sonuç olarak, İlber Ortaylı, her ne kadar politik yorumlardan uzak görünse de, birlikte çalıştıkları kişiler itibarıyla hep sağcıların içinde bulunuyordu.
Ancak ne hikmetse, vefat ettikten sonra iflah olmaz bir darbe düşmanı, büyük bir demokrat olarak gerçek darbe düşmanları ve demokratların takdirine mazhar oldu.
Ne diyelim, ruhu şad olsun!
COŞKUN KARTAL
















