Coşkun KARTAL; BU YAŞANANLAR, SÖYLENENLER, YAPILANLAR UNUTULUR MU?

0

Ortalıkta ana muhalefet partisi odaklı siyaseti tartışılır hale getiren , sanki bu siyaseti iptal ettirme girişimi yapıldığını çağrıştıran bir manzara var !

Böylesi geçmişte yaşanmadı.

Yalnızca içinde bulunduğumuz sürece yansıyan bir olay; bugünlere özgü! 

*        *         *

Aslında ülkemizde, geçmişte birilerinin siyaset yapmasının yasaklanması uygulamaları ile de  sıkça karşılaştık.

Darbe döneminde yapılan anayasaya geçici hüküm koyup , aralarında yıllarca başbakanlık yapanların da bulunduğu tüm parti genel başkanlarının, yöneticilerinin ve milletvekillerinin 15 yıl süreyle siyaset yapmalarının yasaklanmalarına , 5 imza ila karar verilmişti. 

Ancak  “asker zoruyla” konulan o anayasal yasaklar bile sürdürülebilir olmamış, darbeden sonra seçilen ilk parlamento dönemini tamamlamadan yapılan referandumla kaldırılmıştı.

1987 referandumunda yasakların kaldırılması için verilen evet oyları, hayır oylarından yüzde yarım fazlaydı.

Evet oylarının bu kadar düşük olmasının nedeni, iktidar partisinin tüm gücüyle canla başla çalışması,  Başbakan Özal’ın bütün ülkeyi dolaşarak insanları “yasakların kalkmasına hayır” demek için ikna etmek istemesiydi.

Yasakları bu referandumla kaldırılan liderler, kapatılan eski  partilerinin yerine kurdukları yeni partileriyle yola devam etmişler ve üçü sonraki yıllarda başbakan olarak hükümetler kurmuşlardı.

Yasaklılardan DYP lideri Süleyman Demirel, 1993’te başbakanken TBMM tarafından cumhurbaşkanı seçilmişti.

Askeri darbenin tamamen siyasi bir kararla  yok ettiğini sandığı  siyaset yok edilmeyi reddetmiş, o günlerin koşullarında deyim yerindeyse “su akıp yatağını bulmuştu!”

Aslında galiba bu, siyasetin hayatın ta kendisi olduğunu, öyle kolay kolay ortadan kaldırılamayacağını da gösteriyordu.

Üç buçuk yıl boyunca parlamento görevini üstlenen ve siyasetin dik alasını yapan beş kişilik “Milli Güvenlik Konseyi” 1982 anayasasına konulan geçici bir hükümle cumhurbaşkanı seçilen Kenan Evren’in   yanında yedi yıl için Cumhurbaşkanlığı Konseyi adını almıştı.

Evren ve Konsey üyelerinin 12 Eylül dönemindeki icraatlarının yargılanması da yine anayasal olarak engellenmişti.

Bu anayasal dokunulmazlık daha sonra kaldırılsa da beş kişilik cuntadan üçü o arada aramızdan ayrılmışlardı.

İkisi de hastanede yatarken Segbis aracılığıyla ifadeleri alındıktan sonra yargılanıp müebbet hapse ve rütbelerinin sökülmesine mahkum olmuşlar, ancak cezaları kesinleşmeden vefat etmişlerdi.

Siyaseti yasakladıkları kişiler de vefat etmiş, cenazeleri devlet protokolünün tam kadro katılımıyla büyük kalabalıklar eşliğinde kaldırılmıştı.

Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya, yalnızca aile yakınları ve resmî görevliler eşliğinde toprağa verilmişti.

Siyasetleri ters tepmişti. 

*          *          *

Bu günlerde, şaşkınlıklar içinde yaşadığımız, bir siyasi partinin, üstelik ana muhalefet partisinin üç yıl önceki kurultayının mahkeme tarafından yok sayılması hadisesi.

Yani, üç yıl önce hakim gözetiminde yapılmış ve sonuçları Yüksek Seçim Kurulu tarafından “kesin olarak” onaylanmış kurultay sonuçlarının alt mahkeme tarafından iptal edilmesi.

Ve o kurultay toplanıp başkanlık divanı oluştuğu anda teknik olarak görevi sona ermiş olan eski genel başkanın göreve davet edilmesi. 

Bir anlamda seçimle kaybettiği göreve yeniden atanması!

Kendisinin de fırsat bulduğunu düşünüp alelacele bu davete icabet etmesi.

Bir zamanlar başında olduğu, adına cumhurbaşkanlığı seçimine katıldığı, yıllarca görev yaptığı “partisinin” büyük bir kaos içine atılmasının baş aktörü olarak kolları sıvaması.

Seçilmiş yönetimi tanımayarak genel merkeze polis marifetiyle, oradakileri çıkarmak için cop, tazyikli su, göz yaşartıcı gaz kullanılmasına göz yumması.

Bütün bunların hepsinden daha önemli, klasik siyaset tanımına uymayan bir durum daha var.

Üç yıl önceki kurultayın seçilmiş organlarını yok sayıp , o kurulların mahkeme kararıyla atanan daha eskiden görev yapmış  üyeleri ile partiyi yönetmeye kalkışmak.

Bunun adına partinin siyasetten çıkıp “bürokratik” bir kurum haline getirilmesi çabası denir.

Yani ana muhalefetin siyasetinin iptali!

Doğal olarak, CHP’nin bizzat eski genel başkanı vasıtasıyla düşürüldüğü bu durum, eski genel başkanın daha önce, partinin programına, tüzüğüne, ideolojisine, politik yaklaşımlarına uygun bir siyasetçi olup olmadığı sorusunu akla getiriyor.

Acaba, 1980’lerde geceleri konutuna gidecek kadar yakın olduğu başbakan Özal’ın sağ politikalarını benimsiyor muydu?

1991 sonunda DYP-SHP hükümetinde çalışma bakanlığı bünyesinde genel müdür olarak görevlendirilmişti .

Şimdilerde ortaya atılan bir iddiaya göre, Çalışma bakanlığını elinde bulunduran SHP bu atamaya itiraz etmiş,  DYP’li üst düzey yöneticilerin ısrarı üzerine ataması yapılmıştı.

Acaba, DYP’nin bu aşamadaki ısrarında kendisini sağcı politikalarına yakın bulmasının rolü var mıydı?

Yine yeni ortaya çıkan bir duruma göre, Kemal bey 1999’daki seçimlerde birinci parti olan Demokratik Sol Partiden milletvekili olmak istemiş, genel başkan Bülent Ecevit ise kendisini aday bile yapmamıştı.

Yani CHP adayı olmadan önce kendisinin “sol” partilerle değil, “sağ” partilerle ilişkileri , politik kimliği hakkında fikir verecek düzeyde ön plandaydı.

CHP genel başkanı olduktan sonra da sosyal demokrasi sözünü hiç ağzına almadığı dikkat çekiyordu.

“ Artık bu devirde sağcı solcu kalmadı” gibi dünyada hiçbir sosyal demokrat liderin söylemeyeceği apolitik sözler etmesi, mahalle kahvesinde siyasetten konuşan insanların yapacağı bir şeydi!

Adana’da bir mitingde insan hakları ve adaletten söz ederken,FETÖ tutukluları Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak’ı “aramızdalar” diye toplanan insanlara alkışlatmaya kalkması biliniyor.

Oysa yerine getirildiği eski genel başkan Deniz Baykal, FETÖ’nün Ergenekon kumpasları sırasında net olarak haksız yere tutuklananların yanında yer almştı

O kumpasların hazırlanmasında tetikçilik yapan militan ruhlu iki zanlıya bu yaklaşım değişikliği ana muhalefetin “geleneksel” politikasının 180 derece tersiydi.

Ana muhalefet lideri olarak partisine danışmadan MHP ile Ekmeleddin İhsanoğlu’nu cumhurbaşkanı adayı göstermesi zaten sürekli belleklerden hiç çıkmayan bir konu.

İktidar tarafından desteklenerek İslam Konferansı Genel Sekreterliğine seçilen İhsanoğlu, cumhurbaşkanı seçiminden sonra CHP’nin milletvekili olması önerisini reddetmiş, MHP saflarına katılmıştı.

Sonuç olarak, geçmişi itibarıyla CHP’lilikle ilgisi kurulamayacak eski genel başkanın , on üç seçim kaybettirdiği partisini bugün siyaset yapamaz hale getirme çabaları ibretle izleniyor.

Tepkiler her yerde ve her yönden yükseliyor. 

Atılan sloganlar, onurlu insanların kaldıramayacağı sözcükler içeriyor.

Lakin göründüğü kadarıyla, polis zoruyla el koyduğu genel merkezde, aralarında ancak tek tük kadın bulunan, hal ve tavırlarıyla CHP’nin geleneksel mensuplarına hiç benzemeyen çok da kalabalık olmayan “kitlesiyle” mutlu!

Söylenenler , eleştiriler, sloganlar umurunda bile değil.

Dediklerine göre “birkaç gün bağırır, unuturlar “ diyormuş.

Merak ediyorum doğrusu.

Gerçekten bu yaşadıklarımız “unutulur mu”?

COŞKUN KARTAL