Derya ULUSOY; Jean Valjean’ın Ekmeği, Rahmi Koç’un Fıkrası

0

Jean Valjean’ın Ekmeği, Rahmi Koç’un Fıkrası

Hugo’nun Sorusu

Victor Hugo, Sefiller’de bir soru sorar:

Bir insanın tek bir yanlışı, bütün bir hayatı belirlemeli midir?

Romanın kahramanı Jean Valjean, açlıktan ölmek üzere olan kız kardeşi ve yeğenleri için bir somun ekmek çalar.

Suçu budur.

Cezası ise önce beş yıl, kaçma teşebbüsleriyle birlikte tam on dokuz yıl kürek hapsidir.

Sarı Pasaport

Jean Valjean on dokuz sene sonra tahliye olur.

Eline sarı bir pasaport tutuşturulur.

Üzerinde “eski kürek mahkûmu” yazar.

Kimse iş vermez.

Kimse kapısını açmaz.

Hugo burada bir orantısızlığı gösterir:

Suç küçüktür, ama ceza büyüktür.

Toplum, insanı önce aç bırakır; sonra o açlıkla çaldığı ekmek yüzünden onu ebediyen damgalar.

Bir somun ekmeğin bedeli, ömür boyu dışlanmaktır.

Piskoposun Şamdanları

Sonra bir gece bir piskoposun kapısını çalar.

Piskopos onu doyurur, yatacak yer verir.

Jean Valjean gece kalkar, evin gümüş şamdanlarını çalar ve kaçar.

Jandarma onu yakalar, piskoposun karşısına çıkarır.

Piskopos ise şöyle der:

“Şamdanları ben verdim. Ama evladım, çatal bıçakları da alsaydın.”

Ve jandarmaya Jean Valjean’ı serbest bırakmalarını söyler.

Hugo’nun bu sahnede anlattığı şey basittir ama sarsıcıdır:

Piskopos, Jean Valjean’ın sadece “hırsız” olmadığını görür.

Onu en kötü anına indirgemez.

Asıl fikir şudur: Bir insanı tek bir eylemine hapsetmek, adalet değil, körlüktür.

Koridordaki Fıkra

Geçen hafta İzmir’de, bir hastane koridorunda, 95 yaşındaki Rahmi Koç bir fıkra anlattı.

Yanında eski Başbakan Binali Yıldırım vardı.

Fıkra inciticiydi, yakışıksızdı.

Bir Kürt kadınla doktor arasında geçen hayali bir diyaloğu anlatıyordu.

Etraftakiler güldü.

Binali Yıldırım da güldü.

Görüntüler yayıldı, tepkiler hızlıydı, Koç özür diledi.

Doğu ve Güneydoğu’daki 16 baro ve DEM Parti, “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik”, “aşağılama”, “nefret ve ayrımcılık” gerekçeleriyle Koç hakkında suç duyurusunda bulundu.

Türk Tabipleri Birliği ve AKP sözcüsü de ağır kınama açıklamaları yaptı.

Öfke gerçekti.

Orantı Sorusu

Jean Valjean’ın hikâyesi tam bu noktada şu soruyu sorar:

Verilen karşılık, işlenen yanlışla orantılı mı?

Koç’un anlattığı fıkra, önceden hazırlanmış bir metin ya da kürsü konuşması değildi.

Planlı bir kampanya hiç değildi.

Kameraların açık olduğunu unutarak, hastane koridorunda yapılan ayaküstü bir sohbetin içinden çıktı.

Yaptığı şey, toplumda uzun süredir “masum şaka” diye tekrarlanan, sorgulanmamış ve kırıcı bir mizah kalıbını düşünmeden yeniden üretmekti.

Bu bir savunma değil, tespit.

Hugo’nun piskoposu şunu bilirdi:

Yanlışı görmek başka şeydir.

Yanlışı yapanı sadece o yanlıştan ibaret saymak başka şeydir.

Bugün bir anlık düşüncesizliği, planlı bir nefret kampanyasıyla aynı kefeye koymak,

Jean Valjean’ı ömür boyu sarı pasaporta mahkûm etmekten ne kadar farklıdır?

Bahçeli’nin İtirazı

MHP lideri Devlet Bahçeli bile bu tepkilere itiraz etti.

Koç’un sözlerinin “samimi bir sohbet ortamında yapılmış bir latife” olduğunu söyledi.

95 yıllık ömründe hastaneler, müzeler ve fabrikalar kurarak Türkiye’ye hizmet etmiş bir insanı, tek bir söz üzerinden hedef almanın ve açılan soruşturmanın yanlış olduğunu savundu.

Kelimelerden Kurşunlara

Ve nitekim, öfke kontrolden çıktığında nereye varabileceğini gösteren bir olay yaşandı:

İstanbul Maltepe’de, Koç Topluluğu’na bağlı Otokoç’un genel müdürlük binasına maskeli iki kişi tarafından uzun namlulu silahlarla saldırı düzenlendi.

Can kaybı yoktu.

Ancak olay yerinde çok sayıda boş kovan bulundu.

Soruşturma sürüyor.

Saldırının, Rahmi Koç’un fıkrasıyla alevlenen tartışmaların hemen ardından gelmesi tesadüf mü, değil mi?

Bu sorunun yanıtı, fail veya failler yakalandığında netleşecek.

Ölçü Cesaret İster

Rahmi Koç da bir kavşakta.

Tıpkı Jean Valjean gibi.

Valjean, piskoposun iyiliğiyle yeniden doğmayı seçti.

Koç ise içtenlikle özür dileyerek.

Ama toplum, piskoposun yaptığını yapacak mı?

Asıl mesele tam da burada.

Bir anlık gafı bir hesaplaşma davasına çevirmek, daha adil bir toplum kurmaz.

Daha gergin, daha ürkek, daha kolay taşan bir toplum kurar.

İnsanlar konuşmadan önce susmayı öğrenir.

Hatalar düzeltilemez.

Özürler duvara çarpar.

Ve öfke bir kez meşrulaştığında, kelimelerin nerede durup kurşunların nerede başlayacağını kimse kontrol edemez.

İşte bu yüzden ölçü zayıflık değildir.

Aksine, sağlam bir toplumsal düzenin en sessiz ama en belirleyici gücüdür.

Derya ULUSOY