🎥 Hatice GÖRGEÇ; Butler’ın Performatif Kimlik Bağlamında Hizmetçiler Oyunu

0

Judith Butler’ın i1990 yılında yayımlanan ve feminist teoride paradigma değişimine yol açan eseri Gender Trouble (Cinsiyet Belası), kimliğin sabit, doğal veya biyolojik bir özden kaynaklandığı yönündeki yerleşik inançları yeniden sorgulatır. Butler’ın temel argümanı, toplumsal cinsiyetin sahip olduğumuz kimlikten öte, dilsel ve bedensel düzeyde sürekli tekrarlanan bir performans olduğudur. J. L. Austin’in “söylemek yapmaktır” ilkesinden yola çıkan Butler, bireyin kadın ya da erkek olarak doğrudan verilmiş kimliklerle dünyaya gelmediğini, toplumun dayattığı normatif jestleri, konuşma biçimlerini ve giyim kodlarını her gün yeniden icra ederek bu kimlikleri inşa ettiğini savunur. Performatif eylemler, mevcut normların tekrar edilmesi (citation) yoluyla işler, bu tekrar süreci normları hem yeniden üretir hem potansiyel olarak dönüştürmeye yardımcı olur.

Cinsiyetin arkasında önceden var olan sabit bir fail bulunduğu fikri sorgulanır. Butler’a göre özne yok değildir, ancak performatif eylemlerden önce var olan sabit bir merkez de değildir. Özne, eylemler aracılığıyla sürekli kurulan ve yeniden üretilen bir etkidir. Bu nedenle kimlik, hiçbir zaman tamamlanmış bir öz olmaz, süreklilik arz eden bir oluş süreci olarak durur.

Butler, inşa sürecini “heteroseksüel matris
” kavramıyla açıklar. Bu sistem, biyolojik cinsiyet, toplumsal cinsiyet ve arzunun birbirini tutarlı bir şekilde takip etmesini zorunlu kılar. Butler’a göre biyolojik cinsiyet yani sex de doğrudan verilmiş, nötr bir gerçeklikten ziyade tıbbi, bilimsel ve hukuki söylemler aracılığıyla anlamlandırılan ve düzenlenen bir kategoridir. Bu nedenle hem “sex” hem “gender”, farklı düzlemlerde de olsa, söylemsel süreçlerin etkisi altındadır.

Zorunlu sistemi bozmanın yolu ise Butler’ın ifadesiyle belayı göze almaktır. Özellikle drag gibi performanslar, cinsiyetin sabit bir özü olmadığını, tekrar ve taklit yoluyla üretildiğini gösterir. Bu tarz performanslar, normatif kimliklerin doğal olmayan kurgusal yapılar olduğunu açığa çıkararak mevcut düzen üzerinde düşünmeye yol açar.

Judith Butler’ın performativite kuramını somutlaştırmak için modern tiyatronun etkili metinlerinden biri olan Jean Genet’nin The Maids adlı oyununu örnek verebiliriz. Oyun, Butler’ın cinsiyetin aslı olmayan bir taklit olduğu fikrini somutlaştırır. İki hizmetçi kardeşin (Claire ve Solange), hanımları evde yokken gerçekleştirdikleri “hanımcılık” ritüeli üzerinden kimliğin performatif özü sahneye taşınır.

Butler’a göre toplumsal cinsiyet, ideal özün bir kopyasıdır. Oyunda Claire, hanımının elbiselerini giyip onun gibi konuşmaya başladığında, “hanımlık” kimliğinin aslında pahalı kıyafetler, belirli jestler ve bir hitap biçiminden ibaret olduğu ortaya çıkar. Hizmetçi, hanımın performansını sergilediği anda o artık hanımdır. Bu da kimliğin biyolojik veya sınıfsal bir kaderden ziyade, giyilip çıkarılabilen bir rol olduğunu gösterir.

Butler, Cinsiyet Belası’nda drag performanslarının cinsiyetin kurgusallığını açığa çıkardığını söyler. Genet’nin hizmetçileri de hanımlarının tavırlarını abartılı bir şekilde taklit ederken, aslında soylu kadın imajının ne kadar yapay olduğunu gösterirler. Seyirci, hizmetçinin hanım rolündeki başarısını izlerken, gerçek hanımın da nihayetinde kendi rolünü oynayan bir oyuncu olduğunu fark eder. Butler, kimliğin de sürekli bir tekrarlama ile ayakta kaldığını belirtir. Hizmetçiler, her gece bu töreni tekrarlarlar. Eğer performans durursa, hizmetçi ve hanım arasındaki iktidar ilişkisi de çökecektir. Butler’ın “belası” burada devreye girer: Kimlik oyunu kontrolden çıktığında ve hizmetçiler artık kendi “aşağı” rollerine dönmek istemediklerinde, sistem (matris) trajik bir şekilde parçalanır.

Çünkü tekrarın kurucu gücüyle performans kimliği üretmekle kalmadığı gibi bastırılmış arzu ve iktidar ilişkilerini de açığa çıkarmıştır. Hizmetçilerin hanım rolünü üstlenmeleri, iktidarı deneyimleme ve yeniden dağıtma girişimine de dönüşür aynı zamanda. Artık taklitten de uzaklaşmıştır. Bu noktada performans, sınıfsal gerilim ve şiddetle iç içe geçer, sınıfsal kimliğin de taklit edilebilirliğini ortaya koyar. Taklit, arzuyla birleştiğinde yıkıcı bir boyut kazanır. Hizmetçilerin ritüeli, giderek kontrol edilemeyen bir gerilime ve trajik bir sonuca evrilir. Butler’ın işaret ettiği gibi, normların kırılması her zaman özgürleşmeye işaret etmez, riskli ve destabilize edici de olabilir.

Buradaki yaklaşımla Hizmetçiler, Butler’ın performativite kuramının sahneye yönelik bir yansıması olarak okunabilir. Oyun, kimliğin değişmez bir yapı olmadığını; tekrar, taklit ve performans yoluyla kurulan, dolayısıyla dönüştürülebilir bir süreç olduğunu ortaya koyar. Oyun bize şunu söyler: Hiçbirimiz özünde olduğumuz kişi değiliz. Şöyle de ifade edilebilir bence: Hepimiz toplumun gardırobundan seçtiğimiz elbiselerle, bize öğretilen replikleri tekrar eden oyuncularız.

Hatice GÖRGEÇ