Hülya Bilge GÜLTEKİN; DAMIZLIK KIZIN ÖYKÜSÜ: BİR DİSTOPYA ANALİZİ

0

Damızlık Kızın Öyküsü, Margaret Atwood’un 1985’te yayımlanan, totaliter bir rejimde kadın bedeninin ve kimliğinin nasıl sistematik biçimde kontrol altına alındığını anlatan distopik bir romandır. Hikâye, Amerika’nın yerini alan Gilead Cumhuriyeti’nde geçer ve doğurgan kadınların damızlık olarak kullanıldığı, baskıcı bir düzeni merkezine alır.

Anlatıcı karakterimiz Offred (Fred’in malı anlamına gelir), bireysel kimliğini kaybetmiş, sadece doğurganlığıyla var olan bir kadındır.

Gilead rejimi, doğurganlık oranlarının düşmesi üzerine kadınları sınıflara ayırır: 

Eşler (Wives): Üst sınıf erkeklerin eşleri. 

Damızlıklar (Handmaids): Doğurgan kadınlar. 

Marthalar: Hizmetçiler. 

Teyzeler (Aunts): Sistemin ideolojik eğitmenleri.

Offred, bir Komutan’ın evine verilir ve görevi onun çocuğunu doğurmaktır. Roman boyunca Offred’in geçmişteki özgür hayatına dair anıları, kızı ve eşiyle yaşadığı kaybı, sistem içindeki küçük direnişleri ve kimliğini koruma çabası anlatılır. Romanın en güçlü teması, kadın bedeninin devlet tarafından kontrol edilmesidir. Kadınlar birey olmaktan çıkarılıp, üreme araçları haline getirilir.

Kadınlık, biyolojik bir işleve indirgenir.”

Offred’in gerçek adı bilinmez. Kimliği yok edilmiştir, sadece sahiplik vardır. Dil manipülasyonu, rejimin en güçlü silahıdır. Bazı kelimeler yasaklanmıştır. Dini metinler kadınları kontrol edebilecek şekilde çarpıtılmıştır. Kadınların birbirleriyle konuşmaları sınırlandırılmış ve düşünce alanı daraltılmıştır. Buna karşılık, Offred’in geçmişi hatırlaması bir direniş biçimidir. Unutması ise sisteme teslim olmasıdır. Bu yüzden, fırsat buldukça geçmişte kim olduğunu kendi kendine tekrarlar.

Gilead rejimi dini kullanır ama bu gerçek bir inanç değil, politik bir araçtır. İncil seçilerek yorumlanır. Kadınların itaat etmesi kutsallaştırılır.

Karakterlere bakacak olursak:

Offred: Pasif gibi görünür ama içsel bir direnişi vardır. Korku ile umut arasında gidip gelir. İnsan kalmaya çalışan bir bilinçtir.

Komutan: Sistemin kurucularından biridir. Çelişkilidir. Hem baskıcı hem insani görünmeye çalışır.

Serena Joy: Eskiden muhafazakâr ideolojiyi savunan bir kadındır. Fakat o da sistemin mağdurudur artık.

Moira: Açık direnişin sembolüdür  Offred’in aksine aktif bir isyankârdır.

Sembollere bakacak olursak:

Kırmızı elbise: Doğurganlığı simgeler.

Beyaz başlık: Görüşün sınırlandırılmış oluşunu, at gözlüğü de denilebilir buna rahatlıkla.

Ayna: Eski kimliğin kaybı, yeni kimliğin yansıması.

Tören: Ritüelleştirilmiş istismar.

Hikâyeye dönecek olursak, bu roman klasik distopyalardan farklıdır: Teknolojik değil, teokratik bir distopyadır. Uzak gelecek değil, olası bir bugün hissi verir. Margaret Atwood bir röportajında şöyle demiştir kitap için.

“Kitapta olan hiçbir şey tarihte yaşanmamıştır demiyorum.” 

Roman şu soruyu sordurur:

Özgürlük ne zaman elimizden kaymaya başlar ve biz bunu ne zaman fark ederiz?

Damızlık Kızın Öyküsü, sadece bir distopya değil; kadın hakları, bireysel özgürlük ve   iktidarın doğası  üzerine sert bir uyarıdır.

Romanın gücü de şuradadır: Korkutucu olan şey geleceği anlatması değil,bugünün aşırılığa uğramış bir versiyonu olmasıdır. 

Gilead rejimi, doğurgan kadınları ayırır, üremeyi kontrol altına alır. Kadın bedenini devlet politikası haline getirir. Burada Offred artık bir birey değil, biyolojik bir kaynaktır. Kadın bedeni, devletin mülkü olmakla kalmamış, kadının rahmi kamusal alan hâline getirilmiştir.

Damızlıkların nasıl giyinecekleri belirlenir. Nasıl yürüyecekleri ve konuşacakları öğretilir. Sürekli gözetim altındadırlar. Bu durum şu sonucu doğurur, beden sadece bastırılmaz, aynı zamanda eğitilir ve biçimlendirilir. Teyzeler, bu disiplinin ideolojik taşıyıcılarıdır.

Gilead’da, Gözler adlı gizli polis vardır. Herkes herkesi ihbar edebilir. Kimseye güvenilemez. Sonuç, insanlar kendilerini denetlemeye başlar. Bu, iktidarın en etkili halidir, içselleştirilmiş baskı.

Yeni ve baskıcı gerçeklik, dil yoluyla kurulur.

Gilead’da, kadınlara ait kelimeler yok edilir. Yeni dini söylemler üretilir. Ritüeller dilin yerini alır. Doğurganlık kutsallaştırılır. Bu, şu anlama gelir: 

Dil değişirse, gerçeklik de değişir.

Offred’in adı bile onun değildir. Bu, nesneleştirme kavramıyla ilgilidir, insan doğuştan özne değildir. İktidar tarafından şekillendirilir. Offred, kendi hikâyesini sürekli tekrar etmeye çalışarak özne olmaya direnir. Ama sistem onu sürekli nesneye indirger. 

Gilead’da, kadın ve erkeğin yakınlığı sadece üreme için vardır. Arzu yasaktır. Ama üreme zorunludur. Bu büyük bir çelişkidir. Cinsellik yasaklanmaz, kadınların yararına olmayacak şekilde yeniden programlanır.

Gilead’da, kadınlar da sistemi Serena, Joy ve Teyzeler aracılığıyla sürdürür. Mağdurlar aynı zamanda uygulayıcıdır. İktidar, sadece baskıcı değil; aynı zamanda işbirlikçidir.

Michel Foucault, Cinselliğin Tarihi’nde şöyle der:

“İktidarın olduğu her yerde direniş vardır.”

Offred’in direnişi, hatırlamak, içinden konuşmak  ve hikâye anlatmaktır. Bu küçük ama önemli bir direniştir. Moira ise, açık ve fiziksel direnişi temsil eder.

Yaratılan bu yeni dünyada, beden kontrol edilir. Dil yeniden yazılır. Kimlik silinir. Gözetim içselleştirilir. Ve en önemlisi, insanlar sadece yönetilmez, yeniden üretilir.

Offred’in ruhsal yapısını anlamanın anahtarı travmadır. Kocasından koparılır. Çocuğu elinden alınır. Kimliği silinir. Bu, klasik bir travmadan daha ileri bir durumdur. Süreğen bir travmadır adeta. Zaman algısı parçalanır. Hikâyesi kopuk ve dağınık hale gelir. Gerçeklik ile hatıra iç içe geçer Offred’in parçalı anlatımı, aslında zihninin parçalanmışlığının yansımasıdır.

Offred, sık sık bulunduğu anın dışına çıkar. Kendini dışarıdan izler. Bedeniyle zihni arasında mesafe koyar. “Bu benim başıma gelmiyor” hissi yaşar. Bu bir savunma mekanizmasıdır. Kaçma ihtimali olsa bile tereddüt eder. Risk almaktan kaçınır. Pasif görünür ama bu zayıflık değil, hayatta kalma stratejisidir. Offred’in geçmişe dönüşleri sadece nostalji değildir. Gerçek adı, kızı, kocası, eski hayatının detayları, ben hâlâ varım hissini canlı tutar. Kendini unuttuğunda yok olacaktır, hatırladıkça da hiç kimse onu yok edemeyecektir. Offred konuşamaz. Ama sürekli düşünür. İç monologları yoğun ve şiirseldir. Dil onun son sığınağıdır. Dil, öznenin var olduğu yerdir. Konuşamasa bile içinden konuşarak özne olarak varlığını sürdürür. Nick ile ilişkisi çok kritik bir psikolojik kırılmadır. Arzu geri döner. Ama beraberinde suçluluk getirir. Çünkü sistem şunu öğretmiştir, arzu yasaktır, zevk suçtur. Offred’in zihni ikiye bölünür: Kendi istekleri mi, ona dayatılanlar mı?

Gilead’da güven yoktur. Herkes potansiyel ihbarcıdır. Gözler, her yerde olabilir. Bu da şunu doğurur, Sürekli tetikte olma ve kendini sansürleme. Ve içsel paranoya. Offred sadece dış dünyadan değil, kendi düşüncelerinden bile korkar. Yüzeyde Offred, itaatkâr, sessiz ve boyun eğmiş görünür. Ama derinde, hatırlar, gözlemler ve anlatır. O bir kahraman değildir ama tamamen teslim olmuş da değildir. Onun direnişi, görünmez, içsel ve süreklidir. Offred’in psikolojisi umut ile umutsuzluk arasında salınıp durur. Ne olacağını bilememek, travmanın en güçlü yönlerinden biridir.

Kitabın sonunda yıllar sonrasına geçilir. Akademisyenler Gilead dönemini tartışır. Offred’in anlattıkları kaset kayıtları olarak bulunmuştur. Bu bize şunu gösterir. Offred hikâyesini bir şekilde kaydetmiştir. Gilead rejimi artık yoktur. Offred hayatta kalmış mıdır, bilinmemektedir. Ama hikâyesini geleceğe taşımayı başarmıştır.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz.

Damızlık Kızın Öyküsü, yalnızca bir baskı rejimini anlatmaz; insanın en uç koşullarda bile kendini nasıl koruyabildiğini, kimliğin tamamen yok edilip edilemeyeceğini sorgular. Offred’in hikâyesi, büyük bir isyanın değil, küçük ama inatçı bir varoluş mücadelesinin hikâyesidir. Hatırladıkça, düşündükçe ve kendi iç sesini susturmadıkça sistemin onu bütünüyle ele geçiremeyeceğini gösterir. Bu yüzden romanın asıl gücü, dışsal bir kurtuluş vaadinde değil; insanın en karanlık koşullarda bile içsel bir alan yaratabilmesinde yatar. Ve belki de en sarsıcı gerçek şudur: 

Özgürlük bazen bir eylem değil, unutmayı reddeden bir bilinç hâlidir.”

HÜLYA BİLGE GÜLTEKİN