Yönetmen Michael Haneke insanı rahatlatan filmler yapmaz. Avusturyalıdır, seksenli yaşlarındadır ve bütün kariyerini seyircileri görmek istemedikleri şeylerle yüzleştirerek geçirmiştir.
Filmlerinde size ne hissetmeniz gerektiğini söyleyen duygusal müzikler yoktur. Kahramanlar yoktur. Tatmin edici sonlar yoktur. Sadece sıra dışı bir karanlıkla yüzleşen sıradan insanların uzun ve sessiz sahneleri vardır.

Haneke’nin anlatmak istediği şey basit ama ürkütücüdür:
Medeniyet ince bir buz tabakasıdır. Ve düşündüğümüzden çok daha hızlı çatlar.
Kurtlar Zamanı’nda Ne Olur?
2003’te Haneke, Kurtlar Zamanı adlı filmi yaptı.
Film şöyle başlar: Bir aile arabayla şehirden uzaklaşır. Anne, baba ve iki çocuk. Kötü bir şey olmuştur ama ne olduğunu asla öğrenemeyiz. Radyo sessizdir, haber yoktur. Sadece kırsaldaki evlerine giderler; orada güvende olacaklarını umut ederler.
Eve vardıklarında içeride silahlı yabancılar vardır. Baba konuşmaya çalışır. Ama yabancılar onu oracıkta öldürür. Anne ve çocuklar artık yalnızdır.
Yürürler. Terk edilmiş çiftliklerin, yanmış hayvan cesetlerinin yanından geçerler. Su istemek için bir kapıyı çalarlar; kapı yüzlerine kapanır.
Sonunda bir tren istasyonuna ulaşırlar. Orada başka hayatta kalanlarla birlikte gelmeyecek bir treni beklerler.
Völuspá’nın Kehaneti
Film felaketin nedenini açıklamaz. Savaş mı, salgın mı, başka bir şey mi? Bunun önemi yoktur.
Önemli olan şudur: Düzen çökmüştür. Ve insanlar korku ve kıtlık içinde birbirlerine nasıl davranacaklarını yeniden öğrenmek zorundadır.
Filmin adı, Eski Nors şiiri Völuspá’ya gönderme yapar. Oradaki “kurtların zamanı”, İskandinav mitolojisindeki kıyamet olan Ragnarök’ten önceki kaos dönemidir.
Medeniyetin çöktüğü böyle bir dünyada insan insanın kurdu olur.
Haneke’nin seyirciye asıl sorusu burada ortaya çıkar:
Böyle bir dünyada sen ne olursun? Kurt mu, yoksa hâlâ bir yabancıyla suyunu paylaşan insan mı?

Pedro Sánchez Ne Dedi?
Şimdi Mart 2026’ya gelelim.
Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail İran’la savaş halinde. Bombalar düşüyor, gerilim hızla tırmanıyor.
İspanya Başbakanı Pedro Sánchez kameraların karşısına çıkıp net bir şey söylüyor: Bu savaş büyük bir hatadır. Uluslararası hukukun dışında yürütülmektedir ve bedelini herkes ödeyecektir.

Donald Trump’ın İspanya’yla ticareti kesme tehdidine rağmen Sánchez geri adım atmıyor. Halkına korkmamalarını söylüyor. Tehditlerin İspanya’nın tutumunu değiştirmeyeceğini açıkça ilan ediyor.
Mesajı basit: Dünyaya zarar verecek bir şeye ortak olmayacağız.
2003’teki Irak Savaşını hatırlatıyor. Şiddetin dünyaya yalnızca daha fazla terör ve istikrarsızlık getirdiğini söylüyor. Tutumunu iki kelimeyle özetliyor: Savaşa hayır.
Filmde tren istasyonunda insanlar da benzer bir sınavla karşı karşıyadır. Ya birbirlerini parçalayacaklar ya da insan kalmaya çalışacaklar.
Sánchez kendi seçimini yapıyor. Kurt olmayı reddediyor.

İranlı Muhaliflerin Umudu
İranlılar 1979’daki devrimden beri dini liderin en yüksek otorite olduğu bir sistem altında yaşıyor.
Muhalefet yıllardır sert biçimde bastırılıyor. İnsan hakları örgütleri keyfî tutuklamaları, siyasi mahkûmları ve işkence iddialarını sık sık gündeme getiriyor.
2009’daki Yeşil Hareket tartışmalı seçim sonuçlarına karşı milyonların katıldığı protestolarla ortaya çıktı ve sert şekilde bastırıldı.

2022’de ise Mahsa Jina Amini’nin ahlak polisi tarafından gözaltına alındıktan sonra hayatını kaybetmesi yeni bir protesto dalgasını tetikledi. “Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganıyla yayılan gösterilerde kadınlar başörtülerini çıkardı, saçlarını kesti ve siyasi değişim talep etti.

İnsan hakları örgütlerine göre güvenlik güçlerinin müdahalesinde yüzlerce kişi hayatını kaybetti, binlerce kişi tutuklandı.
Bu yüzden bugün bazı İranlı muhalifler devam eden savaşı rejimi zayıflatabilecek bir güç olarak görüyor.
Ama savaşın bir başka yüzü daha var.
Bombalar Aslında Neyi Vuruyor?
Savaş başladığında hedefin rejim olduğu söylenir: askerî tesisler, komuta merkezleri, Devrim Muhafızları.

Ama bombalar yere düştüğünde gerçek çoğu zaman farklıdır.
Savaşın ilk haftasında İran’da bir kız okulu vuruldu. 168 öğrenci öldü. Asker değillerdi. Rejim görevlisi değillerdi. Sadece çocuklardı.
Anne babalarına ne söyleyeceksiniz? Bombaların özgürlük için olduğunu mu? Buna “tali hasar” mı diyeceksiniz?

Belki bazı İranlılar dışarıdan gelen gücü bir kurtarıcı gibi görüyordur. Ama okulunun enkazında yatan on iki yaşındaki bir kız çocuğu ne görür?
Bir kurtarıcı mı?
Yoksa Haneke’nin gösterdiği şeyi mi:
Hiç uyarı vermeden gelen kurdu.
Haneke’nin dünyası tam da budur: Kendi yaratmadıkları bir felaketin ortasında kalan sıradan insanlar.

İran’da bugün yaşanan da buna benziyor. Rejim acımasız olabilir. Ama bombalar yalnızca rejimin üzerine düşmez. Mahallelere düşer. Pazarlara düşer. Okullara düşer.
Ve sonunda en ağır bedeli yine sıradan insanlar öder.
Böyle zamanlarda insanlar yalnızca hayatta kalmaya çalışmaz. Aynı zamanda başlarına geleni anlamlandırmaya çalışırlar.
İran’da bu arayışın yolu çoğu zaman siyasetten değil, şiirden geçer.

Fal-ı Hâfız
İşte tam bu noktada yüzyıllardır yaşayan bir gelenek devreye girer.
İranlılar önemli bir kararın eşiğinde Fal-ı Hâfız yapar. 14. yüzyıl şairi Hâfız-ı Şirazi’nin Divan’ı açılır; rastgele çıkan dizelerde bir işaret aranır.

Şimdi bombalar altındaki İran’da insanların Hâfız’a ne sorduğunu düşünün:
“Bu savaş bitecek mi?”
“Çocuklarım güvende olacak mı?”
“Bir gün özgür olacak mıyız?”
Ve belki de en çok şu soru:
“Gelen kurtarıcı mı, yoksa başka bir kurt mu?”
Hâfız’ın Sesi: İki Kurt Arasında Bir Halk
İranlılar için Hâfız’ın sesi bugün hâlâ güçlüdür. Çünkü o, dünyanın geçiciliğini hatırlatan bir sestir.
“Bu konakta beş günlük bir mühletin var” derken insanı iktidarın büyüsüne kapılmamaya çağırır.
“Dostlara mürüvvet, düşmanlarla geçim” derken en sert zamanlarda bile insan kalmanın yolunu gösterir.
Ve belki de en önemlisi, kurtuluşu merhamette bulur:
“Ebedî kurtuluş, kimseyi incitmemededir.”

İran bugün iki kurdun arasında kalmış durumda.
Biri içeriden geliyor; baskıyla, hapishaneyle ve korkuyla hükmediyor.
Diğeri dışarıdan geliyor; bomba yağdırıyor, çocuk öldürüyor ve buna özgürlük diyor.
Hâfız’ın şiiri ise bütün bunların ortasında üçüncü bir şeyi hatırlatıyor:
Karanlık kaçınılmaz olabilir.
Ama insanın nasıl davranacağı hâlâ bir seçimdir.
Belki de İran’ın asıl sorusu budur.
Sadece kim kazanacak sorusu değil.

Daha zor bir soru:
Bu enkazın altından hangi ahlak sağ çıkacak?
Kurtların ahlakı mı,
yoksa insan kalmayı başaranların mı?
Derya ULUSOY
















