Tahran’ın iki yanı mağazalar ve dükkanlarla dolu, en işlek ve kalabalık caddelerinden birindeydik.
1988 yılının Şubat ayı sonlarıydı.
İran’ı ziyaret etmekte olan Başbakan Turgut Özal’ın temaslarını izliyorduk.
Altı kişilik TRT ekibi olarak ikiye bölünmüş, aslında sekiz yıldır savaşmakta olan İran ile Irak arasında en azından yumuşama sağlamaya çalışan Başbakan’ın görüşmelerini kaçırmamaya çalışıyorduk.
Kameraman arkadaşlarım Mehmet Deniz ve Uğur Yıldırım’la birlikte o gün önce Özal’ın İran başbakanını ziyaretini izlemiştik.
O da ilginç bir öyküydü!
Sabah 09’da yapılması öngörülen görüşme için 08.30’da başbakanlığın önündeydik.
Ancak çevrede dolaşan güvenlik görevlilerine rağmen, binanın kapıları kapalıydı.
Oraya gelen diğer gazeteci arkadaşlarla “acaba yanlış yerde miyiz?” diye endişelenmeye başlamıştık ki, siyah renkli, eski model bir otomobil önümüzde durdu.
Otomobilden inen bir kişi cebinden bir anahtar çıkararak başbakanlığı “açtı!”
İranlı meslektaşlarımıza bu kişinin kim olduğunu sorduğumuzda, “Başbakan yardımcısı” dediler.
Dokuz yıllık molla iktidarı devrinde başı beladan kurtulmayan İran, anlaşılan -aslında hiç kapanmaması gereken- başbakanlığın anahtarını yalnızca bir hükümet üyesine emanet ediyordu!
Güvensizlik had safhadaydı.
O gün Özal’ı izleyip haber ve görüntüleri ilettikten sonra, kameraman Mehmet Deniz’le bize tahsis edilen bir araçla akşam saatlerinde İstiklal oteline dönmeye çalışıyorduk!
Çalışıyorduk diyorum, zira Tahran trafiğinin yanında, bizim ünlü İstanbul trafiğimiz bile solda sıfır kalırdı.
Trafik, bir kuru yemişçi dükkanının önünde tam olarak tıkanmıştı. Arkadaşım Mehmet Deniz, o noktada araçtan inmiş, Türkçe anlaşabildiği dükkan sahibi ile sohbete dalmıştı.
Tam o anda, kentin bize çok da yakın olmayan değişik noktalarından birkaç patlama sesi duyduk.
Patlamaları, uçaksavar diye tahmin ettiğimiz seri mermi atışları izledi.
İşte o anda, işlek caddeyi dolduran insanların, “eğitimli” şekilde, paniğe kapılmadan sessizce bir yerlere girip ortadan kaybolduklarını gördüm.
Az önce yüzlerce insanın dolaşıp “piyasa yaptığı” kaldırımlarda tek kişi bile kalmamıştı.
O arada trafik hareket etmeye başladı.
Ön tarafta bir araç önündeki araca vurarak tamponunu yamulttu.
Sürücüler araçlarından inerek araçlardaki hiç de hafif görünmeyen hasar durumuna baktılar.
Sonra “haklı” gibi görünen sürücü, elini çarpan kişinin omuzuna hafifçe vurarak,
“Tesadüf!” dedi ve aracına dönüp bir an önce evine gitme çabasına devam etti.
Otele döndüğümüzde İranlı yetkililer, Başbakan Özal’ın iyi olduğunu ve kaldığı Sadabad sarayının sığınağında güvende bulunduğunu bildirdiler.
O gün Tahran’daki temaslarını tamamlayan Özal, daha sonra helikopterle sanıyorum Rey kentinde bulunan İran’ın dini lideri Ayetullah Humeyni ile görüşmeye götürülmüştü.
Özal, döndükten sonra kaldığı sarayın sığınağında güven altına alınmıştı.
Gece saatlerinde Irak’ın füze ve uçak saldırıları sabaha kadar devam etti.
İranlılar bize de otelden ayrılmamamızı, odalarda perdeleri kapalı tutup camlardan uzak durmamızı söylediler.
Hatta, saldırılar yoğunlaşırsa banyolarda küvete su doldurup içine girmemizi öğütleyeler de oldu. ( Bu da otelde kalan heyet üyelerine kimlerin korkup küvete girdikleri gibi araştırma yapıp eğlenme fırsatı çıkardı)
Ertesi sabah Tahran’dan ayrıldık.
Uçağımız Mehrabad havalimanından havalanmaya başladığı sırada şiddetli bir patlama daha duyduk.
Daha sonra Hazar denizinin güney kıyılarından batıya yönelip Ağrı dağını tam üstünden gördük ve derin bir nefes aldık.
İran o zaman sekiz yıldır Irak’la savaş halindeydi.
Savaşı başlatan Saddam Hüseyin onbinlerce can kaybına rağmen uzlaşmaz tutumunu sürdürüyordu.
Özal oradayken Tahran’ı bombalaması hiçbir diplomasiye sığmayan bir densizlikti.
Türkiye’nin o dönemdeki Tahran büyük elçisi Volkan Vural, Sadabad sarayında Irak saldırılarından sonra uyandırılan Başbakan Özal’ın ne olduğunu sorduğunda, şaka yollu,
“Efendim Irak’a savaş ilan edecektik ama sizi uyandırmadık” dediğini söyleyecekti.
Vural’ın açıklamasına göre Özal, bu söz üzerine,
“O zaman iyi ki uyanmamışım!” diye yanıt vermişti.
Savaş o yıl sona erdi ancak her iki ülke de bir daha iflah olmadı.
Saddam, saldırganlığını devam ettirip Amerikalı işgalcilerin eline düştü ve sonunda dar ağacına kadar gitti.
İran ise çevre ülkelerde terörist örgütler kurup destekleyerek devrim ihracına çalışarak her yere zarar verdi.
Sonunda, kendilerinden acımasız, kendilerinden zalim ve silah bakımından üstün emperyalistler ve yancılarıyla karşı karşıya geldi.
Öyle ki, Humeyni’nin yerine gelip 37 yıldır hükmeden dini liderleri Hamaney’i bir gün bile koruyamadılar.
Şu anda saldıranlar ve saldırılanlar el birliğiyle bölgeye kan , ateş ve ölüm saçıyorlar.
Bu arada, vurgulanması gereken bir nokta var.
ABD-İsrail saldırısının ilk günü “İranlı aktivist” olduğu söylenen bir kadın, Sözcü televizyonuna çıkarılıp bu saldırının kendileri için “bayram” olduğunu, İran’da halkın kutlama yaptığını iddia etti.
Sözcü televizyonu, sonradan gelen tepkiler üzerine “biz tarafsızız, kadının söyledikleri bizi bağlamaz” diye açıklama yaptı.
Bal gibi de bağlar.
Zira, her hangi biri “ben canlı yayına çıkacağım” diye o kanala gidemez. Böyle bir konuda böyle bir “konuk”u ağırlamak, ancak söylediklerini onaylamanın işaretidir.
ABD-İsrail saldırıları İranlı çocuklar başta olmak üzere sivillere de yönelmiştir.
Bu da en azından savaş suçudur.
Aktivist olduğu söylenen bir kadının ve kendisi gibi sevindiklerini söylediği herkesin 200’ü aşkın çocuğun katliyle bayram yapması da insanlığa ihanettir.
İnsanın aklına Venezuela’lı nobel barış ödülü sahibi kadın geliyor.
Ülkesinin başkentini basıp cumhurbaşkanını kaçıran eşkıyaların başına nobel barış ödülünü ithaf etmişti!
İhanetler dünyanın her yerinde birbirine benzer.
Hepsi, kan , ateş ve ölüm çemberindeki “”sivil” insanlara, yani bütün insanlığa ihanet!
Nobel barış ödülü denen politika aracını alanlar da verenler de bu çarkın içindedir.
COŞKUN KARTAL
















