“Edebiyat, bize dışarıdaki karmaşayı değil, içerideki mucizeyi görmeyi öğretir”
Bazı hikâyeler yaş gözetmez; hem çocuğa masal olur hem yetişkine ayna. Oğuzhan Çakır’ın Bilge Ağaç Hikâyeleri tam da bu sınırda duruyor. Doğanın diliyle konuşan, kalbi merkeze alan bu kitap üzerinden; unutulan ışığı, hayret duygusunu ve iç sesimizi dinlemenin anlamını konuştuk.
Kitabınız “Bilge Ağaç Hikâyeleri” çocuklara masal, yetişkinlere bilgelik fısıltısı sunuyor. Bu bilinçli bir tercih miydi?
Kesinlikle. Yazmak benim için sadece kâğıdı kalemle buluşturmak değil; bir çocuğun saf hayretini bir yetişkinin unuttuğu ışıkla aynı noktada buluşturma çabasıdır. Hikâyelerimdeki Bilge Ağaç, köklerini unuttuğumuz geçmişe, dallarını ise aradığımız geleceğe uzatır. Bu bilinçli bir tercih; çünkü kalbin ve ruhun dili, kelimelerden önce gelir. Bu sayfalarda anlatılanlar yalnızca çocuklara değil, içindeki çocuğu unutmayan herkese bir hatırlayış yolculuğu sunuyor.

“Cevap dışarıda değil, kalbindedir” mottosu kitabın merkezinde yer alıyor. Günümüzün dış uyaranlarla dolu dünyasında, kendi kalplerimize bakmayı öğretmek için edebiyat nasıl bir köprü kurabilir?
“Edebiyat, dış dünyanın yüksek sesli gürültüsünü susturup insanın kendi içindeki o sessiz ormana girmesini sağlayan en güvenli rehberdir. Modern hayat, bizi cevapları hep dışarıda, maddede ve başkalarının onayında aramaya zorlayarak aslında bizi özümüze yabancılaştırıyor. Oysa edebiyat, bize dışarıdaki karmaşayı değil, içerideki mucizeyi görmeyi öğretir.

Bilge Ağaç’ın fısıltıları, aslında dışarıdan gelen öğütler değil, okuyucunun kendi kalbinde yankılanan o unuttuğu sestir. Edebiyat burada bir köprüdür; çünkü kurgunun ve masalın yumuşak dili sayesinde insan, kendi gerçeğiyle savunmasızca yüzleşebilir. Fark ediyoruz ki asıl yolculuk dışarıda atılan kilometreler değil, insanın kendi kalbinin içine doğru attığı o cesur adımlardır. Kelimeler sustuğunda ve kitap kapandığında geriye kalan o derin anlam, bizi asıl gerçeğimize ve kendi ışığımıza ulaştıran en sağlam köprüdür.”
Kitabınızda kurt, turna, ceylan ve ateş böceği gibi semboller üzerinden insani duyguları işliyorsunuz. Neden doğayı ve hayvanları birer “ayna” olarak seçtiniz?

Kitabımda doğayı ve hayvanları birer “ayna” olarak seçmemin temel nedeni, doğanın insanın kendisine karşı dürüst olabildiği en saf yer olmasıdır. İnsan modern hayatın içinde kendi duygularına yabancılaşır; ancak bir sembolün hikâyesinde gördüğümüz şey aslında bize “yabancı” değildir; o bizim içimizdeki bir duygunun masalsı gölgesidir.
Sorduğunuz özel semboller üzerinden bu “ayna” olma durumunu şöyle açıklayabilirim:
Kurt: Sürüsünü kaybetmiş bir kurt üzerinden yalnızlık ve aidiyet duygusunu işledim. Kurt, aslında “gerçek sürünün” kan bağıyla değil, gönül bağıyla kurulduğunu anlamamızı sağlayan bir aynadır.
Turna: Dansını unutan turna aracılığıyla, insanın yetenekleri veya dış görünüşüyle değil, özüyle var olduğunu anlattım. Turna, başkaları için değil, kendi içindeki ışık için dans etmeyi hatırlatan bir yansımadır.
Ateş Böceği: Işığını kaybetmiş bir ateş böceği, yorgun düşen ve umudunu yitiren insanı simgeler. O, fırtınaların ışığı söndürebileceğini ama kalpteki kıvılcımı asla yok edemeyeceğini gösteren bir aynadır.
Doğayı bir ayna olarak seçtim çünkü bazen kendi kalbimize doğrudan bakmak bizi korkutur; oysa bir masal kahramanının üzerinden kendimize baktığımızda, anlatılanın aslında “bize bizi anlattığını” daha net fark ederiz. Doğa, bizi bize en yalın halimizle geri yansıtır.

Oğuzhan Çakır’ın başucunda hangi kitaplar var? Sizi kısaca tanıyabilir miyiz?
1983 yılında Malatya’da doğdum. Babamın devlet memuru olması sebebiyle çocukluğum ve eğitim hayatım şehir şehir gezerek geçti. Bu ‘yolculuk’ hali, bana farklı insan hikâyelerine dokunma ve dünyayı geniş bir perspektiften izleme şansı verdi. Akademik yolculuğumu ise bu çeşitliliği anlamlandırmak üzerine kurdum; Süleyman Demirel Üniversitesi’nde Okul Öncesi Öğretmenliği okudum, ardından Sosyoloji lisansımı tamamladım. Adalet, Sosyal Hizmetler ve İşletme (Yüksek Lisans) alanlarındaki eğitimlerimle bu birikimi pekiştirdim. 18 yıldır eğitimin her kademesinde görev yapan bir eğitimci ve yöneticiyim.
Başucumdaki kitaplar ise benim ruhumun haritası gibidir. Küçük Prens’in saflığı, Küçük Kara Balık’ın cesareti, Martı Jonathan Livingston’ın özgürlük arayışı ve Momo’nun zamanı kalbiyle dinleyişi her zaman rehberim olmuştur. Büyük Panda ve Küçük Ejderha’nın naif dostluğu ile Andersen Masalları’nın kadim bilgeliği kelimelerime yön verir. Şiir ise nefes almak gibidir; Nazım Hikmet, Turgut Uyar, Cemal Süreya ve Özdemir Asaf her zaman yanımdadır. Özellikle bütün şiirlerini düzenleme şerefine eriştiğim Orhan Veli’nin o sade ama derin dünyası benim için çok değerlidir. Kısacası ben; şehirleri ve kitapları birbirine ekleyerek büyüyen, hikâyelerinde bir çocuğun hayretini canlı tutmaya çalışan bir kelime işçisiyim.

18 yıllık bir eğitimci olarak, bugünün çocuklarının “hayret duygusunu” en çok neyin körelttiğini gözlemliyorsunuz?
Kendi çocukluğumda babamın görevi vesilesiyle sürekli yer değiştirirken, her yeni şehir benim için yeni bir keşif ve ‘hayret’ vesilesiydi. Bugün ise çocukların en büyük düşmanının ‘kıyas ve hız’ olduğunu gözlemliyorum. Modern dünya, çocuklara durup bir ağaca bakacak vakit bırakmıyor. ‘Kıyas, gerçeği gölgeler’ derken tam olarak bunu kastediyorum. Eğitimcilik deneyimim bana şunu öğretti: Bir çocuğun elinden tutup onu koşturmak değil, onun kendi içindeki ‘Bilge Ağaç’ın sesini duyabileceği o yavaş ve huzurlu alanı ona sunmak, hayreti korumanın tek yoludur.
Söyleşilerinizde bu kitabın sadece çocuklara değil, “içindeki çocuğu unutmayanlara” olduğunu vurguluyorsunuz. Sizce bir yetişkin, içindeki o çocuğu kaybettiğinde neleri kaybeder?

Dünyayı bir çocuğun kalbiyle görme yetisini ve ruhunun en doğal şifa kaynağını kaybeder. Yetişkinler çoğu zaman içlerindeki ışığın söndüğüne inanır; oysa o ışık sadece unuttuğumuz bir köşede hatırlanmayı bekler. İçindeki çocuğu yitiren biri, bir ağacın fısıltısını duyamaz, bir rüzgârın ninnisiyle dinlenemez. O çocuğu canlı tutmak, hayata sadece mantıkla değil, gönül gözüyle de bakabilmektir.
“Yazmak, bir çocuğun hayretini ve bir yetişkinin unuttuğu ışığı aynı anda hatırlatmaktır” diyorsunuz. Modern dünya bu “ışığı” bize nasıl unutturdu ve siz yazarken o ışığı kendi içinizde nasıl canlı tutuyorsunuz?

Modern dünya, bizi zorluklarla çabalamak yerine “konforlu bir uyuşukluğa” ve bahanelerin ardına gizlenmeye alıştırdı. Tıpkı bir yarayı sarmak yerine onu görmezden gelmeyi “iyileşmek” sanıyoruz. Ben yazarken; akademik yoğunluk ve yöneticilik temposunun içinde, bir çocuk gibi oyun oynamayı ve bir bilge gibi suskun kalabilmeyi tercih ederek o ışığı parlatıyorum. Yazmak benim için bir hatırlayış eylemidir.
Bilge Ağaç Hikâyeleri’nden sonra okurlarınızı hangi yeni yolculuklar bekliyor?

Dostluğun kan bağıyla değil gönül bağıyla kurulduğu, zıtlıkların uyum içinde birleştiği yeni patikalar yolda. Kalbin o hiç sönmeyen ışığına doğru yapılan bu yolculuk aslında hiç bitmeyecek; çünkü her yeni hikâye, okurun kendisine atacağı cesur bir adımdır. Tıpkı küllerinden doğan bir ateş böceği veya sürüsünü gönül bağıyla bulan bir kurt gibi, okurlarımı yine kendi iç seslerini keşfedecekleri, ‘ışığın aslında hiç kaybolmadığını’ fısıldayan masalsı ve bilgece yeni duraklar bekliyor. Biz bu yolculukta sadece rehberiz; asıl adımlar okurun kendi kalbinin içinde atılmaya devam edecek
Son olarak… Elinizde bir değnek olsaydı, dünyada neyi değiştirmek isterdiniz?

Elimde sihirli bir değnek olsaydı, insanların birbirine merhamet ve sevgiyle bakabilmelerini sağlardım. Herkesin dünyaya bir çocuğun kirlenmemiş masumiyetiyle bakabildiği bir hayatı mümkün kılmak isterdim; çünkü inanıyorum ki o çocuksu saflığın olduğu yerde savaşlar durur, kötülükler silinir ve dünya bugünkü yorgun halinden sıyrılıp bambaşka bir bahara uyanırdı. Güvenin ve gönül bağının tüm sınırların, mesafelerin ve bahanelerin önüne geçtiği, merhametin rehberliğinde şekillenen bir dünya için bu değneği kullanırdım.

















