Mumya filmleri yalnızca korku ya da macera anlatmaz.
Asıl hikaye, gömülmesi gerektiği düşünülen bir geçmişin, zamanı geldiğinde yeniden ortaya çıkmasıdır.
Mezarı açılan her mumya bugüne şunu hatırlatır:
Hesaplaşılmamış hiçbir tarih sonsuza kadar susmaz.
Binlerce yıllık geçmişi, yüzlerce efsanesi, tanrıları ve lanetleriyle Antik Mısır bu yüzden sinemanın vazgeçilmezidir. Çünkü mumya, aslında geçmişin ta kendisidir; sarılıdır, bastırılmıştır ama yok edilmemiştir.
Geçtiğimiz yıl İran’da bulunan bir mumya tam olarak bunu hatırlattı.
Tahran’ın güneyindeki Rey kentinde ortaya çıkarılan mumyanın, 1925’ten 1979’daki İran İslam Devrimi’ne kadar ülkeyi yöneten Pehlevi Hanedanı’nın kurucusu Rıza Şah’a ait olabileceği iddiası gündeme geldi. Bu iddia, Rıza Şah’ın torunu tarafından da kabul edildi.
Fiziksel bir bedenin ortaya çıkışı, aslında çoktan gömüldüğü sanılan bir dönemi yeniden tartışmaya açtı.
Rıza Şah’ın naaşı, ölümünün ardından Mısır’da mumyalanmış, uzun yıllar Kahire’deki Rıfai Camii’nde muhafaza edilmişti.
1950’de İran’a getirilen mumya, Şah Rıza’nın mozolesinde saklandı. Ancak 1979 Devrimi’nden sonra Ayetullah Humeyni’nin onayıyla yıkılmıştı.
Ama yıkılan sadece bir mezar değildi; geçmişin tamamen silinebileceği yanılgısıydı.
İran İslam Devrimi, Orta Doğu’nun en köklü kırılmalarından biri olarak tarihe geçti.
Yeni bir düzen inşa edilirken, eski rejim hem siyasal hem de simgesel olarak gömülmek istendi.
Ancak aradan geçen on yıllar, bu devrimin ne içeride ne de dışarıda hedeflediği sonuçları tam anlamıyla üretebildiğini göstermedi.
Devrim sonrası şekillenen ideolojik yapı dört temel eksen üzerine oturtulmuştu:
ABD’ye meydan okuma, İsrail’e düşmanlık, rejimin ihracı ve kadının toplumdan geri itilmesi.
Bu yaklaşım, İran’ın bölgesel politikalarında sertlik yanlısı bir çizgiye dönüşürken; Irak Savaşı’ndan Suudi Arabistan’la mezhepsel rekabete, Gazze krizinde üstlenilmeye çalışılan role kadar birçok alanda beklenen sonuçları vermedi.
Kasım Süleymani’nin öldürülmesi, Şam’daki İran Konsolosluğu’nun hedef alınması, ülke içindeki patlamalar ve İsrail’e karşı beklenen ölçekte bir caydırıcılığın ortaya konulamaması.
Bu gelişmeler, devrimin dış politikada kurduğu sert anlatının içerdeki meşruiyetini de aşındırdığı gibi İran’ı dış dünyada daha kırılgan bir aktör haline getirdi.
Cumhurbaşkanı İbrahim Reis’inin helikopter kazasında hayatını kaybetmesi bile bu kırılganlığı perdeleyemedi.
İsrail ile karşılıklı hava saldırıları, ABD’nin İran’ın nükleer tesislerini bombalaması, ülkede yeni bir dönemin eşiğinde olunduğu düşüncesini güçlendirdi.
Ancak bu tablo, İran’ın kendi içindeki ekonomik ve sosyal baskıları gölgeleyemiyor.
Son dönemde artan toplumsal hareketlilik, yeni bir kırılmanın habercisi gibi duruyor.
Bu atmosferde, ABD Başkanı Donald Trump’ın yaptırım içeren sert açıklamaları ve ardından İran’ın devrik şahının oğlu Prens Rıza Pehlevi’den gelen çağrı dikkat çekti.
Pehlevi’nin “İran’ı yeniden büyük yapalım” mesajı, yalnızca siyasi bir teklif değil; gömüldüğü sanılan bir geçmişin yeniden konuşulmaya başlanması anlamına geliyor.
Bir diğer çağrıda Merhum Libya lideri Muammer Kaddafi’nin kızı Ayşe Kaddafi’den:
Batı’nın vaatleri, tarihte defalarca görüldüğü gibi, çoğu zaman yıkımla sonuçlanmıştır.
Orta Doğu’da hiçbir geçmiş gerçekten yok olmaz. Bastırılır, örtülür, mezara indirilir. Ama zamanı geldiğinde yeniden kendini hatırlatır. Bugün İran’da yaşananlar da, bir devrimin gömdüğünü sandığı tarihle yeniden yüzleşmesidir.
ABD ve İsrail’in yüksek riskli hamleleri sürdükçe, İbrahim Anlaşmalarına rağmen önümüzdeki dönemde Körfez monarşilerini de zor günler bekliyor.
Son sözse; Orta Doğu’da mumyalar sessiz kalmaz. Geçmiş, bir gün mutlaka mezarından çıkar.
İsmet HERGÜNŞEN
















