“Günlük hayatın telaşı içinde çoğu zaman bakıyoruz ama gerçekten görmüyoruz.”
KIYININ HAFIZASI
Halley Dergisinde “Huzuru Şekillendirmek” söyleşimizin ardından, Yeni Foça‘nın incisi olan OASIS MARİNA’nın eşsiz dokusunda “Kıyının Hafızası” sergisi vesilesiyle Sayın Gamze Zeynep Kamacı ile yeniden birlikteyiz. Sergiyi gezerken yaptığım gözlemler ve çevreden duyduğum yorumlar, eserlerin son derece olumlu karşılandığını gösteriyor.
Şimdi Sayın Kamacı’yı bu sıcaklarda sorularımızla biraz daha terletme zamanı…
Merhaba Gamze Hanım, sizi yeniden konuk etmek beni çok mutlu etti. Davetimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim.
Gamze Hanım, “Kıyının Hafızası” sergisini planlamanız ve hayata geçirmeniz ne kadar zaman aldı?

Aslında bu sergiyi yalnızca hazırlık süresiyle ölçmek doğru olmaz. Yaklaşık on yıldır seramik sanatıyla uğraşıyorum ve hem doğa hem de antik izler uzun zamandır çalışmalarımın merkezinde yer alıyor.
“Kıyının Hafızası”, yıllar içinde biriken gözlemlerin, araştırmaların ve üretimlerin doğal bir sonucu oldu diyebilirim. Serginin fiziksel hazırlıkları yaklaşık 8 ay sürdü ama fikri çok daha uzun bir yolculuğun ürünü.
Bu süreçte karşılaştığınız başlıca zorluklar nelerdi?
Bu coğrafyaya ait o kadar zengin bir hikâye ve sembol arşivi var ki… En büyük zorluk, anlatmak istediğim hikâyeleri gereksiz ayrıntılara boğmadan, sade bir dille aktarabilmekti.
Bir yandan Phokaia’nın zengin tarihine saygı duyarken, diğer yandan serginin sadece geçmişe bakan bir anlatı olmamasını istedim. Antik sembollerle günümüz insanı arasında sessiz bir bağ kurmaya çalıştım.
Elbette üretim sürecinin kaçınılmaz teknik zorlukları da vardı. Seramik sabır isteyen bir malzeme; bazen haftalarca emek verdiğiniz bir parça fırından beklediğiniz gibi çıkmayabiliyor. Ama sanırım bu da hikâyenin bir parçası.

Sergiyi ziyaret edenlere verdiğiniz kitap ayraçtaki şu sözler özellikle dikkatimi çekti:
“Yaklaşık üç bin yıl önce bu kıyılardan denize açılan Phokaialı denizciler, yıldızları izleyerek Akdeniz’in uzak limanlarına ulaştılar. Bugün onların bıraktığı izler hâlâ denizin, taşların ve toprağın hafızasında yaşamayı sürdürüyor.”
Bu tarihsel miras sizin için ne ifade ediyor?
Beni en çok etkileyen şey, insanların ve mekanların değişmesine rağmen bazı duyguların hiç değişmemesi.
Yaklaşık üç bin yıl önce bu kıyılardan denize açılan insanlar da merak ediyordu, umut ediyordu, korkuyordu ve keşfetmek arzusu ile doluydu.
Bugün bizler aynı kıyılarda yürüyoruz. Benzer duyguları taşıyarak…

Belki taşlar değişmedi, rüzgâr değişmedi, denizin sesi değişmedi. Bu düşünce bana büyük bir süreklilik hissi veriyor. Bunun heyecanı da doğal olarak üretim aşamalarıma yansıyor.
Ben eserlerimde tam da bu görünmeyen bağı görünür kılmaya çalışıyorum.
Aynı ayraçta Akdeniz limanları ile mutluluk arasında da bir bağ kuruyorsunuz. Bir seramik sanatçısı olarak Akdeniz’in ve limanlarının sizde uyandırdığı mutluluk duygusunu nasıl tarif edersiniz?
Benim için liman yalnızca teknelerin yanaştığı bir yer değil.
Liman; dönüşü, güveni ve yeniden başlamayı simgeliyor.
Akdeniz ise ışığı, rüzgârı, tuzu ve yaşamı hatırlatıyor.
Seramik üretirken de buna benzer duygular yaşıyorum. Toprağı şekillendirirken zaman yavaşlıyor. O anlarda insanın iç dünyası da sakinleşiyor.
Belki de mutluluk tam olarak budur; ait hissettiğiniz bir yere, bir uğraşa ya da bir ana dönebilmek.

Etkileşimli bir sergi hazırlamışsınız ve ziyaretçilere “Bu sergide ne hissettin?” diye soruyorsunuz. Ben de aynı soruyu size yöneltmek istiyorum: Sergiyi gezenlerin ne hissetmesini isterdiniz? Kendi adıma bu soruya “huzur, mutluluk ve bolca yaratıcılık” cevabını verirdim.
Öncelikle yavaşlamalarını isterdim.
Günlük hayatın telaşı içinde çoğu zaman bakıyoruz ama gerçekten görmüyoruz.
Bu amaçla, sergi ortamında duyularımızın çoğuna hitap eden bir atmosfer yaratmaya çalıştım.
Dünyada gittikçe zorlaşan yaşama koşullarında, sanatın, sığınabileceğimiz güvenli bir liman olduğunun fark edilmesini isterim.
Eğer bu sergiden çıkarken biri denize biraz daha dikkatle bakarsa, bir taşın dokusunu fark ederse ya da çocukluğundan bir yaz anısını hatırlarsa, belki unutmuş olduğu bir duyguyu hatırlarsa, benim için sergi amacına ulaşmış olacaktır.
Kartlara tek kelime yazmalarını istememin nedeni de buydu.
Her ziyaretçinin sergiyi kendi hikâyesiyle tamamlamasını istedim.

Yaptığımız son söyleşiden bu yana sanatınızda nasıl bir değişim olduğunu düşünüyorsunuz? Sanatsal yaklaşımınızda ya da üretim biçiminizde belirgin bir dönüşüm yaşandı mı?
Sanırım daha sadeleşti.
Eskiden daha çok biçim üzerine düşünürdüm.
Bugün ise, bir eserin anlattığı hikâye de benim için çok önemli.
Artık sadece güzel bir obje üretmek değil hedefim.
İzleyicide bir duygu uyandırmasını, bir anıyı harekete geçirmesini istiyorum.
Bu nedenle üretimlerimde semboller kadar boşluklara, sessizliğe ve sadeliğe de daha çok yer vermeye başladım.
Eserlerinize bakanların Gamze Zeynep Kamacı ve onun sanat dünyası hakkında ne düşünmesini ya da hissetmesini isterdiniz?

Benim hakkımda çok şey düşünmeleri gerekmiyor.
Daha çok eserlerin onlarla konuşmasını isterim.
Ama eğer sergiden ayrılırken “Bu objeleri elleriyle böyle ortaya çıkaranlar var. Peki ya ben emeğimi katarak neler yapabilirim?” derlerse, bu bana yeter.
Son olarak, Gamze Zeynep Kamacı bundan sonra neler yapmayı planlıyor? Ufukta yeni sergiler veya projeler var mı?
“Kıyının Hafızası” benim için yeni bir başlangıç. Mart 2027’de İzmir’de planladığım bir sergim daha var. Gelecek projelerim, gkworks_ hesabımdan takip edilebilir.
Deniz kültürü, antik semboller ve Anadolu’nun kıyı hafızasından beslenen yeni seriler üzerinde çalışmaya devam edeceğim.
Çünkü bütün çalışmalarımın ortak noktası doğaya, zamana ve yaşadığımız coğrafyaya duyduğum hayranlık.
Aslında ben geçmişi yeniden üretmiyorum; geçmişin bugüne bıraktığı izi, seramiğin diliyle görünür kılmaya çalışıyorum
Gamze Hanım, bu keyifli söyleşi için çok teşekkür ederim.

Kıyının Hafızası sergisi, Yeni Foça Quasıs Marina’da 9 Ağustos’a kadar açık olacak.
Hüseyin İlker DUMAN

















