Hülya Bilge GÜLTEKİN; BENİMLİKTEN BENLİĞE: İRİS ÇİÇEKLERİ

0

Mor renkli iris çiçeğinin temmuz sıcağındaki zarif açışı ve bilgece duruşu bana ilham oldu. Moru, bilgece derinliğimi, sarıya çalan damarları, umutlarımı; kokusuysa zamanla olgunlaşan duygularımı çağrıştırdı.”

Moru, en çok yazarın “Bir cadısın sen!” diye başlayan seslenişinde buldum. Bu yazıyı yazmadan önce yaptığım okumalarda mor, cadı figürlerinin gotik estetiğinde sihir, gizem ve yaratıcılığın simgesi olarak çıktı karşıma. Bir de tarihsel olarak büyücüler, medyumlar ve sanatçılarla ilişkilendirilen mistik bir maneviyata sahip olduğu belirtilmişti. Bu bana yetti, sarıya hiç bakmadan devamını yazmaya koyuldum.

İris Çiçekleri, bir kadının kendi evrimine doğru, kendini yer yer kanatarak, yer yer derin derin kazarak, kimi hüzne kimi sevince boğularak yol alışının yazılı belgeseli olmuş adeta. Rol modelinin de annesi olduğunu yazarın şu ifadelerinden kolayca anlamak mümkün.

benim annem büyük balık
çok ağlar atılmış yakalamak için onu
ne yaman avcıların elinden sıyrılıp çıkmış
telli pullu saçları
her bir pulu billur damlalardan yansıyarak
güneşin yedi renginde parlar
(…)
özgürdür annem
mavi sulara dalmayı
umarsızca enginlere açılmayı sever

Bu kadarla da kalmamış bu yolculuk bir yandan da ruhtan bedene, bedenden de ruha doğru, iç içe sarmallar üzerinden gidip gelmiş ve buna “Tezatlar Güruhu” demiş yazar.

Ruh ve beden tezadını mezcedebilir misin?

Yoksa Ebu Zer gibi, “Yalnız gezer, yalnız ölür” müsün?

Hiç kimseyi değiştiremeyeceğini de öğretmiş hayat bu yolculukta ona. Esrarlı bir kıvılcım olmuş bu öğreti onun için. Dünyanın yükü sırtından bir anda inivermiş sanki. “Neyim ben?” diye sormuş kendisine, yine kendisi cevap vermiş, “Neysem oyum, olduğum kadarım.”

Ve sonrasını şiirle getirmiş:

yaşamaya hüküm giydim
müebbet
kâh daracık apartman zindanlarında
tecrit, münzevi
kâh mahşeri şehir meydanlarında
hiçleşmiş bir mülteci
yaşamaya hüküm giydim
müebbet

İnsanın, hele ki bir kadının kendi yolunda yürümesi elbette ki çok kolay değil. Ama bu zorluk yolu üstündeki güzellikleri görmesine de engel olamamış yazarın. Soluklanmış arada. Güvercinleri izlemiş. Bulutları izlemiş. Ormandaki ağaçlar korosunu duyumsayarak dinlemiş. Yağmurun zemine tıpırtılarla düşüşünü de. Sevdiği şiirlerin koşa koşa gelip bu anlara eşlik edişini de kaydetmiş belgeseline.

*iyi ki bilmiyor kalabalıklar
yağmura bakmayı cam arkasından
insandan insana şükür ki fark var
birine cennetse birine zindan
iyi ki bilmiyor kalabalıklar

Hep iç kıpırtısıyla yol alacak değil ya. Kendini yarış atı gibi hissettiği zamanlar da olmuş. Acıdan beslenmiş. Arabeskle demlenmiş. Al Yazmalım’da olduğu gibi sevgi mi emek mi diye sorgulamış hayatı sık sık. Çoğunlukta olduğu gibi ikisini bir arada bulamamış. Gülmelerinin çoğunu yarıda kesmiş, bedeli ağır olur, ağlamak olur diye ürkmüş. Bir yandan da bıkmış usanmış bundan. Ve silkelenip ezberlerinden yeni kararlar almış:

“Ben ömrümün bir baharında -sormayın hangi bahar diye- ahdim olsun ki; sevip de kavuşamamış, emeği bulmuş, sevgiyi bulamamış, kurban rolünü oynamış, boynu bükük omuzu düşük kalmış kim varsa hayatımdan çıkaracağım. Arabesk şarkıların çalındığı mekânları terk edeceğim. Senaryoları yok sayacağım. Yerine sevgiye emek vermiş, yüzü gülmüş, mutlu sonlu filmler izleyeceğim.”

Hapseden Zaman başlıklı bölümde, yazarın evinin ve eşyalarının da bu yeni kararlardan nasibini aldığını görmek hiç zor olmuyor.

“Kişisel hiçbir şey saklamak istemiyordum yeryüzünde. Her şeyi sattım. Kurtulmak istediğim neydi gerçekte. Eşyalar mı, yoksa onların beni anıya hapsetmesi miydi? Bunca zaman ben mi tutsak etmiştim onları, yoksa onlar mı beni esir almıştı? Vermeyi değil de önemsiz bir meblağ da olsa satmayı tercih etmem, özgürlüğümün sembolik bedeli miydi?

Kişisel hiçbir şey saklamak istemiyordum.”

Modern çağın insanı kendini benimlerle kurmak zorunda bırakılmıştır: Benim evim, benim kitaplarım, benim eşyalarım. Hangi tecrübe ya da doyumdan sonra gelmiştir bu farkındalık yazara bilemiyoruz ama bir yük gibi hissetmeye başlamıştır artık özdeşleştiği birçok şeyi. Psikolojik olarak kimliğini nesnelerle tanımlamaktan mı usanmıştır, hatıraların tiranlığından mı kurtulmak istemiştir, yoksa geçmişin madde üzerine sinen tanıklığını mı silmek istemiştir, bilemeyiz, ama benimlikten benliğe doğru yol almak istediği kesindir.

Her şeyi sattım.”

Satmak, vermekten farklıdır. Vermek, verilen özneyle olan bağı devam ettiren bir eylemdir. Satmak ise içten içe, anılardan, bağlardan ve geçmişten daha değerliyim artık demektir.

“Bu özgürlüğümün bedeli miydi?”

Özgürlük çoğu zaman: keşiş, göçebe, minimalist, sürgün, mülteci figürleri gibi mülksüzleşme üzerinden hayal edilir. Ama burada bir bedel var. Özgürlük, burada arşivsiz kalma, bir tür kendini tarihsizleştirme. Hafızayı hafifletme. Kimlik ve kişilik zannedilen tüm ezberlerden arınma. Eşyaların kurban edildiği bir arınma ayini adeta.

Sahnenin içinde büyüklü küçüklü aynalar. Her birinde başka bir yansıma. Hepsi sensin. Hepsi benim.”

Bu cümle, basit bir sahne betimlemesi gibi görünse de öyle değil aslında; öznenin parçalanması ve çoğullaşması üzerine kurulmuş bir dönüşüm alegorisi. Aynalar burada dekor değil, kişinin tüm katmanlarıyla kendini görme aracı. Toplumsal roller, arzular, travmalar, hayali benlikler, başkalarının gözündeki benler. Birden binbire, bir yansıma koleksiyonu. Belki de bir farkındalık koleksiyonu.

Issızlaşmanın adıymış farkındalık.”

Genelde farkındalık; aydınlanma, bilinçlenme, şifalanma, özgürleşme olarak tanımlanmıştır ama yazarın da yukarıdaki ifadesinde belirttiği gibi ıssızlaşma olarak yaşanır. Yalnızlaşma gibi görünse de bu kendine doğru bir derinleşmedir aslında. Max Weber‘in dünyanın büyüsünün bozulması dediği şeyin ta kendisidir. Çünkü farkındalık, insanın kendine dair söylediği romantik yalanları kökünden söküp atar. Kralın çıplaklığını görünür kılar. İkiyüzlü ilişki ağlarını parçalar. Kişiyi kendisiyle ve gerçekliğiyle baş başa bırakır. Farkındalık, dünyanın büyüsünü bozar; büyü bozulunca geriye çöl kalır. Ama her vahiy çölden geçer. Issızlık, yeni anlamların kurulabileceği bir boşluk yaratır. Sonuç; dünya daha soğuk ama daha gerçek görünür.

Kadın dünyayı sadece kocasından ibaret sanıyordu. O dünyada kendisini de yok etmişti. Kendisi için bir şey yapmanın zevkini bilmiyordu. Çünkü kadın kördü, kendini görmüyordu. Onun için de kör bir adamla evlenmişti.”

Simone de Beauvoir, kadınları kendi biyolojik, sosyo-ekonomik, kültürel ve tarihsel temsilleri içinde inceler. Bu farklı analizlerin altında, kadının erkek karşısında öteki olarak konumlandırıldığı yolundaki varoluşçu tezini geliştirir. Beauvoir’a göre, kadın sadece erkeğin karşısında yer alan öteki değil daha da önemlisi, özne olan erkeğin karşısında nesne olarak yer alan ötekidir. Her durumda, erkek bağımsız bir özne olarak yer almaktayken, kadınlık ise bir nesne olarak inşa edilmiş bir durumdur. Erkek, dünyanın kendisi iken, kadın o dünyanın içindeki silik bir gölgedir. Kadın, kendisi için varlık gösterme bilincini geliştiremediği için de kendindeki bu körlüğün yansıması olacak seçimler yapar. Kadının körlüğü biyolojik değildir elbette ama kültürel ve epigenetiktir: muhtemelen annesi ve onun annesi de kendisini görememiş, kendin için yaşamak bencilliktir ezberiyle büyümüş ve özne olmanın tehdit altında olmakla eş değer olduğunu kanıksamıştır. Geçmişten böyle geldi diye geleceğe böyle gitmeyecektir elbette. Bunun farkına varan yazar, bu düzeni ters yüz etmeye koyulacak ve işe elbiselerini ters giymekle başlayacaktır. Çok geçmeden de şiirini yazacaktır aşmaya çalıştığı bu kimliksizliğin.

kimliksiz kadın adını söylesen kaç kişi tanır seni
birinin bir şeyisin
bir erkeğin eşi olursun
birinin bacısı
veya kızı
ya da çocuklarının anası
hep bir erkeğin bir şeyisin
toplumda bir hüviyetin bile yok
adınla soyadınla anılmıyorsun
kimliksiz kadın

Yazarın çıktığı bu içsel yolculuk, dışa da sirayet edecek ve kendisinin arzu nesnesi olan İstanbul’a kadar götürecektir onu. Elbisesini tersten giymiştir artık nasılsa. Ezberlerinin tersine de gidecektir, burnunun dikine de gidecektir. Konya’da başlayan hayat yolculuğu, Diyarbakır’da soluklanıp, varlığının köklerini denizinin derinliklerine salmak istediği İstanbul’a uzanacaktır.

Hoş gelmiştir İstanbul’a. Çılgınca gelmiştir. Ardına bakmadan, gemileri yakarak, boğazında boğulma pahasına gelmiştir. Olacaksa bir mekânım kutlu bağrında, Aşiyan’da olsun diyerek, gelmiştir.

Bir anda boğazın ortasında, dev kanatlarımla süzülüyor gibi yol alıyorum. Harikulade bir durum bu. Keyifli bir ayrıcalık hissettiğim. Burada ben çığlığı basarım işte. Seni seviyorum İstanbul.”

Dev kanatlarımla süzülüyor gibi yol alıyorum.”

Tam da burada anlıyoruz ki, bir kartal misali, acı verici yeniden doğuş süreci bitmiş yazarın. Yepyeni gagası ve pençeleriyle gökyüzüne yükselmiş. Kendine bir ömür de kendisi biçmiş kadar sevince ermiş. Yeri ve zamanı geldiğinde eski alışkanlıkları, korkuları, konfor alanını terk etmek gerekir ki yeni bir versiyonuna evrilebilsin insan.

İris Çiçekleri, kanatlarını açmayı başarmış bir kadının kitabı. Kanatlarını diyorum çünkü bir kitabı daha var Hülya Mert’in. Sezai Karakoç’un Poetikasında Metafizik Unsurlar adıyla yayınlanmış. Sadece Sezai Karakoç’a dair değil, onun çağdaşlarına ve şiire dair zengin bir okuma sunuyor.

Son olarak, İris Çiçekleri’nin önsözünden bir alıntıyla bitirmek istiyorum bu yazıyı.

Kalpten kaleme uzanan bir yolculuk olarak iris çiçeğiyle özdeşleştirip yola çıkma cesaretimden dolayı kendime ithaf ediyorum.”

Hülya Mert’in kendisine ithaf ettiği İris Çiçekleri’nin, benimlikten benliğe yürüme cesareti gösteren herkese ışık olması dileğiyle.

(*Sezai Karakoç, Yağmur Duası)

Hülya Bilge GÜLTEKİN