Sabahları sosyal medya dostlarımdan pek çok günaydın mesajı geliyor. Kimi iki sözcük, iki de emojiyle yazıyor, kimileri gruplardan çiçekli böcekli, yaşadığı güzelliklerin fotoğraflarıyla iyi dileklerle selamlıyor. Önceleri ergenimsi bir tarz olarak gelse de, artık alışkanlık oldu. Sabah uykusunun kıymetini anlayıp yatağa iyice yapışanlar, dibi görüp tekrar nefeslenmeye yükseliyorlar. Bu mesajlar da ayılmaya yardımcı oluyor.
Aslolan, uyanmak gerçekten bir mucize. Yaşamın, karşına geçip “Hadi bakalım sil baştan, resetle!” deyişi belki de. Yapabilirim evet… Kolay mı?
Gün ilerliyor; dikkat!
Sabah çiçekli böcekli girizgâhtan sonra gevşeyip günlük yaşamda hizaya sokulmamız arasında ince bir sınır var. Görünmez bir tokat, anlık sert bir rüzgâr gibi.
İşe geç kalmaktan, bir şeyleri geciktirmeye, irili ufaklı unutkanlıklardan bazı yanlışlara. Kendi doğrularınıza, keyfinize göre yaşamaya…
Veee derhal yargılamalar başlıyor.
Sadece iş yaşamında değil, ikili ilişkilerde de ceza sistemi Demokles’in kılıcı gibi üstümüzdedir… Aile çevresi, ev ahalisi, konu komşu, arkadaşlar, onlara ters gelen bir davranışında yargıçlık için hazır beklemektedirler.
“İtina ile had bildirilir” ataklarının hedefisiniz.
Yargılamalar çok geniş bir yelpazededir. Her konuda, her durumda her seçimin, hatta mimiklerin incelenir, özelden genele nasıl geçtiğini anlayamadan sinüsoidal dalga grafiği gibi ilerler.
Ceza geliyorum demez.
Yargı artık sıradanlaşmıştır. Ufak sinirlenmelerle geçiştirilir. Fakat yargının ardından ceza elinde sopasıyla sırasını beklemektedir.
Eğer aile içindeyse, alışılagelmiş biçimleriyle, ikili ilişkilerde bir daha yapamasın düşüncesiyle uygulanır. Aslında iş yaşamında da öyle. Şuna dersini vereyim hamlesi.
Ceza almadan yaşamak mümkün mü?
Trafikteki magandaları ayrı tutuyorum. Aylık bütçenizi nasıl denkleyeceğinizi düşünürken bir anda gelen trafik cezasıyla şaşkınlığa uğruyorsunuz. Radar gizlenmiş bir yerde, örneğin ters duran bir araçta… Size gönderilen fotoğrafta o açıdan görünmüyor ama kemeriniz takılı. Uğraşın işiniz yoksa.
Sadizme adım adım.
Cezalar olacak ve olmalı elbette. “Ceza görmemiş ilk suçtan daha cesaret verici bir şey yoktur” diyor Marquis de Sade. Sade deyince bir parantez açmak gerek aslında. Şimdiki ergenler gibi bir iki deri kıyafetle şov yapanlar yanından bile geçemez; Aydınlanma çağı düşünürlerinin kimselere söyleyemediği düşünceleri, felsefesiyle söyleyen bir filozof. O düşünürlerin karanlık yüzlerinin arka odası. Öyle basitçe sadizmin kralı işte sapık, katil demek sığlık olur.
Toplumda ceza.
Ceza artık her yerde. Tek başına değil; uysal olduğunuzda, itaat ettiğinizde ödül de var. Aferin deyip başınızı okşarlar.
Ceza ve ödül yöntemi çocukluktan itibaren sistematik olarak öyle uygulanıyor ki, bunun bağımlısı olmamak mümkün değil. Herkes onaylanmak istiyor.
Öyle sisteme karşı dik durmak herkesin harcı mı?
İçinden gelen dürtüleri bastırmak, ahlak, din, toplum kurallarını sorgulamak, yargılamalara, cezalara direnmek. “Beni işten atabilirsiniz, aile sıcaklığından mahrum edebilirsiniz, güvencelerimi yok edebilirsiniz, beni hapsedebilirsiniz ama düşüncelerimi asla!” diyecek kaç babayiğit var?
Ödül ve ceza sistemi, genelde olumlu yanların pekişmesi için uygulanıyor. Fakat kısa vadede yarar sağladığı görünse de zaman içinde kişinin pazarlık yapma alışkanlığına dönüşüyor. Ödül veya kazanç yoksa niye yapayım düşüncesi…
Füsun ALTINOK

















