Başkentimizdeki Zirve Şovunun Sokaktaki Bize Bir Getirisi Var mı ki? 

0

NATO’nun Aankara’da düzenlenen 36’ıncı zirvesi Türkiye’yi gelen devlet-hükümet başkanlarına, heyetlerine ve uluslararası basına ülkenin ne kadar iyi durumda olduğunun makyajlı bir gösterisi olarak da dikkat çekiyor. Ancak NATO zirvesinin gündemi ve alınacak olası kararlar gözönüne alındığında onca kent kozmetiğine rağmen sayılar ve istatiksel verilerin gerçekliği karşısısında zirveden bir imaj getirisi beklenmiyor. Analizlere göre, aksine, beyaz yakalı işgücü hariç sade vatandaşın hayatı ekonomik olarak daha da ağırlaşacak.

Zirvenin arka planındaki “savunma bütçeleri ve yükümlülükler” gündemine bakıldığında, sade vatandaş ekonomik geleceği açısından endişelense haklıdır.

Yükümlülükler ve Bütçe Baskısı 

Zirvenin en kritik ve somut gündem maddelerinden biri, üye ülkelerin savunma harcamalarını GSYİH’lerinin (Gayri Safi Yurtiçi Hasıla) %5’ine çıkarma hedefi. Bu, eski %2’lik taahhüdün çok üzerinde tarihi bir oran.

Ekonomik güçleri ne olursa olsun devletlerin kasası sınırlı. Savunma ve askeri harcamalara ayrılan payın radikal şekilde artması; sosyal yardımlardan, eğitimden, sağlık yatırımlarından veya kamu sübvansiyonlarından kesinti yapılması anlamına gelebilir.

Vergi Yükünde Artış Beklenebilir

Bu devasa savunma yatırımlarını finanse etmek için orta halli yurttaşın sırtındaki dolaylı vergilerin (KDV, ÖTV) artması ya da yeni mali düzenlemelerin gelmesi kuvvetle muhtemeldir. Yani harcamalar ağırlaştıkça, fatura dönüp dolaşıp sıradan vatandaşın cebine yansır.

Savunma Sanayii İstihdamı ve Madalyonun Diğer Yüzü

Zirve kapsamında düzenlenen Savunma Sanayii Forumu (NSDIF26), Türkiye’nin bu alandaki yerli üretim kapasitesini ve uluslararası iş birliklerini parlatmayı hedefliyor.

Türkiye’nin NATO yükümlülükleri için harcayacağı paranın önemli bir kısmı ithalata değil, ASELSAN, TUSAŞ, ROKETSAN gibi yerli firmalara ve onların binlerce yerli alt yüklenicisine (KOBİ’lere) gidecektir.

Bu durum savunma, yazılım ve mühendislik sektörlerinde yeni istihdam alanları yaratabilir. Ancak bu ekonomik hareketlilik, genellikle beyaz yakalı veya kalifiye iş gücünü besler; sokaktaki asgari ücretlinin veya emeklinin hayat pahalılığını doğrudan hafifletmez.

Makroekonomik Güven ve Sıcak Para İlişkisi

Zirvenin Ankara’da sorunsuz bir şekilde yapılması ve Batı blokuyla (özellikle Trump yönetimiyle) ilişkilerde “stratejik ortaklık” vurgusunun öne çıkması, uluslararası piyasalara bir mesajdır.

Türkiye’nin Batı güvenlik mimarisine çıpalanmış görünmesi, ülke risk primini (CDS) düşürebilir. Risk primi düştüğünde devlet daha az faizle borçlanır ve ülkeye yabancı yatırım çekmek kolaylaşır.

Eğer bu zirve ilişkileri yumuşatır ve ekonomiye bir nebze nefes aldıracak dış kaynak girişinin önünü açarsa, döviz kuru üzerindeki baskı azalabilir. Bu da orta vadede ithal girdi maliyetlerini düşürerek enflasyonun (dolayısıyla çarşı pazardaki fiyatların) dizginlenmesine dolaylı bir katkı sağlayabilir. Ancak bu da totaliter yönetim eğiliminin arttığı bir ortamda yurtdışından yatırımı arzusunun oluşup oluşmayacağı sorusunu ve haklı çekincesini doğuruyor. 

Özetle

Bir tarafta askeri yükümlülüklerin getireceği ağır bütçe yükü ve bunun vatandaşa vergi/kesinti olarak dönme riski var; diğer tarafta ise jeopolitik risklerin azalmasıyla ekonomiye gelebilecek küresel güven ve yerli savunma sanayiindeki büyüme potansiyeli mevcut.

Kısa vadede orta halli yurttaş için hayatın elverişsizleşmesi riski (bütçe baskısı nedeniyle) daha hissedilir bir tehditken, bu durumun pozitife dönmesi tamamen zirve sonrasında ekonomi yönetiminin bu “jeopolitik krediyi” yapısal reformlara tahvil edip edemeyeceğine bağlı.