“Sevgi ertelenince kaybolmuyor ama ağırlaşıyor“
Basın camiasının duayen isimlerinden, Gazeteci-Yazar-Şair Ünal Ersözlü, tek bir şiirden oluşan bütünlüklü örnekle, Türk şiirinde yeni bir soluğun peşinde. Modern epik şiirin izini süren şair, Böğürtlen Öpücüğü kitabında destansı özellikler sergiliyor. Zengin bir imgeler dizisi eşliğinde, şiirin ön fonunda içerikli bir aşk söylemi öne çıkarken, arka planda sağduyu ile buluşarak, insana ait bütün kavramlar sessizce yeniden sorgulanıp konumlandırılıyor. Ünal Ersözlü’nün son şiir kitabı, şiirde ve hayatta bir ‘hakikat arayışı’, bir ‘anlam’ kurgusu inşası olarak yorumlanıyor. Ersözlü ile son kitabı Böğürtlen Öpücüğü’nü ve şiiri konuştuk.
Son kitabınız Böğürtlen Öpücüğü’nün 78 bölümden oluşmasına rağmen “tek bir şiir” olarak kurgulandığını belirtiyorsunuz. Modern okurun dikkat süresinin kısaldığı bir dönemde, okuru bu denli uzun ve kesintisiz bir duygu akışına davet etme fikri nasıl doğdu?

Bunun süreç içinde doğallıkla oluştuğunu söyleyebilirim.
Elbette yola çıkarken uzun bir şiir kaleme almak istedim. Ama uzun şiir yazmak zaten başlı başına bir risk. Çünkü şiir bir ritim taşıyor, her şiirin bir matematiği vardır. Bir beste yapmak gibi, uzun bir şiirde rahatlıkla bu ritmi yitirebilirsiniz, matematikte sınıfta kalabilirsiniz.
Ben kendimi kesinlikle abartmak istemem, ama tek bir şiirden oluşan bu bütünlüklü örnekle, Türk şiirinde yeni bir soluk ortaya çıkarmış olabilirim. Ya da o soluğun peşinde olduğumu, şiirde hakikat arayışını sürdürdüğümü söyleyebilirim. Ayrıca modern epik şiirin izini sürerek, destansı özellikleri bu şiirde sergileyerek, şiirimin ritmini yitirmeden sonlandırdığımı ,düşünüyorum. Elbette buna yine karar verecek olan değerli şiir okurlarıyla birlikte, eleştirmenler olacaktır. Sonuçta ben bireysel olarak zengin bir imgeler dizisi eşliğinde, şiirin ön fonunda içerikli bir aşk söylemini öne çıkarırken, arka planda sağduyu ile buluşup, insana ait bütün kavramları sessizce sorgulayıp yeniden konumlandırmaya çalıştım. Bu kitabım belki de şiirde ve hayatta bir ‘hakikat arayışı’, bir ‘anlam’ kurgusu inşası olarak, yorumlanabilir. Haklısınız günümüz modern insanının dikkat süresi gerçekten kısaldı. Ama okur bu şiirde yansıttığınız duygu akışını yakalarsa, şiir onu kendine çekecektir. Bana kalırsa kitabım okurken birkaç kere geri dönülmesi gereken bir yerde duruyor. Yani okurlar, okuduktan sonra yeniden kitaba dönmek isteyebilirler.

Kitapta “Sevgi ertelenince kaybolmuyor ama ağırlaşıyor” ve “İnsan kendi kalbinden kaçamıyor” gibi çarpıcı ifadeler var. Bu kitabın çıkış noktasını “insanın içindeki saklı sevgiye inanç” olarak belirttiniz. Bu inanç, hayatınızın hangi deneyimlerinden beslendi? Gazetecilik yıllarında tanık olduğunuz toplumsal kırılganlıklar mı yoksa kişisel yaşanmışlıklar mı daha etkili oldu?
İnsan, okyanus ile birlikte, okyanusun damlası. Okyanusun kendisi. Dalgalar gibi. Ama insanlığın çoğunluğu, bazen akıl ile tam olarak anlamlandırılamayan sonsuz kozmik bir kutsallığın parçası olduğunu çoktan unuttu. Aslında biliniyordu ama yüzyıllar içinde bu kutsallık bir unutuluşa terk edildi. Modern insan, zaten tam bir hatırlama fukarası. Sonuçta hayat bir devinim. Devinim, değişmeye yol açıyor. Değişimin içinde, hep değişimle birlikte bir yolculuktayız. Ama sonuçta Dünya yeni bir yer değil.
Eski Ahit’te yazıldığı gibi; “Güneşin altında yeni bir şey yok.”
İnsan genel olarak kaygı ırmağında yaşayan bir varlık. İçinde yaşadığımız toplumda, her zaman zor, aynı oranda karmaşık koşullar, İnsanları kaçınılmaz olarak ruhsal anlamda sıkıntılı bir yere taşıyor. Çoğu insan bir öz yeterliliğe sahip olmaktan bile uzak. Çünkü genel olarak ‘kendi kendisini’ tanımaktan uzak. Günümüzde İnsanların önemli bir bölümü Dostoyevski’nin alaca karanlıktaki roman kahramanları gibi, kendilerini kemiren ağır bir mutsuzluğun, ruhsuzluğun kölesi durumunda. Göstermelik sevinçler dışında, karanlık ruh halinin insan hayatlarının bir diliminde çoğalması, bir yerde çok iyi. Çünkü yukarı çıkabilmek için, hakiki insanın önce dibe vurması gerekiyor. Yaşamın her anında ‘kendiliğin bilgisine’ (self) duyulan o büyük susuzluk, bazılarımıza tam zamanında, ruhumuzun yeni bir aşamaya geçmesini getiriyor. İşte bu aşamada kendi kalbinize doğru döndüğünüzde, şurası bir gerçek ki hayatla ilgili tüm soruların temelinde yatan yanıtların karşılığında sevgi gerçeği var. İnsan hayatının, kozmosun, evrendeki tüm yasaların özünü oluşturan şey tamamen insan sevgisi. Bu farkındalığa ulaştığınızda sevgiyi yaşamanız gerekiyor. Derinleşmeniz gerekiyor. O zaman insanın içindeki saklı sevgiyi keşfediyorsunuz. Bu konuda da Erich Fromm’un, şu cümlesi değer taşıyor; “Atılacak ilk adım, tıpkı yaşamanın bir sanat olması gibi, sevginin de sanat olduğunu kavramaktır.”
Gerçekten de sevgi sanatının farkındalığını taşımak gerekiyor. Daha ileriye gidersek; özünde, bu evrenin temel parçası, bir yasası olarak saklı olan sevgi farkındalığına ulaşması için; insanın hayat rüyaları gördüğü uykusundan uyanması gerekir. Çünkü insan, kendisini uyanık sandığı bir vadide, bilinç denizinin üzerinde aslında çok derin bir uykudadır. Montaigne asırlar önce bu durumu Denemeler’inde şöyle tarif etmişti; “Yaşamı bir düşe benzetenlerin sandıklarından çok fazla hakları var galiba. Bir uyanıkken uykuda, bir uyurken uyanığız.

Sorunuzda belirtmişsiniz. Bu inanç aslında insanlığın özünde var. Ben hem gazetecilik deneyimimde, hem de kişisel hayatımın bütününde bu inanca göre yaşadım. Yaşadıklarım ile söylediklerim uyumlu oldu, sevdiğim insanlara karşı tutumum her zaman bu inancı taşıdı. Sevginin aktif bir güç olduğuna inandım, sevme sanatında sevdiğiniz herşey ile ilgilenmenin gerektiğine inandım, buna göre yaşadım. Filozof John Locke’un yıllar önce dediği gibi; doğumdan sonra, insanın zihni “sevgi” tohumudur. Yani tüm insanlar, içlerinde eşit sevgi duygusuyla, sevebilme yeteneğiyle doğar. Bu nedenle insanın içindeki saklı sevgiye inanmalıyız. Belki de dünyayı başka bir aşamaya geçirecek olan odur.
Kendinizi kısaca tanıtmanızı istesek: Gazetecilik, şiir ve yazarlık üçgeninde geçen uzun bir yolculuğunuz var. Bu üç disiplini nasıl dengelediniz ve hangisi sizin için “asıl” kimlik oldu?

Gazetecilik, şiir ve yazarlık sürecinde bir yolculuğum olduğu doğru. Bu üç disiplini kendi içinde doğallıkla dengeledim. Ama ben kimliğimi şekillendirirken, hayatın akışını sadece bir önceliğe göre belirlemiyorum. Çünkü bulunduğum alanların tümü birbirini besliyor. Ama şiir tamamen bireyin özel dünyasının yansımasıdır. Ben farklı alanlarda çalışırken, şiirim beslenirken dizelerde kendimi yansıtıyorum. Her insanın bir ‘adası’ olabilir, benim kendimi özgür hissettiğim, gündelik hayatın bazen insana anlamsız gelebilen boşluğundan uzaklaşmak, kendimi daha iyi ifade edebilmek için, işte bu adaya çekiliyorum. Bu adada çalışarak, dizelerin renklerinin şemsiyesi altında, duygu ve düşünce bütünlüğümü sağlayarak, kendimi yeniden şiirle birlikte üretiyorum. İyi şiirin aynı zamanda bir kelime kuyumculuğu olduğuna inanıyorum. İşte bu şiir adasında kendi kendime, kendi kelimelerimin ince işçiliğini gerçekleştirerek bir şiir kuyumculuğu gerçekleştirme çabasındayım.
Bu adanın dışına çıktığım da hayatın tüm alanlarında akıl, sağduyu ve insan sevgisine dayanarak kendimi geliştirmeye, var olmaya gayret gösteriyorum. Böyle bir noktada şiirim de, gazetecilik ve yazarlık başta olmak üzere bulunduğum bütün alanlardan besleniyor. Şu anda zaten aktif gazetecilik yapmıyorum. Sadece dönem dönem yazılar yayımlıyorum. Bu çabam da kendimi ve şiirimi geliştirmeye katkı sağlıyor. Zaten şiir, tek başına hayatın tüm olumsuzluklarına karşı onurlu bir direnişin sembolüdür. Asıl kimlik meselesine gelince, şiirin her zaman benim için çok özel bir yeri oldu. Ama şiir kadar gazeteciliği ve yazarlığı da önemsedim. Elbette gazetecilik ve yazarlık birbirini daha çok besleyen alanlar. Sonuçta hepsi birbirinden ben de hepsinden beslendim.

Yazmayı “bir süreç değil, bir yaşam biçimi” olarak tanımlıyorsunuz. İnsan hafızasının geçmişle barışma ve affetme üzerine kurulmasını istediğinizi söylüyorsunuz.
Bu bakış açısı, hayatınızda nasıl bir dönüşüm yarattı?
Günümüzde insanların çoğunluğu, derinlerde bir yerde hayatla yüzleşirken;kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum, hayatın anlamı, hayatımın anlamı nedir acaba, diye soruyor. Modern dünyanın insanının temelde çok derin bir ‘anlam sorunu’ vardır. İnsanlar hayatın anlamıyla ilgili sürekli kendini avutan bir konumda duruyor. Çoğu insan bunun farkında bile değil. Genelde yaşlılık denizine adım attıklarında, ölüme yaklaştıklarında bu ‘anlam’ kavramıyla yüzleşmeye başlıyor insanlar. Bu da sizce trajik değil mi? Hayatın anlamını aramadan geçen koca bir ömür. Boşu boşuna geçen yıllar.
Elbette insan hafızasının geçmişle barışma ve affetme üzerine gelişmesi, insanlık için hayatın anlamını ararken çok önemli bir ön adım. Benim burada ilk anda aklıma gelen 20. yüzyılın önemli psikiyatrlarından Viktor Frankl’ın “İnsanın Anlam Arayışı” adlı, her insanın ilk okuyuşta sarsıldığı kitabıdır. İkinci Dünya Savaşı’nda bir toplama kampında tutsak kalan yazarın ve çevresinin, aylar boyu yaşadığı acı dolu deneyimlerinden yola çıkılarak yazılmıştır bu cesur kitap… Frankl kitap boyunca “İnsanı insan yapan nedir?” sorusuna yanıt arar. İnsanın anlam arayışını taçlandırmaya yönelik logoterapi adını verdiği bir yöntem de geliştirir. Ve okuyucuya şöyle seslenir:
“Gerçekten ihtiyaç duyulan şey, yaşama yönelik tutumumuzdaki temel bir değişmeydi. Yaşamdan ne beklediğimizin önemli olmadığını, asıl önemli olan şeyin yaşamın bizden ne beklediği olduğunu öğrenmemiz ve dahası umutsuz insanlara öğretmemiz gerekiyordu.”
Burada şiire ve şairlere düşen rol, belki de günümüz dünyasında olduğu gibi hayatın en umutsuz görüldüğü noktada bile, umudu körükleyerek, şiirde anlam arayışını sürdürmektir. Bu dediğiniz gibi şiir için hiç bitmeyen bir yürüyüştür. Zaten dünyadaki çatışmaların ortasında insanlığın her zaman umuda ve sevgiye ihtiyacı vardır. İnsan şiirle anlam arayışını inşa eder. Sonuçta Frankl’ın dediği gibi; “Nihai anlamda yaşam, sorunlara doğru çözümler bulmak ve her birey için kesintisiz olarak koyduğu görevleri yerine getirme sorumluluğunu almak anlamına gelir.”
Ayrıca sevgi kavramına yeniden döneceğim. Örneğin 16. yüzyılda yaşayan ve modern tıbbın
kurucularından bilim adamı Paracelsus demiştir ki:
“Hiçbir şey bilmeyen, hiçbir şeyi sevemez.”
Gerçekten de böyle midir? Bir yanıyla; bir armağan olarak sevgi tohumunu kalbinde taşıyan, ama bunun yeterince farkında olmayan kişi, elbette bir şeyleri,
birilerini mutlaka sevecektir. Ama yine Paracelsus’un dediği gibi; “Bütünmeyvelerin çileklerle aynı anda olgunlaştığını hayal edenler, üzümler konusunda hiçbir şey bilmeyecektir.” Yani bir yanıyla, her insan sevgiyi kalbinin derinliklerinde taşımasına rağmen; gerçek anlamda sevgiyi, önce yeni bir hayata doğarak, uyanarak, anlayarak, öğrenerek, hissederek, deneyimleyerek, aydınlanarak yaşayacaktır. Yoksa insanlık ve özelinde insan, bu deneyimi anlayarak, bu boyutlarıyla hissederek yaşamadığı sürece; sevginin günümüzde olduğu gibi, ticari bir metaya dönüşmesi durumu, çok olağan karşılanacak; insanlık kendi özüne, kendisine verilen armağana yabancılaşacaktır. Çünkü sevmek bir bütündür… Parçalardan bu bütünlüğe ulaşmak için, insan kendi içindeki yoldan yürümelidir… İnsan önce kendisini sevmeyi öğrenmelidir… ‘Meister Eckhart’ olarak bilinen Alman teolog, filozof ve mistik Eckhart Von Hochheim’in (1260-1328) dediği gibi:
“Kendinizi seviyorsanız, başka herkesi de kendiniz kadar seviyorsunuz demektir. Başka bir insanı kendinizden daha az seviyorsanız, kendinizi sevmeyi gerçekten başaramamışsınız demektir, ama kendiniz de dahil olmak üzere, herkesi aynı şekilde severseniz, herkesi bir insan olarak seversiniz…”
Doğu bilgeliğinin temelindeki isimlerinden Lao-Tzu’nun dediği gibi;
“Başkalarını anlamak bilgelik, kendini anlamak ise aydınlanmadır.”
İşte böylesine zorlu olan hakikatin fırtınalı yolları yine sevgiden geçer…

Kapital’in Büyük Yazarı Devrimci ve Filozof Karl Marks’ın dediği gibi, sevgi insanı özgürleştirir.
İnsanda özellikle başkalarının aynasında, başkalarının gözüyle kendisini tanıma arzusu; kendisini bilmeye yönelik Delfi Tapınağı’nın
parolası, yine ancak sevgiyle çözülür… O tapınağın girişinde, asırlar önce yazılı olan “Kendini Bil” düsturu sevgiden geçer. Delfi Mabedi’nde yazıldığı şekliyle;
“Noverim me, noverim te” anlayışı, ancak sevgiyle algılanır.
Toplumda “güçlü görünme” çabası içindeyken, şiiriniz neden en kırılgan yanımızı (sevebilme kapasitemizi) en gerçek yanımız olarak tanımlıyor?
Toplumda güçlü görünme çabası, tamamen insanın fani olduğunu unutan bir çabadır, yani boş bir çabadır. İnsan ne kadar güçlü görünürse görünsün, tanrı değildir, bir ölümlüdür. Her insan ayrıca eşittir, hiçbir insan diğerinden üstün değildir. Diktatörler de, tüm zorbalar da, Krallar da güçlü değildir. Güçlülük göreceli bir kavramdır. Ayrıca ‘iktidar’ insanları yozlaştıran bir şeydir, ‘mutlak iktidar’ ise mutlaka yozlaştırır. Bunun tersi olması için iktidar olan insanların ‘uyanmış’ ‘bilinçli’ insanlar olması gerekir. Evet şiirim en kırılgan yanımızın sevebilme kapasitemiz olduğunu yansıtıyor. Bunu iyi anlamak için çevremize bakmamız yeter. Çağımızın en büyük hastalığı ‘narsizm’dir. Çevremizde insanları gözlemlediğimizde maalesef çoğunun ileri derecede narsistik kişilik özellikleri taşıdığını görüyoruz. Çünkü günümüzün toplumsal çürüme tablosundan yansıyan bir hastalıktır narsisizm, sizce bir narsistin sevgi duygusunu gerçekte keşfetmesi mümkün müdür? Maalesef değildir. Çünkü o kendisine hayrandır. Sürekli onu beslemek ister. Oysa sevgiyi keşfetse ne olur?

Bunu keşfettiğimizde aslında kazanacağımız içimizdeki cennettir. Cennet kelimesinin, farklı bir kökeni de ‘genişleme’ ya da ‘genişlemek’ “rahatlamak” olan Yunanca ‘Ouranos’ kelimesinden geliyor. Yani aslında içimizdeki cenneti anladığımızda, ferahlayıp, genişliyoruz… Yine dünyayı değiştirmek için yola çıkan Filozof Karl Marx da bu sorunun teori ve pratik arasında derin bir uçuruma neden olduğunun bilincinde olarak, özellikle insanın bir etkinlik varlığı ve dolayısıyla bir ilişkiler varlığı olduğunu dile getirir.
Karl Marx El Yazmaları’nda sevgi kavramını değerlendirirken; “Karşılığında sevgi uyandırmadan seviyorsanız, yani sevgi olarak sizin sevginiz karşılıklı sevgi yaratmıyorsa; seven bir kişi olarak dışavurumunuzla siz kendinizi sevilen bir kişi yapamıyorsanız, sevginiz güçsüzdür, bu bir mutsuzluk hali, talihsizliktir.” der.
Karl Marx sevgi ile arzu arasında da net bir ayrım gerçekleştirir, çünkü bir şeyi arzu etmek, aslında o şeye sahip olmaya yönelik ilerlemek demektir.
Bu nedenle arzu doyurulduğu zaman sönecektir. Oysa sevgi sonsuza kadar doyumsuz kalacaktır. Karl Marx Ekonomi ve Felsefi El Yazmaları’nda, üzerinde çok düşünülecek şu satırları da kaleme alır:
“Ben bir nesneye sahip olur olmaz, o nesne de bana nesne olarak sahip olur.
Ama nesnel olmayan bir varlık, gerçek olmayan, duyular olmayan, sadece düşünülmüş, yani sadece imgelenmiş bir varlıktır, bir soyutlama varlığıdır.
Duyularla donatılmış olmak demek, gerçek olmak, duyuların nesnesi, duyulur nesne olmak, demek ki kendi dışında duyulur nesnelere, duyuların nesnelerin sahip olmak demektir.”
Aynı Marx ilerleyen bölümlerde sevgiyle ilgili altı çizilecek şu satırları yazar:
“Sevgi yalnız bir insana bağımlılık değildir. Bir tutumdur. Kişinin yalnız bir sevgi nesnesine değil, bütünüyle dünyaya bağlılığını gösteren bir kişilik yapısıdır. Kişi yalnızca bir kişiyi seviyor, başka her şeye karşı sevgisiz kalıyorsa, o sevgisi sevgi değil, genişletilmiş bir bencilliktir.”
Sanıyorum sorunuzun cevabını verebildim.
“Hikâyelerin yaşanmasını” önemsediğinizi ve belki bir sahne uyarlaması düşündüğünüzü söylüyorsunuz.
“Böğürtlen Öpücüğü” için tiyatro veya performans düşünceniz var mı?
Uzun yıllar önce İzmir’de bir grup genç çok değerli oyuncumuz rahmetli Erkan Yücel’in öğretmenliğinde İZMİR SANAT TİYATROSU’nu kurmuştuk. Bu serüvenin kent hafızasına girmesini istediğim için özellikle size vurgulamak istedim. Yılmaz Güney’in ‘Salpa’ adlı romanını oyunlaştırmıştık. Çok önemli, değerli bir deneyimdi benim için de, henüz 16’ımı bitiriyordum. 17 yaşına bastığımda Ekici Över’de oyun için sahnedeydim. Sonrasında bütün Ege Bölgesi’nde köylere kadar turne gerçekleştirdik. Yani gençlik yıllarımda çok heyecan verici bir tiyatro serüvenim oldu. Ama orada, yani gençliğimde bir anı olarak kaldı. Ama tek bir şiirden oluşan Bögürtlen Öpücüğü’nün özellikle tiyatroya yönelik bir sahne uyarlaması için, çok uygun olduğunu düşünüyorum. Çeşitli sembollerle süslenmiş, yan yardımcı oyuncuların olduğu tek kişilik bir oyuna dönüşebilir. Bunun çok etkili olacağını ve beğenileceğini düşünüyorum. Elbette bunu şiir metnine sadık kalarak, iyi bir tiyatro adamı, iyi bir yönetmen gerçekleştirebilir. Örneğin İzmirli Şair, Yazar, Tiyatro Yönetmeni, Akademisyen sevgili dostum Semih Çelenk’in bunu yapmasını çok arzu ederdim. Aynı şekilde benim 2008 yılında Everest Yayınları’ndan yayımladığım ‘Gençliğin Dün Gecesi’ adlı yine tek şiirden oluşan bir kitabım da aynı özellikleri taşıyor. Onun da sahneye taşınmasını çok isterdim.

“Böğürtlen Öpücüğü”nden sonra yeni projeleriniz neler?
Geçtiğimiz yıl kaleme alıp başladığım ve bu yıl biten bir yazı dizim vardı: Adı “EDEBİYATIN GÜZEL İZMİR”iydi.
“9 Eylül Gazetesi”nde kesintisiz yayımlandı. Tam 84 bölüm sürdü. (Bu arada 9 Eylül Gazetesi’ne yürekten teşekkür ediyorum)
Bu yazı dizisinde İzmir edebiyatının ciddi bir arkeolojik kazısını gerçekleştirdim. Hakiki bir vefa projesiydi aynı zamanda.
Unutulan edebiyatçıların adlarını yeniden İzmir gündemine taşıdım.
Çok sayıda, aralarında dostlarımızın da olduğu değerli edebiyatçının yazdıklarımın kışkırtmasıyla yeniden hatırlanması çok anlamlıydı.
Benim için bu nedenle çok değerli bir çalışmaydı. Şimdi o çalışmamın kitaplaşması gündemimde. Bunu İzmir kent kültürü açısından da, kent hafızasına düşülmüş önemli bir not olarak görüyorum. Bu kitabım da 2026 yılında yayımlanacak. Hangi ay olur bilmiyorum. Başka çalışmalarım da var üzerinde çalıştığım bir deneme kitabım ve yeni bir şiir dosyam var. Ama onlar için şimdilik erken, artık gelecek yıllara…

Son olarak, klasikleşen bir sorum var. Elinizde bir değnek olsaydı dünyada ya da hayatınızda neyi değiştirmek isterdiniz?
Çok güzel bir soru ama yanıtı zor.
O kadar çok değiştirilmesi gereken şey var ki…
Yine de elimde bir değnek ve tek seçim hakkım olsaydı, insanların birbirlerini koşulsuz sevmelerini sağlardım. Böylece en azından zorbalık ortadan kalkardı. Sevgi insanları her durumda eşitlerdi…
ÜNAL ERSÖZLÜ KİMDİR?
Ersözlü’nün eleştirmenler tarafından hayatın aynası rolünü taşıyan izlenimci-lirik bir çizgide değerlendirilen şiir serüveni, 1980’li yılların sonundan bugüne dek uzanıyor.
Ersözlü’nün “Böğürtlen Öpücüğü” dahil 12 kitabı var. Ersözlü’nün bazı eserleri Akademi Şiir Başarı Ödülü, Behçet Aysan Şiir Ödülü ve Yunus Nadi Şiir Ödülü’ne layık görüldü. Ersözlü’ye, geçtiğimiz yıllarda İzmir Kent Kültürü’ne verdiği katkı ve Türk Şiiri’nde ulaştığı yetkinlik nedeniyle, Homeros Emek Ödülü verildi. Gazetecilik ödüllerine de sahip Ersözlü’nün, deneme ve felsefi alanında da kitapları bulunuyor.
GAZETECİLİK GEÇMİŞİ
Ünal Ersözlü, öğrenimi sonrası, gazeteciliğe 1987’de Yeni Gündem Dergisi’nde muhabirlik yaparak başladı. Ardından Yeni Asır’da muhabirlik, ekonomi müdürlüğü, sırasıyla yazı işleri müdürlüğü, yazarlık; Barometre’de Ege temsilciliği, İstanbul’da Ateş ve Sabah Gazetelerinde yazarlık yaptı. CNBCE’nin kuruluşundan önce Kanal-E olarak anılan televizyonda ana haber bültenini sundu. İzmir’de, Ege TV ve İzmir TV’de televizyon programcısı oldu.
Sabah Gazetesi’nde geçmiş yıllarda Akdeniz ve Ege Temsilcisi görevlerini üstlenerek (2003/2013) yayın yönetmeni ve yazar olarak çalıştı.
İLETİŞİMCİLİK SERÜVENİ
Ersözlü, iletişim alanında da görev aldı. Tansaş’ın ilk yıllarında, Ahmet Piriştina’nın genel müdürlüğü sırasında Basın Halkla İlişkiler Direktörlüğü yaptı. (1990). Zülfü Livaneli (1994) ve Piriştina (1999) seçim kampanyalarının gönüllü olarak yönetim ekibinin koordinasyonunu üstlendi. Piriştina döneminde, İzmir Büyükşehir Belediyesi Şirketi İzmir Yayıncılık’ın Genel Müdürlüğü ve Başkanın Medya Danışmanlığı görevlerini üstlendi. İzmir Kent Kitaplığı’nı kurdu; İzmir Kent Kültürü Dergisi’ni çıkardı. Efsun Ersözlü ile evli. Şafak adında bir oğlu var. Ersözlü halen Saya Holding’te Kurumsal İletişim Direktörlüğü görevini sürdürüyor.
ESERLERİ
Okyanusların Not Defterinden (1990)
Gidiyorum, Adım Unutuluş Olsun Diye (1998)
Zaman, Ayna ve Bıçak (1999)
Aşk-ı Hakiki (2004)
Gençliğin Dün Gecesi (2008)
Kapıyı Çalıyorum (2012)
Sarmaşk (2014)
Dört Gün Buda, Üç Gün Zorba (2018),
Tanrının Yaşam Kılavuzu (2019)
Yeryüzü Misafiri (2020)
50 Maddede Doğu Felsefesi (2021)
Böğürtlen Öpücüğü (2025)

















