Türkiye’de TV haber kanalları, en çok izlendikleri “Reyting günlerini” yaşıyorlar sanırım.
Bütün dünya birkaç gündür ABD ve İsrail’in İran’a saldırısıyla başlayan savaşa odaklanmış durumda.
Ancak, savaşın dışında kalan bütün ülkelerin sıradan insanları için ne yazık ki sağlıklı haber alabilecekleri kaynaklar yok!
Çünkü ortada, birbirine toplarla, tanklarla, elde tüfek taşıyan askerleriyle saldıran “düşman taraflar” yok!
Doğal olarak, savaşa taraf orduları hayatları pahasına izleyen ve gerçekten canlarını tehlikeye atarak cephelerin ön saflarına ulaşmaya çalışan gazeteciler yok.
Uluslararası “savaş muhabirleri” uzak mesafelerden gelen savaş uçakları ve füzelerle işlenen cinayetleri tespit edebilmek için kent merkezlerindeki otellerde kendilerine “bildirilecek” haberleri bekliyorlar.
Sonra, Ordu brifinglerinden ya da politikacılardan gelen her şeyi kendine yontan açıklamalardan teyit ettirme şansları olmayan haberler yapıyorlar.
Bir kısmı da bomba ya da füze isabet etmiş semtlere gidebiliyorlarsa da, yakınlarını yeni yitirmiş hınçlı insanların anlattıklarıyla yetinmek zorunda kalıyorlar.
O isabet almış yerlere ulaşmaya çalışanlardan polisin göz altına aldığı meslektaşlarımız çıkıyor.
Bunun son örneğini Tel Aviv’ de görev yapmaya çalışırken göz altına alınan CNN Türk muhabiri Emrah Çakmak ile kameraman Halil Kahraman’a yapılan muamelede gördük.Arkadaşlarımıza geçmiş olsun diyoruz.
İsrail, gazeteciliği küresel anlamda suç haline getirmeye çalışan bir ülke konumuna çoktan gelmişti zaten.
Bu menfur savaş, sorumlularının marifetlerini dünyanın geride kalan her yerinde bir “bilgisayar oyunu”na indirgemeye çalışmaları ile de hatırlanacak.
- * *
Türkiye’de de, 24 saat karşılıklı saldırılardan, füze ve bombalardan söz edilen haberler yapılıyor TV kanallarında.
Aslında TV’ler her ne kadar değişik unsurlar katmaya çalışsalar da, sonuçta aynı spekülatif açıklamalara ve dolaylı tanıklıklara dayalı haberleri veriyorlar.
Örneğin “Tel Aviv’de patlama sesleri”, “Tahran’dan yükselen dumanlar”, “Arap emirliklerinde ya da bölgeye yakın ülkelerde hasar yaratan İran saldırıları” gibi.
İlk “bomba haber” İran’lı dini lider Hamaney’in bir çok üst düzey komutan ve yetkili ile birlikte öldürülmesi idi.
Bunun dışında tarafların açıklamalarından öğretilen çoğu spekülatif olaylar ardı ardına haber diye servis ediliyordu.
Bu haber kısırlığında TV haber kanalları, yorumculara yöneldiler.
Ortalık, benzetmede hata olmaz, bilmeden ahkam kesen bazı yorumcuların ego pazarına dönüştü.
Sonuçta birkaç yeni yüz dışında halk arasında “herşeyolog” denilen bildik simalar bir kez daha ekranları doldurdular.
Ardından yalnızca saldırıları değil, Trump’ın kaşını gözünü oynatmasını bile hiçbir bilimsel veriye dayanmadan “analiz etmeye” başladılar.
Lakin, söyledikleri öyle birbiriyle ilgisiz, öyle spekülatif, öyle çelişkiliydi ki, insanların kafası karışıyordu.
Örneğin, kimine göre Trump çok hesaplı davranıp kurnazca tüm insiyatifi ele geçirmişti.
Bu görüşe “hop” diyen bir başka yorumcu, Trump ve ABD yönetiminin İran’ın beklenmedik direnişi karşısında paniğe kapıldığını, kasım ayında yapılacak kongre seçimlerini kaybetmesinin kesinleştiğini söylüyordu.
İran’ın birkaç parçaya bölünme olasılığından söz edenler de vardı, saldırıların İran halkını bütünleştirdiğini söyleyenler de.
Tel Aviv’in harabe haline geldiği görüşünde olanlar söz konusuydu; bazıları ise birkaç binanın isabet almasıyla bunun söylenemeyeceğini savunuyordu!
İsrail’in artık masala dönüşen demir kubbesi delik deşik olsa da, İsrail’in gücünü koruduğuna inananlar vardı!
Bir çoğu, kendi yaklaşımlarına, politik ve dini referanslarına, kişisel sempatilerine , kafasında kemikleşmiş düşüncelerine göre, görüşlerini biz sade vatandaşların beynine adeta şırıngayla zerk etme çabasındaydı.
Amerika’yı bu saldırganlığından dolayı “desteklemediğini” vurgulamaya çalışsa da, kıyamayıp eninde sonunda kazanacağını söylüyordu bir kısmı.
Kimisi İran’ı desteklerken, İslamın sonunda siyonist İsrail’i yok edeceğine gönülden inanıyordu.(Tabii bu görüşte olanlar, hala İran füzelerinden nasibini alan beş-altı Arap ülkesinin halklarının da İran saflarında olacağını düşünüyordu her halde!)
Kısacası, ülkemizin belki yüzlerce TV haber kanalında yorumculuk yapanların en azından bir bölümünün “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olma” örneklerini izliyoruz.
Rahmetli Uğur Mumcu’nun , bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmanın sakıncalarını anlatabilmek için dilinde tüy bitmişti.
Ne yazık ki, o tavır tüm sakıncalarıyla birlikte yaygınlaştı ve tarafsız yayıncılık anlayışını yok olma tehdidiyle karşı karşıya bıraktı.
COŞKUN KARTAL

















