Hülya Bilge GÜLTEKİN; Semiha Berksoy: Bir Bedenin Çoklu Sanatları

0

Semiha Berksoy’un Külliyatı’ İstanbul Modern’de: ‘Tüm Renklerin Aryası’

6 Eylül 2026 tarihine kadar açık kalacak
Semiha Berksoy, Türkiye sanat tarihinde tek bir kimliğe sığmayan nadir figürlerden biridir. Onu yalnızca bir opera sanatçısı, bir tiyatro oyuncusu ya da bir ressam olarak tanımlamak, üretiminin esas gücünü gözden kaçırmak olur. Berksoy’un sanatı, disiplinler arasında bölünmez; aksine bu disiplinlerin her biri, aynı bedenden, aynı sesten ve aynı varoluşsal gerilimden doğar. Onun pratiği, farklı sanat alanlarında üretilmiş eserlerin toplamı değil; tek bir hayatın, tek bir bedenin çoklu ifade biçimleridir.

Opera: Sesin Bedene Yazılması
Berksoy’un opera kariyeri, teknik bir başarıdan ibaret değildir. Onun sesi, yalnızca notaları doğru söyleyen bir araç değil; bedensel bir anlatım biçimidir. Sahnedeki varlığı, klasik operatik estetiğin ötesine geçer; dramatik, hatta zaman zaman rahatsız edici bir yoğunluk taşır. Ses, Berksoy’da estetik bir süs olmaktan çıkar, varoluşun doğrudan ifadesine dönüşür.
Operadaki bu yaklaşım, onun sanatında sürekli geri dönen bir temayı açığa çıkarır: sesin bedeni zorlaması. Berksoy, sesiyle bedeni aşar, bedeni yırtar, bedeni ifşa eder. Bu nedenle onun operacılığı, yalnızca müzikal değil; performatif ve hatta görsel bir pratiktir.

Tiyatro: Kimliğin Parçalanması
Tiyatro, Berksoy’un kimliği çoğullaştırdığı alandır. Sahne, onun için bir rol oynama alanı değil; kimliğin parçalandığı, çoğaldığı ve sınandığı bir mekândır. Berksoy’un tiyatro oyunculuğu, psikolojik gerçekçiliğe yaslanmaz; daha çok ritüel, mit ve içsel gerilimle örülüdür.
Sahnedeki bedeni, sabit bir karaktere hizmet etmez. Anne, çocuk, âşık, hayalet—bu figürler tiyatroda birbirine karışır. Bu durum, onun resimlerindeki yüz çoğulluğunun da kaynağıdır. Tiyatro, Berksoy’un sanatında kimliğin tekil değil; akışkan ve geçici olduğunu gösteren ilk alandır.

Resim: Sesin Renge Dönüşümü
Berksoy’un resimleri, klasik anlamda “ressamlık” geleneğine yerleşmez. Teknik ustalıktan çok, ifade zorunluluğu taşırlar. Bu resimler yapılmak için değil, tutulamayan bir şeyi tutmak için yapılmıştır: sesi.
Ses artık duyulmadığında, ya da bedeni terk ettiğinde, renge dönüşür. Berksoy’un resimlerindeki yoğun renk kullanımı, özellikle kırmızı ve siyah, bu dönüşümün görsel izleridir. Fırça darbesi kontrollü değildir; jesttir, izdir, bir performans kalıntısıdır. Bu nedenle resimler tamamlanmış değil, askıda durur.
Yüzler, resimlerin merkezinde yer alır; ancak bu yüzler portre değildir. Aynı yüz tekrar tekrar belirir, ama her seferinde başka bir hâlde. Bu tekrar, narsistik bir özdeşlik değil; kimliğin çözüldüğü bir alandır.

Kadınlık ve Anne Figürü: Biyografiden Mit’e
Berksoy’un sanatında kadınlık, temsil edilen bir tema değil; bizzat üretimin koşuludur. Kadın bedeni, hem taşıyıcı hem de yük altındadır. Özellikle anne figürü, onun işlerinde merkezi bir yer tutar. Anne, koruyucu olduğu kadar baskıcı; sevgi kadar kayıp anlamı da taşır.
Bu figürler biyografik olmaktan çıkarak mitik bir boyuta ulaşır. Berksoy, kendi hayatını anlatmaz; hayatını sanatsal bir mitolojiye dönüştürür. Bu mitoloji, Türkiye modernleşmesinin, kadın sanatçının yalnızlığının ve bedensel hafızanın izlerini taşır.

Disiplinlerarası Bir Bütünlük: Opera, tiyatro ve resim Berksoy’da ayrı ayrı gelişmez. Aksine, biri diğerini zorlar. Operadaki ses tiyatroya sızar, tiyatrodaki beden resimde iz bırakır, resimdeki yüz sahnede yeniden belirir. Bu geçişkenlik, Berksoy’u çağdaş anlamda disiplinlerarası bir sanatçı hâline getirir, üstelik bunu bilinçli bir stratejiyle değil, yaşamsal bir zorunlulukla yapar.

Sonuç: Bir Sanatçıdan Fazlası
Semiha Berksoy, bir “çok yönlü sanatçı” değil; tek yönlü ama çok biçimli bir sanatçıdır. Yönü bellidir: beden, ses ve varoluş. Biçimleri ise zorunlu olarak çeşitlenir. Onun sanatı, estetik bir bütünlükten çok, varoluşsal bir ısrar taşır.
Ve sonunda şu netleşir:
Semiha Berksoy’un sanatı hangi uçtan çiçek verse, ses renk ya da mimik, aynı bütünlükten hissedilir, aynı yöne taşır muhatabını..

Tüm Renklerin Aryası Semiha Berksoy’un sanatsal pratiği, Türkiye sanat tarihinde kolayca sınıflandırılamayan bir eşikte durur. Opera sahnesi ile resim yüzeyi, beden ile ses, kişisel olan ile mitik olan arasında sürekli geçiş hâlindedir. Tüm Renklerin Aryası, bu geçişleri tekil bir anlatıya sabitlemek yerine, Berksoy’un üretimini çok sesli, zamansal ve dönüşümsel bir alan olarak ele alır. Sergi, resmi bir temsil biçimi olarak değil; performatif bir iz, görsel bir ses ve bedensel bir hafıza olarak düşünür.
Berksoy’un sesi, sanat tarihindeki pek çok anlatıda merkezi bir konumda yer alır. Ancak bu sergi, sesi nostaljik ya da biyografik bir hatıra olarak ele almaz. Aksine, sesin bedenden ayrıldıktan sonra hangi biçimlerde varlığını sürdürdüğünü araştırır. Bu bağlamda ses, burada duyulan değil; görülen, hissedilen ve taşınan bir unsura dönüşür. Resimler, bir suskunluğun değil, sesin başka bir mecraya geçişinin kaydıdır.
Renk kullanımı bu dönüşümün temel araçlarından biridir. Kırmızı, Berksoy’un işlerinde yalnızca duygusal bir vurgu değil; bedensel hafızanın yoğunlaştığı bir alan olarak ortaya çıkar. Kan, arzu, doğum, yara ve sahne coşkusu bu renkte üst üste biner. Siyah, ölümle kurduğu doğrudan ilişki kadar, boşluk ve ağırlık hissiyle de belirleyicidir; figürleri yutar, geri çeker, askıya alır. Beyaz ise bir arka plan değil, aktif bir sessizlik alanıdır. Suskunluk, eksilme ve saflık gibi anlamları taşıyarak renkler arası gerilimi açığa çıkarır. Bu renkler bir uyum üretmez; çatışır, bölünür ve birbirlerinin sınırlarını ihlal eder. Böylece resim, dengeli bir kompozisyon olmaktan çok, gerilimli bir ses alanı hâline gelir.

Yüz imgesi, sergide tekrar eden temel bir motiftir. Ancak bu yüzler, portre geleneğinin tanımlayıcı ve sabitleyici işlevine karşı durur. Aynı yüz farklı zamanlarda, farklı ruh hâllerinde ve farklı roller içinde belirir: anne, çocuk, hayalet, sahnede kalmış bir figür. Bu tekrar, bir kimliği tanımlama çabasından çok, kimliğin tekil bir biçime indirgenemeyeceğini vurgular. Berksoy’un kadınlığı burada temsil edilmez; sürekli yeniden kurulur, dağılır ve çoğalır.
Bu bağlamda sergi, kadınlık deneyimini biyografik bir anlatı olarak değil, tarihsel ve bedensel bir gerilim alanı olarak ele alır. Anne figürü, koruyucu olduğu kadar yük taşıyıcıdır; çocuk figürü masumiyet kadar kırılganlığı da barındırır; hayalet figürü ise hem kaybın hem de kalıcılığın işaretidir. Bu figürler birbirini dışlamaz; aynı bedende, aynı yüzeyde birlikte var olur.
Berksoy’un resimlerinde fırça darbesi, estetik bir tercih olmanın ötesine geçer. Her iz, zamansal bir kesit, performatif bir jesttir. Resimler tamamlanmışlık hissi sunmaz; açıkta bırakır. Bu açıklık, bir eksiklik değil; bilinçli bir askıda kalma hâlidir. Her yüz, her beden ve her renk, kapanmayı reddeder. Çünkü bu işler bir sonuca ulaşmak için değil, sürmek için vardır.
Tüm Renklerin Aryası, izleyiciyi yalnızca bakmaya değil, dinlemeye çağırır. Bu dinleme, işitsel değil; bedensel ve görsel bir dinlemedir. İzleyici, tuvalin karşısında pasif bir konumda durmaz; bakma eylemi, bir karşılaşmaya dönüşür. Dinleyen ile söyleyen arasındaki sınır belirsizleşir. Sergi, alkışa ya da onaylanmaya değil; tanıklığa ve temas hâline alan açar.
Son kertede bu sergi şunu önerir:
Bazı sesler kaybolmaz.
Sadece biçim değiştirir.

Hülya Bilge GÜLTEKİN

Semiha Berksoy’un İstanbul Modern’deki ‘Tüm Renklerin Aryası’ sergisi
6 Eylül 2026 tarihine kadar açık kalacak

Semiha Berksoy

Semiha Berksoy, Türk sanat dünyasının öncü isimlerinden biri olarak bilinir. 1910 yılında İstanbul’da doğan Berksoy, genç yaşlarda sanat dünyasına olan ilgisini göstererek İstanbul Konservatuvarı’na yöneldi. Burada müzik ve opera eğitimi aldı, yeteneklerini geliştirdi ve sahneye adım attı.

Berksoy, Türkiye’de opera sanatının gelişiminde öncü bir rol üstlenmiştir. 1930’larda sahneye çıkan Berksoy, Türkiye’nin ilk kadın opera sanatçısı olarak kabul edilmiştir. Bu dönemde, Türk opera repertuarının oluşturulması ve Türkiye’de opera sanatının yerleşmesi için büyük çaba göstermiştir. Özellikle Türk müziği ve opera repertuarına yaptığı katkılarla tanınmıştır.

Avrupa’daki eğitim ve performans deneyimleri, onun uluslararası sanat dünyasında tanınmasına yardımcı olmuş ve Türkiye’nin kültürel temsili açısından önemli bir rol oynamıştır. Berksoy, birçok önemli opera eserinde başrol oynamış ve büyük beğeni toplamıştır.

Semiha Berksoy sadece bir opera sanatçısı değil, aynı zamanda bir ressam, şair ve yazardır. Sanatın farklı dallarında da yetkinliği, onun sanat anlayışını ve çok yönlülüğünü yansıtmaktadır. Ressam olarak, birçok sergi açmış ve resimleriyle de sanat dünyasında kendine yer edinmiştir. Şair ve yazar olarak da eserler vermiş, edebi dünyada da tanınmıştır.

Semiha Berksoy, Batı ve Türk sanat kültürleri arasında bir köprü oluşturmuş, bu iki kültür arasındaki etkileşimi artırmıştır. Uluslararası alanda kazandığı başarılar, Türk sanatının global düzeyde tanınmasına katkıda bulunmuştur.

Semiha Berksoy, Türk kadını için bir esin kaynağı olmuş ve kadın sanatçılar için ilham verici bir rol model olarak kabul edilmiştir. İlk kadın opera sanatçılarından biri olarak, kadınların sanat dünyasında daha aktif bir rol üstlenmelerine ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin aşılmasına önemli bir katkıda bulunmuştur.

Semiha Berksoy, 15 Ağustos 2004’te hayatını kaybetti.