Bir adam vardı,
dünyayı dolaşacaktı,
haritalar katlıydı cebinde
ama cebinden önce
başkalarının hayatları yırtıldı.
Her vazgeçiş
bir çivi gibi çakıldı takvime,
kimse duymadı.
Saatler çalıştı,
hayaller durdu.
Bir kasabada büyüdü zaman,
küçük evlerin pencerelerinde
onun adını bilmeyen umutlar vardı.
O geçti,
yol oldu,
kimse fark etmedi.
Bir gece,
kar dizlerine kadar yükselmişken,
“hiç olmasaydım” dedi adam,
suya eğildi.
Su cevap vermedi.
Bir melek geldi
kanatları yorgun,
cepleri insan hikâyeleriyle dolu.
“Bak,” dedi,
“yokluğunda böyle buralar.”
Sokaklar daha karanlık,
kahkahalar daha pahalı,
kalpler daha sertti.
Bir çocuk düştü,
kaldıran olmadı.
Bir kadın bekledi,
kimse gelmedi.
Adam anladı:
Bazı insanlar
ışık gibi yaşar,
kendilerini görmeden aydınlatır.
Geri döndü.
Borçları vardı,
ama cepleri dostlarla doluydu.
Bir masa etrafında
küçük eller,
büyük kalpler birleşti.
O gece
dünya kurtulmadı,
ama bir adam
hayatının
şahane olduğunu öğrendi.
Çünkü
dostları olan
hiç kimse
yarım kalmaz.
“All you can take with you is that which you have given away.”
(“Yanında götürebileceğin tek şey, verdiğin şeydir.”)
Bu ifadeyi, bu yazıda çokça adı geçecek olan George Bailey‘nin babasının ofisinden kopyaladım. Bu, sessizce şunu fark et, diyordu izleyiciye çünkü; George Bailey, iş ve özel yaşamında yol alırken babasının ayak izlerini takip edecek.

George Bailey, kendi hayallerinden sürekli vazgeçerek başkalarının hayatını onarmaya çalışan duyarlı bir insandır. Gözünde büyüttüğü dünyayı gezip görmek için seyahat etme planları yaparken, küçümsediği bir kasabada sıkışıp kalır. Yıllar içinde bu fedakârlık ona bir erdem gibi değil, boşa geçmiş bir hayat gibi görünmeye başlar.
Noel gecesi, intihara niyetlendiği anda, bir melek ona şunu gösterir:
“Hiç olsaydın dünya nasıl olurdu?”
Ve film, meselesinin bu sahnede açar.
George’un en büyük trajedisi, hayatının ölçülebilir başarılarla dolu olmamasıdır:
Zengin değildir… Ünlü değildir… Kurduğu büyük hayallerin hiçbirini gerçekleştirememiştir…
Ama film şunu söyler:
“Bir hayat, etkilediği hayatlar kadar büyüktür.”

Melek Cleranse, intihar edeceği köprüden alır George’u ve doğmamış olsaydı kasabada hayat nasıl olurduyu göstermek için bir gezintiye çıkarır. George’un yokluğunda kasaba karanlıktır, insanlar daha sert, daha yalnızdır. Yani George’un varlığı bir ışıktır ama kendisi bunu hiç fark etmemiştir.
Film klasik bir başarı hikâyesi anlatmaz. George’un kahramanlığı alkışlanmaz, ödüllendirilmez… Hatta çoğu zaman fark edilmez…
Bu yüzden film alt metninde oldukça anti kapitalisttir: Paranın ölçemediği bir ahlak, bir iyilik alanı vardır. George’u sürekli köşeye sıkıştıran Mr. Potter karakteri bunun tam karşıtıdır:

Zengindir… Güçlüdür… Ama bir o kadar da duyarsız ve acımasızdır…
Söz ondan açıldığında; “aşırı duyarlı, değersiz” diye tanımlar George’un babasını.
Film, iyilikle kötülüğün savaştığı, siyah beyaz, felsefik bir masaldır:
“Benim hayatımın bir anlamı var mı?”
Bu soru Sartre ve Camus gibi varoluşçularla aynı eksendedir.
George’un içinde bulunduğu ruhsal kriz bir orta yaş bunalımı değil, bir varoluş bunalımıdır.
Clarence’ın gösterdiği alternatif dünya şunu kanıtlar ona:
“Anlam, büyük başarılardan değil, küçük temaslardan doğar.”
Karakterlere bakacak olursak:
George Bailey: İdealist, yorgun ve umutsuzdur. En büyük yanılgısı kendi değerini, gerçekleştiremediği hayalleri üzerinden ölçmesidir. Aslında film boyunca bir aziz gibi ilerler ama bunu fark edemez. Modern insanın prototipidir adeta. İyi ama tatminsiz. Vicdanlı ama kırgın. Çok sevilen ama kendini değersiz hisseden.

Mary Hatch: Mary sadece destekleyici bir eş değildir. George’un göremediği anlamın bedenlenmiş hâlidir. Ev; yuva, sıcaklık, süreklilik demektir onun için. Mary, hayallerin değil hayatın kendisinin savunucusudur.
Melek Clarence: Clarence, klasik bir dini figürden çok, bir bilinç rehberi gibidir. Bir tersine aynadır. George’a akıl vermez. Sadece nereye bakması gerektiğini işaret eder.

Görsellik üzerinden bakacak olursak, filmin siyah beyaz oluşu ile felsefik oluşu birbirini tamamlar. George’un doğduğu versiyondaki Bedford Falss küçük ve sevimli bir sosyal dünyayı tanımlarken, George’un doğmadığı versiyonu Pottersville, kapitalizme teslim oluşu tanımlar. George olmayınca Mr. Potter kendi adını verecek kadar ele geçirmiştir kasabayı. Ve kendisi gibi distopik ve sevimsiz bir karanlığa bürümüştür.

Finale gelince:
Final sahnesi kollektif kurtuluş fikrini zirveye taşır. Kurtuluş, bir mucizeye değil insan dayanışmasına bağlıdır. George’u intihara sürükleyen borcu için para toplar aralarında onu sevenler ama asıl mesajı şudur finalin:
George’un serveti insanlarla kurduğu bağdır. Dostları olan hiçbir insan başarısız değildir. Filmin başlangıcı gibi finali de masalsıdır. Başından sonuna modern dünyanın başarı tanımına yapılmış bir itirazdır film. Hem senaristi hem yönetmeni olan Frank Capra, 1946 yapımı bu siyah beyaz, Capraex anlatısıyla hâlâ izlenme listelerindedir. Hatta korunacak filmler arasındadır Şahane Hayat.

Çünkü her çağda, her yaştan ve her cinsiyetten insana şunları söyler Frank Capra bu anlatısıyla:
Yorgunsun ama yalnız değilsin. Hayallerinden vazgeçtin ama bu boşa gitmedi. Görülmediğini düşünüyorsun ama yanılıyorsun.
Ve belki de en acı ama şefkatli gerçek:
Hayat sana teşekkür etmeyebilir. Ama sen zaten hayatın ta kendisisin.
Yıl biterken
herkes ne kazandığını sayar,
ben neden tutamadığımı düşünüyorum.
Gidenler var,
bir de hep kalanlar:
sessizce.
Takvim incelmiş,
vazgeçtiğim bir hayal gibi
bir yaprak daha düşüyor,
Kimse fark etmiyor
ama oda soğuyor.
Bir yıl boyunca
başkalarının yükünü taşımışım
kendi adımı unutarak.
Gece yarısına az kalmış,
dünya gürültülü,
içim karla örtülü.
“Olmasaydım,” diyorum,
“bir eksik olur muydu hayat?”
Saat duruyor o anda,
ve bir ses
belki bir melek, belki vicdan
“bak” diyor.
Bakıyorum:
bir kapı kapanmamış,
bir çocuk yalnız kalmamış,
bir masa eksik olmamış
sırf ben sustum diye.
Yeni yıl gelmiyor aslında,
sadece zaman
biraz daha beni anlıyor.
Işıklar yanıyor,
küçük bir evde,
borçlar masada,
umutlar elde.
Anlıyorum:
Yıl bana bir şey vermedi belki
ama bende ne varsa aldı,
ve onları çoğalttı.
Saat on iki.
Dilek tutmuyorum.
Çünkü bazı hayatlar
düzeltilmez,
fark edilir.
Ve fark edilen her hayat
şahanedir.
Hülya Bilge GÜLTEKİN
















