Bir dolu tartışma, yenilerine yer açmak için geride kaldı ve ismi bile değişik şekillerde adlandırılan komisyon, “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” adıyla çalışmaya başladı.
Cumhuriyet gazetesindeki habere göre, komisyonun adına “demokrasi” sözcüğü CHP’nin ısrarı üzerine eklenmiş.
Muhtemelen, Milli Dayanışma Cumhur ittifakının, Kardeşlik ise DEM partinin önerileriyle komisyonun ismindeki yerlerini almıştır!
Tabii, bu isimde eksik olan “terörsüz Türkiye” ve “barış” sözcükleri.
Komisyon kurulma aşamasında kimlerin çok sık kullandığına bakılırsa, ikisinden de “anlaşmayla” vaz geçilmiş gibi görünüyor.
CHP’nin kabul edilen önerileri ise, kimsenin bu partiyi kırmak istemiyor olduğunu gösteriyor gibi.
Aslında CHP’nin “kendi kendini kırma potansiyeli” çoktan ortaya çıkmış durumda. Onun için komisyon’da kimsenin özel bir tavrına ihtiyaç yok gibi sanki.
Neyse, bu konuya gene döneriz.
Komisyon toplandığında, kamuoyu oluşturucu kimi analistlere göre tarihi bir gün yaşadık!
Baştan belirledikleri görüşlerinden asla vazgeçmeyecekleri anlaşılan bazı arkadaşlar, komisyonun çalışmaya başlamasıyla , Abdullah Öcalan’ın terör örgütüne yaptığı silah bırakma çağrısından sonra Kürt sorununun çözümünde yeni bir eşiğin açıldığını söylediler.
(Bu arada, bilmem farkında mısınız, aylardır devam eden süreçten ismi en az yıpranarak çıkan isim Abdullah Öcalan. Çağrısını yaptı, kenara çekildi. PKK’nın silah yakma şovu sözünün dinlendiği algısına yol açtı. 26 yıldır örgütünün yönetiminin dışında olmasına rağmen, bir nevi örgüt üzerindeki etkisinin “aynen” devam ettiğine inanıldı. Şimdi, gelişmeleri bekliyor.)
Bazıları da, komisyona üye veren partiler arasında “derin güven sorunları” yaşandığını, bu yüzden komisyon sürecinin bir yere varmayacağını savundular.
İlk toplantıya katılanların biraz da karşı tarafı ürkütmemeye çalışan diplomatik mesajlarda, değişik biçimlerde de olsa barış, milli dayanışma, kardeşlik, demokrasi kavramlarına değinildi.
Aslında bu dört kavram da, kırk yılı aşkın zamandır çok çeşitli çevrelerde, genel anlamda geçerli “iyi niyet” gösterisi olarak dile getirilmeye çalışılan ifadelerdi.
Oysa, komisyonun adındaki üç tanımlamadan yalnızca biri, “demokrasi” olanı, ele alınan konuda somut önlemlerin yürürlüğe konulmasını, ileri adımlar atılmasını sağlayabilecek en büyük ihtiyaçtı sanırım.
Belki de komisyon çalışmalarının katılımcı hiçbir kesimde “beklenen” coşkuyu ve umudu yaratamayışı, kimsenin kimseye güvenmemesinin yanı sıra, demokrasinin tanımı konusundaki çelişkilerden kaynaklanıyordu..
Yani, kim, nasıl, ne kadar demokrattı?
Sokaktaki rastgele çevireceğiniz on kişiye demokrasi nedir diye sorsanız, çoğu birbiriyle taban tabana zıt on ayrı yanıt alacağınızdan eminim.
Gerçi kimse “milli dayanışma ve kardeşlik ” kavramlarına komisyona katılan her bir partinin “başka gözle” baktığını da pek aklına getirmedi.
Örneğin, AKP, MHP, DEM Parti’nin siyasal anlayışlarındaki “stratejik” yaklaşımlardaki açık ve net farklılıklar nedeniyle kimin hangi kavramı nasıl gördüğü pek düşünülmedi.
Demokrasi, hedefe varmak için binilen ve istenildiğinde inilecek bir tramvay mıydı anlaşılmadı!
Demokrasiden önce “vatan savunmasının düşünülmesi ve bu uğurda silahlanmak bile gerektiği” yolundaki geçmişte binlerce cana da mal olmuş otoriter hedefler anımsanmadı.
PKK komisyonda doğrudan yer almasa da, onun görüşünü aktarmakla açıkça yükümlü olanların, haklarını savunduklarını iddia ettikleri Kürtler üzerinde de uygulanan örgütün yığınsal terörü lanetlemek akıllarına gelmedi.
“Milli dayanışma” derken, millilik kavramının bu ülkede epeydir çok taraflı olarak anlaşıldığı üzerinde durulmadı.
Komisyon, ilk gününü “kazasız belasız” herkesin görüşlerini ifade edebildiği bir kurul olarak tamamladı.
Bundan sonra neler olacağı görülecek.
Ancak, parti içinden ve dışından tepkilere, karşı çıkmalara rağmen CHP’nin komisyonda ne işi olduğu tartışması giderek alevlenecek gibi.
Bu tartışmaların orta yerinde de, partinin komisyona katılması için kimseyi dinlemez bir tavır takınan ve bu tavrını gergin-öfkeli tartışmalarla savunan genel başkan Özgür Özel var.
Bazı çevreler, şimdi olmasa da, Özel’in genel başkanlığını tartışmaya başlamak için fırsat kolluyorlar, bu görülüyor.
Özgür Özel ise meselenin ciddiyetinin fena halde farkında.
Konuyu, kendisi açısından “olmak ya da olmamak” durumuna getirdi sayılır.
Bilmem farkında mısınız, İmamoğlu göz altına alınmamış olsaydı, CHP’deki “liderlik sorunsalı” ne durumda olurdu?
Özel’in genel başkan seçildiği kurultay’da teşekkür konuşması ve kutlamaları kabulü sırasında, İmamoğlu’nun sanki arkasındaki gerçek güç havası veren fotoğrafları enteresandı!
Ancak, İmamoğlu’nun göz altına alındıktan sonra partili partisiz 15 milyon kişinin desteğiyle CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı ilan edilmesi ve sonrasında Özgür Özel’in enerjik tavrı, bir yanıyla da parti içinde güçler ayrılığını sağlamış görünüyor.
Yani, genel başkan ayrı, Cumhurbaşkanı ayrı.
Özgür bey, partinin 13 yıllık genel başkanını yenerek göreve geldiğinden beri, bir çok bilinçli ya da bilinçsiz yaklaşım sorunuyla boğuştu.
Bir yandan görevden düşürülen eski genel başkanın ofis açıp anlaşılamaz şekilde bireysel siyaset yapmaya devam etmesi vardı.
O konu, Kılıçdaroğlu’nun hırstan kaynaklanan katkılarıyla çoktan aşıldı.
Bir yandan Ekrem İmamoğlu’nun aslında “kurultayı kazandıran güç” olduğu konuşuluyordu.
Kendini siyasetin üstadı sayan bazı partililerin, sen bu işlerden anlamazsın tavrıyla öğütler vermesi de cabası!
Her bireyi kendini CHP için en yetkin uzman olarak gören tv’lerdeki analizcilerin üstten bakan halleri de bir başka sorundu.
Bunlar, Özel’in aktivitelerinin toplumda karşılık bulması nedeniyle zaman zaman frene basmış görünseler de, üyelerin önemli kısmının karşı olduğu bilinen komisyona katılma kararından büyük coşku ve heyecan duydular.
Kimilerine göre, Özgür Özel’in siyasal anlamda ipinin çekileceği saatti.
Tabii, genel başkanın da bu olacakları tahmin etmemesi olanaksızdı.
Anlaşılan, liderliğini tescil için bir çok engeli aşar görünmesi yetersiz kalmıştı.
Son bir vuruşa ihtiyacı vardı.
Olmak ya da olmamak vuruşu ya da ya herro ya merro.
Onun için tüm gözü kara’lığıyla komisyon meselesinin içine daldı.
Eğer orada doğru inisiyatiflerle başarılı olursa, yalnızca parti içi iktidarını sağlamlaştırmakla kalmayacak, Türkiye’nin siyasal yaşamındaki yerini de sarsılmaz hale getirecek.
Tersi, siyasal yaşamının sonu olacak.
Lakin, unutmamak lazım ki, siyasette büyük başarılar, bir yerde gözü kara insanların işidir.
COŞKUN KARTAL
















