ÖNDE BİR ÖYKÜ, BİR AŞK; FONDA BOĞAZİÇİ

0

ÖNDE BİR ÖYKÜ, BİR AŞK; FONDA BOĞAZİÇİ

Mehmet Cemal BEŞKARDEŞ;
BİR BAŞKA ÂLEMDİ BOĞAZİÇİ {1}

(Paşabahçeli Camcı Levent ile Yeniköylü Yazmacı Niki’nin Aşkı)

Bir zamanlar Boğaz’ın iki yakasındaki semtlerde bazı geleneksel el sanatlarında üretim doruklara ulaşmıştı. Buralarda sanatsal eşyalar üreten atelyeler, imalathaneler ve fabrikalar vardı. Karşılıklı iki güzel semtimiz Yeniköy ile Paşabahçe’de yüksek becerilere sahip nice usta erkek ve kadın zanaatkârlar yetişti…

O dönemlerde Boğaz’ın insanları da akan suları gibi hem pırıl pırıl hem de kıpır kıpırdı. Gün boyunca hareket halinde olan insanlar Anadolu ve Rumeli yakaları arasında sürekli deniz yolundan gidip gelirlerdi. En önemli toplu taşıma aracı olan Şehir Hatları’nın “dilenci vapurları” sabahın erken saatlerinden akşam paydosuna değin Yeniköy, Beykoz ve Paşabahçe arasında emekçileri taşırlardı. Yolcuların arasında, kadını, erkeği, genci, yaşlısı, balıkçısı, fabrikalarda çalışan işçileri, memurlarıyla nice emekçileri görürdük. O emekçilerin içindeki usta zanaatkârları nasırlı ellerinden, yorgun gözlerinden hemen fark ederdiniz.

Beykoz Paşabahçe’nin genç erkeklerinden nice hünerli cam ustaları, Yeniköy’ün genç kadınlarından nice becerili yazma yemeni ustaları yetişti 1940’larda. Bir başka hava eserdi Yeniköy ile Beykoz’un arasında. Sanki gizemli gönül bağları, gizli ama hissedilen bir üretim köprüsü birleştiriyordu Boğaz’ın iki yakasında yaşayan insanları…

El emeği, göz nuru harcanarak gelişen geleneksel el sanatları, zanaatlar. Bunlar aynı zamanda o dönemdeki toplumların kültürel kodlarını, hissediş ve yaşayış biçimlerini yansıtan çok önemli değerlerin başında gelirdi…

Boğaz halkı el sanatlarıyla, zanaatla, doğayla iç içe üretken, çok kültürlü bir ortamda yaşamaktaydı. Komşuluklarla, dostluklarla bezenmiş bir iklimde insanların arasındaki yakın ilişkiler, dahası gönül bağları da hızlı ama sağlıklı gelişebiliyordu…

Şimdi sizi o dönemin, yani Boğaziçi Medeniyeti’nin zaman tünelinde aşağıdaki öykümde kısa bir yolculuğa davet ediyorum. Buyurun, Boğaziçi’nin karşı karşıya bakan iki güzide semtinde yetişen zanaatkârların arasında geçen bir aşk öyküsünü bir tanığının ağzından dinleyelim…
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

Geleneksel Türk camcılık sanatını dünyaya kabul ettiren Beykoz’da üretilen cam ürünleri “Beykoz İşi” adıyla ülkemizde ve dünyada ünlendi. Camcılığın önemli ve özgün ürünü olan “Çeşmi bülbül”ün de en iyi türleri Beykoz’da üretildi. “Beykoz Camları” zamanla komşu semtlerden Paşabahçe, Çubuklu, İncirköy civarında da üretilmeye başlandı. Buralarda pek çok irili ufaklı cam imalathaneleri kuruldu. İşte bu cam atelyelerinde üretilen cam eserlerin hepsine “Beykoz İşi Cam Eşya” veya kısaca “Beykoz Camları” denilmekteydi…

1934 yılında kurulan Paşabahçe Cam Fabrikası, asırlık Beykoz Camcılık geleneğinin bir uzantısıydı. Böylece Paşabahçe, yüzyıllar boyunca gelişen Türk Camcılık geleneğinin beşiği durumuna gelmişti.

Fabrikanın goble servisindeki el imalâtlarında göçmen işçilerin yanı sıra, Çekoslovak, Fransız, Yunan ve Bulgar işçiler çalışırdı. Bu servislerde genellikle çay, su bardağı, lamba şişesi, şiller tezgahlarında ise rakı ve ecza, preslerde de kalın su bardağı, yemişlik yapılırdı . Gobleyi ayakta tutanlar İbrahim, Hayri, Yusuf, Macar Obermayer ve Bulgar Salih ustalardı. Fırınlar kömür ile çalışır, kömür Zonguldak’tan gelirdi. Otomatik makinelerin bulunduğu züccaciye üretimi bölümünde rakı ve bira şişeleri üretilirdi…

1940’lar ilerledikçe Beykoz’un cam fabrikası artık çağdaş bir fabrika olma yolundaydı.

Paşabahçe Şişecam’da çalışan işçilerin çoğu İncirköy ve Soğuksu mahallelerinde oturur, fabrikaya yaya gidip gelirlerdi…

Nice ustalar yetişti Beykoz’da ama İncirköylü Levent gibisi az görüldü. Farklı bir çocuktu o. Selvi boylu, kolları ve bacakları uzun, güçlü kuvvetli bir gençti. Karşısındakine güven veren, sıcacık bir gülümseme yüzünden hiç eksik olmazdı…

Levent’in doğup büyüdüğü baba ocağının bulunduğu İncirköy şirin bir mahalle idi. Kuzeyinde Gümüşsuyu, güneyinde ise Paşabahçe vardı. Paşabahçe Koyu kıyılarında yer alan mahallede sahilden uzaklaştıkça başlayan yükseltilerde dar ağaçlıklar yer alırdı. Kıyıda İncir Limanı olarak anılan, ufak tekneler ile kayıkların sığındığı küçük bir liman vardı. Cumhuriyetin en eski fabrikalarından Şişe Cam Fabrikası ile Tekel İspirto ve Rakı Fabrikası da İncirköy’de idi. Burası Beykoz’un en kalabalık yerleşim yerlerinden biriydi. Ancak Boğaz’ın karşı tarafındakiler pek bilmezlerdi bu eski mahallenin adını.

İki yılı aşkın bir süredir usta olarak çalışıyordu Levent. Artık ustabaşılığa yükselmek istiyordu. Büyük ustaların hünerlerini kazandığını göstermek için canla başla çalışıyordu. Onun elinden çıkan cam kadehler, kâseler bir başka oluyordu. Ustabaşısı Macar kökenli Obermayer ile 1.Ustası İbrahim Usta pek severlerdi Levent’i.

Üretimin çekirdeğini ve fabrikanın vitrinini goble bölümü oluştururdu. Burada fabrikanın ilk yıllarında çok sayıda yabancı camcı çalışıyordu. Bazı yabancı zanaatkârların şöhreti fabrika camiasından dışarıya taşmış, bu ustalar Beykoz’un, Paşabahçe’nin efsâneleri olmuşlardı. Bunlar bilhassa yapımı özel beceriler gerektiren ürünlerde uzmanlaşmışlardı.

Kendinden sonraki dönemin ünlü ustalarını da yetiştirmiş olan Obermayer Usta bunlardan biriydi. Ayaklı bardak ustası Bulgar Sigmund, “büyük üfleme ustası” Romen Bosler, “zor işlerin ustası” Çekoslovak Çerniski gibi isimler yaşayan efsânelerdi. Yunan kökenli ustalar da vardı: Üfleme ustası Panayot Kapus gibi, Nazi işgali sonrası ülkelerinden
kaçarak Paşabahçe’ye gelen camcılar ya da 1947’de Filistin’den gelen Yunan camcı ekibi gibi, Avrupa’nın farklı uluslarına mensup bu camcıların bazıları ekip halinde gelirlerdi ve bir tezgâh tümüyle onlardan oluşurdu.

Harman edilerek fırınlarda ergitilen üç ana hammaddeden yapılıyordu cam: Kum, kireçtaşı ve soda. Cam işçileri cehennem gibi yanan ocakların önündeki 1100 derece civarındaki sıcaklıkların karşısında hiç mola vermeden 8 saat çalışırlardı. İşçiler tezgâhların başında, ocakların karşısında, ayaküstü yemeklerini tıkınırlardı. Fabrikalarda yemek çıkmazdı. İşçiler sefertaslarıyla yemeklerini evden getirirdi. Çoğu işçi ise zeytin, peynir ve ekmek yerdi. İşten ayrılıp kenefe gitmelerine bile izin verilmezdi. Sıcaktan gırtlakları kururdu ama fabrikada içilecek soğuk su yoktu. Halbuki, fırınların önünde kavrulan işçiler birer imbik gibiydiler. Durmadan ter dökerlerdi. Fabrikada ağır işte çalışan çoğu işçi ancak bir hafta dayanabilirdi. Bu koşullar altında en sağlam bünyeli bir işçi bile bir hafta çalışınca 15 gün kendine gelemiyordu.

Şişecam işkolu son derece güç ve ağır çalışma koşullarına sahipti. Yüksek ısıdaki fırınlara yakın, ergimiş madenle çalışan işçiler aynı zamanda çalıştıkları servislerin durumuna göre, yoğun gürültü, toz, kirlilik gibi etkenlere de maruz kalırlardı. Yapılan işlerin bir kısmı yüksek tehlike içerirdi. Ellerini, ayaklarını, yüzlerini ateş gibi sıcak camla yakma tehlikesi vardı. Ölümlü iş kazası riski yüksekti.

1943’de Paşabahçe Şişecam’da ondört yaşında bir çırak olarak işe alındı Levent. Tam beş sene askere gitmeden önce çırak, fıskacı, kalfa olarak çalıştı. Bu beş yıl içinde kendini yetiştirdi. İyi bir camcı olabilecek seviyeye geldi. Askere gitmeden önce tezgâh ustalığı yaparak dönüşünde işinin hazır olmasını istiyordu. El sanatına dayanan, cama uygulanan ne tür teknikler varsa hemen hemen hepsini yapmayı öğrenmişti. Hünerliydi, yetenekliydi. Paşabahçe’de tezgâh ustası olabilecek kıvama geldiğine inanıyordu.

Fıskacı adı “pipo” olan bir üfleme borusunun ucunu cam fırınının “uvra” denilen ağzına daldırır, şekillendirilecek ürüne yetecek kadar bal kıvamındaki ergimiş maddeyi piponun ucuyla bir top gibi fırından alırdı.

Sonra o kitleyi bir süre soğutuyor ve üflemeciye veriyordu. Levent de artık iyi bir üflemeci ustası olmuştu. Elinde tuttuğu pipoyu (cam üfleme borusunu) büyük bir maharetle kullanırdı. Piposunun ucundaki kızıl renkteki sıcak topu üflemeye başlar, çeker, düzeltir, otomatik ya da elle çalışan kalıplarla cama şekiller verirdi. Üretmek istediği mamule göre hazırlanmış metal kalıplara veya otomatik kalıp tezgâhlarına camı yerleştirir, bir süre bekler ve kalıpları soğutma fırınına vererek camın kalıbın şeklini almasını sağlardı.

Levent camı üflemeyi öğrenmişti, ama üflemeciliğin sınırı yoktu. Usta olmayan biri istediği kadar üflesin istenilen sonucu elde edemeyebilirdi. Bu üflemenin bir tasarımı, bir ayarı vardı. İşlemi yaparken gerekli ısı derecesini tutturmalıydınız. Camın genleşmesi, soğuması, yer çekimi vardı. Hangi sıcaklıkta, hangi aşamalarda bir takım işlemleri yapabileceğini bilmesi gerekiyordu. Bunlar ise yalnız anlatılanları dinlemekle, yapanları izlemekle olmuyordu. Deneme yanılmayla öğreniliyordu. Yapa yapa öğrenip deneyim sahibi olunuyordu. Bu beceriler kitaptan okuyarak asla kazanılamıyordu…

Levent daima bir sırrı çözmek, bir şeyler anlamak istercesine bakardı karşısına gelen ustasının yüzüne. Saygılıydı, inandıklarına katıksız inanırdı. Sevdiklerini sonuna kadar, saf ve hilesiz severdi Levent…

Levent çeşmi bülbül tekniklerini uygulamayı ilerlettikçe bu zor üretimi daha çok seviyordu. Yabancı ustaların farklı çalışmalarını dikkatle izliyordu. İnce ayrıntılarını öğreniyordu tek tek. Çeşmi bülbülde bir bitiş noktası vardı. O kesim noktasına baktığı zaman bülbül gözünü andıran bir biçim görünüyordu. Zaten bu teknik çeşmi bülbül adını da oradan alıyordu. Camın içindeki çizgilerin birbirine karışmadan hep aynı boyutta, eşit aralıkta kalması gerekirdi. Çeşmi bülbülü her ürettiği cam eşyada yapacak duruma gelmek istiyordu. Amacı buydu. Yabancı hocaların bile yapamadığı, tümüyle kendisine özgü tasarımlar, çalışmalar yapmaktı Levent’in hedefi. Artık ustalık düzeyine eriştiğini kanıtlamak için benzersiz bir çeşmi bülbül tasarımı yaratmayı düşlüyordu Levent. Kalfalık dönemini başarıyla bitirerek tezgâh ustalığına geçmek istiyordu. Camcılık becerilerindeki bu sıçramayı kanıtlayacağı eserleri kafasında şekillendirmeye başlamıştı. Gecelerini düşünmekle geçiyor, Paşabahçe sırtlarında gün ağarırken kendini yapayalnız hissediyordu…

Haftalık izin günlerinde diğer arkadaşlarının çoğu gibi kahveye gitmez, kendini kırlara, koruluklara atar, baba yadigârı kancabaş kayığıyla balığa çıkardı. En çok avlandığı mevkiler Yeniköy ile Paşabahçe arasındaki Boğaz kanal akıntısının geçtiği yerlerdi…
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

Beykoz ile Paşabahçe’nin karşı kıyısında Yeniköy’ün koruluklarla kaplanmış yamaçları uzanırdı. Yeniköy’de çok sayıda Rum aileler yaşıyordu. O yıllarda Beykoz’un balıkçıları ve dalyanı çok meşhurdu ama Yeniköy’ün balıkçıları, dalyan ve volileri de ünlüydü. Fakat köyün Rum kadınlarının, kızlarının el işlerindeki marifetleri, oya ve dantel işçilikleri ile terzilikteki şöhretleri bütün İstanbul’da yayılmıştı.

Beykoz ve Paşabahçe’de olduğu gibi Yeniköy’de de o yıllarda fabrikalar, atelyeler ve imalathaneler açılmıştı. Örneğin, üç tane gazoz fabrikası, fitilli gazocağı fabrikası, kendir paspas imalâthanesi ve bunların hepsinden daha fazla ünlenen yazma yemeni atelyeleri vardı Yeniköy’de. İşte o yazma atelyelerinde çalışan Rum kadınların sanatsal ürünlerinin kaliteleri yalnız İstanbul’da ve Türkiye’de değil, tüm dünyada duyuluyordu.

Jirayir’in gazozları pek keyifle içilirdi. Fakat Mustafa Hisaroğlu’nun fabrikasında üretilen kapağında bir cam bilya bulunan Hisaroğlu Gazozu hem yörede hem de İstanbul genelinde rağbet görürdü.

Yeniköy’deki yazma atelyelerinde  üretilen yemenilerin şöhreti sınırlarımızı aşarak  Avrupa ülkelerine, Amerika’ya, Kanada’daki ve Japonya’ya kadar ulaştı.
Muhtar Faris Varmışer’in Tarihi Yeniköy Hamamı yakınındaki imalâthanesi ile manavın sokağındaki Mustafa Baba’nın işliğinde gece gündüz hummalı bir üretim görülüyordu. Ihlamur ağacına oyulmuş desenleri olan el baskı kalıplarıyla üretilen yazmalar yurtiçinde ve yurtdışında kapış kapış gidiyordu. Atelyelerde genelde genç Rum kadınları çalışıyordu. Bu emekçiler gece gündüz demeden çalışır,gene de işletmelere gelen talepleri karşılamakta zorlanırlardı.

O yıllarda Yeniköy’de yazma yemeni kültürü çok gelişmişti. Yazma, tülbent ya da “çıt” olarak adlandırılan başörtüsünün hem Yeniköy’de hem de ülkede ayrı bir yeri vardı. Sandık yazması, ince yazma diye bilinen türler genelde ibrişim oyalı olarak Bursa’daki çarşılarda alınıp satılırdı. Ancak İstanbul’da, Boğaz’ın belli sahil semtlerinde olduğu gibi Yeniköy’de de ince pamuklu dokuma üzerine el baskı kalıplarıyla desenler vurulmak suretiyle rengârenk yazma yemeniler üretiliyordu. Günümüzde nâdide eser sayılacak değerdeki bu yazmaları el baskı kalıplarıyla üreten ustalar, o yıllarda Yeniköy’de olduğu kadar Arnavutköy’de, Ortaköy’de, Anadolu Yakasında ise Kandilli, Kuzguncuk ve Çengelköy’deki imalâthanelerde yetişiyordu.

O birbirinden güzel yazmaları yapmak için üç temel malzeme gerekiyordu: Bez, kalıp ve boya. Bez olarak, genellikle mermerşahî, patiska ve kaput bezi gibi pamuklu dokumalar kullanılıyordu. Pamuklu bez kullanılmasının sebebi, baskının başka yüzeylerde pamuklu kadar iyi sonuç vermemesiydi. Kalıplar ıhlamur ağacından elle oyularak yapılıyordu. Boya olarak sadece bitkisel kök boyalar kullanılırdı. Yazmalar üç şekilde yapılırdı: Kalem işi yazma, kalıp kalem yazma ve kalıpla yazma.

Yazmacılık, çok zahmetli bir işti. Devamlı suyun içinde çalışmayı gerektiriyordu. Yaz kış devamlı talep olduğundan bazı soğuk kış günlerinde bile atelyenin dışında, avludaki havuzda buzları kırarak, o buz gibi suların içerisinde çalışırlardı…

Yeniköy’deki yazma atölyelerinde çalışan kızların arasında Niki (asıl adı Nikoleta idi, Niki bunun kısaltılmış biçimiydi) bir çok yönüyle öne çıkıyordu. O boylu poslu, endamlı, güzel yüzlü, sevimli bir kızdı. Zayıf ve narin yapıda olmasına rağmen cesurdu ve çelik gibi bir iradeye sahipti. Ruhunda önderlik vardı, içinde bulunduğu insan topluluklarını yönetirdi. Bu niteliklerini erken yaşlarda kazandığı için atelyede onsekiz yaşında onu ustabaşı yapmışlardı…

Niki Türkçe’yi pek tatlı, akıcı konuşan bir Rum kızıydı. Asil bir duruşu vardı. Uçsuz bucaksız bir çölde karşılaşılan bir pınar gibiydi. Onu atölyede şevkle, azimle, titizlikle, hiç mola vermeden çalışırken görmeliydiniz…

Niki’nin atelyesinde tahta baskıcılık sanatsal bir kimlik kazanmıştı. Humayın, tülbent, mermerşahi gibi kaliteli kumaşlarla yapılan üretimlerin yanı sıra, doğal maddelerden reçetelerine uygun olarak hazırladıkları kökboyaları kullanarak yazmalarda çeşitli renkler basıyorlardı. Doğal boyaların çeşitlenmesi sonucunda yöresel renkleri daha özgür uyguluyorlardı. Kültürümüzün zengin öğelerini desenlere yansıtıyorlardı. Niki baskı kalıplarını süratle ve hassas bir biçimde yapmayı öğrenmişti…
Kızlar önce bezleri, yapılacak işin cinsine göre ya değirmi denen kare ya da dikdörtgen şeklinde keserlerdi. Ölçüde genellikle bezin eninin ölçülerine uyulurdu. Eleni ile Rodi bezlerleri hazırlarken, Niki de Despina ile reçetelerine (formüllerine) göre boyaları yaparlardı. Kalın, kara kaplı, yaprakları sararmış eski bir reçete defterine bakarak çalışırdı Niki. Boyayı baskıya uygun kıvama getirmek için geven ve kiriş denilen maddeleri kullanarak iyice karıştırırdı.

Baskı yapılacak kumaşlar atelyenin avlusundaki boyalı su dolu havuzlarda yıkanırdı. Kızlar kumaşları burada çıplak ayaklarıyla iyice çiğnerlerdi. Sonra havuzdan çıkarılır ve presten geçirilirdi. Hafif nemli duruma gelen yazmalar baskıya hazır demekti. Baskı tezgâhı, üzeri keçe ya da battaniye kaplı basit bir masaydı. Yapılan baskılar iki gün bekletilip renklerini aldıktan sonra sahilde deniz suyuyla yıkanırdı. Yazmalar üç gün ‘tağ’ ya da ‘cerek’ denilen ağaç çubuklarda asılı kalırdı. Havalar sıcaksa dışarıya, soğuk ve yağmurlu ise soba yakılarak içeri asılırdı.

Yazmalar ‘karakalem’ ve ‘elvan’ olmak üzere iki tipte basılırdı. Renkli yazmalara elvan, siyah beyaz olanlara da karakalem deniyordu.

Devam Edecek…

Mehmet Cemal BEŞKARDEŞ

 

Mehmet Cemal BEŞKARDEŞ /kentekrani

Youtube Abone Olmak İçin Tıklayınız

www.kentekrani.com 10 Aralık 2023