Cengiz ERDİL; İSTANBUL’A  “MEGA” ELBİSESiNİ KİMLER GİYDİRDİ? 

0

“Eski bir Osmanlı paşası gibi/ Feodaliteyi süpüren bıyıklarıyla/İstanbul, İstanbul uzakta/ İstanbul’a ateş etmeyiniz”

Cemal Süreya böyle demiş ama İstanbul’a ne eski zamanda, ne yeni zamanda ateş etmeyen kalmamış. 

Şimdi üstünde ateşten dikilmiş ‘MEGA’ elbisesi var. 

Yeni zaman beyleri keşke eskinin Kalkedon’un yani körler ülkesi Kadıköy’ün kurucuları olsaydı da bugünleri görmeseydik! 

İstanbul’da gözler kör oldu, kentin betona gömüldüğünü, taşıyamacağı  kadar insanı bırak güvertesini; filikalarını bile doldurduğunu göremediler.

Az sayıda da olsa görenlere etmedik hakaretlerini bırakmadılar. Kent ve kalkınma düşmanı ilan ettiler.

Denizi doldurdular, trafiği cehenneme çevirdiler,  İstanbul dünyada metronun ilk açıldığı kenti (Beyoğlu Tünel)…  130 yıl yeraltını düşünmediler bile…O küçük tünel bile yıllarca İstanbul ulaşımında kılcal damarı oldu. Dünya kentleri  yeraltı demiryolu hatlarıyla sarıldıktan sonra  yedi tepeli kenttin anca aklı başına geldi.

Hatırlıyorum; betoncular ve destekçileri, “elin insanı Tokyo’nun, Paris ve New York’un büyüklüğünden şikayetçi değil, İstanbul’da elbette büyüyecek” diyorlardı. Oysa, bilimden yana olanların dediği ulaşımı yeraltına inmiş, planlı, parklarla dolu bir kentti.

Anlamadılar… Artık İstanbul’un son durağında Megakent yazılı tabela var…  Peki nereden çıktı bu “Mega Masalı”…

Megakent kavramı, 1970’li yıllarda ortaya çıktı. Nüfusu 10 milyonu aşan devasa kent alanlarını tanımlamak için  kullanıldı. Bizde ‘büyük kırılma’ sayılan 12 Eylül’den sonra Kapitalizmin çok serbest olanına(!) en yakışan kent olarak İstanbul seçilmişti.

Zarif minareli, kubbeli camiler kentinin muhafazarkarları ve liberal kişilikler; küresel finans merkezi lafı ortaya attılar, hala bu illüzyonun çevresinde dönülüyor.

“Dünya Kenti” uydurması bir gurur payesi gibi pazarlandı. Kentin plansız büyümesi, nüfus patlaması ve denetimsiz göçü; bir kentsel felaket uyarısı olarak görülmek yerine “Büyüyoruz, megakent oluyoruz!” masalıyla ambalajlandı.

İstanbul’un Mega Olmaya İhtiyacı Var mıydı?

İstanbul kurulduğu zamandan beri zaten kalabalık bir yerleşim yeriydi. İki denize hakimiyeti, iki kıtanın durağı olması tarihin her döneminde İstanbul’u önemli kıldı. Göç aldı, ancak yeni zamanda yaşananlar ‘ bu kadarı da fazla’ dedirtiyor.

Orman ve koruların yok edilerek betona boğulması, su havzalarında yapılaşma “Mega” olmanın dikişleri olurken, İstanbul’a  trafik çilesi, çarpık yapılaşma, kuraklık ve her yağmurda felakete dönüşen su baskınları olarak damga vurdu.

Elbette deprem Gerçeği… Fay hattının yanı başındaki bir kentin yatay ve güvenli büyüme yerine, “mega projeler” ve gökdelenlerle dikey/kontrolsüz büyümesi ranttan öte hırsızlıktı, İstanbul’un etinden sütünden birşeyler koparmaktı.

İşte böyle….

Kenti saran beton kuleler ve  AVM’ler yapıldıkça alkış tutuldu ama kimse kentin ciğerleri olan ormanlarını, korularını, derelerini sormadı.  Nüfusu milyonları aştıkça övündüler; oysa kalabalık arttıkça musluklardan akan su azaldı, yağan her yağmur dere yataklarının betona boğulması yüzünden felakete dönüştü. İstanbul’un uykusunu kaçıran fay hatları da cabası. Bir de tüm bunların sosu olacak, nüfusu bir misli daha arttıracak Kanal İstanbul… Daha ne diyelim yahu..

Cengiz ERDİL