Bazı korku filmleri vardır. Film bittiğinde hikâyeyi düşünürsünüz. Bazı filmler ise size hikâyeden çok görüntüler bırakır. Bir koridor, bir pencere, boş bir oda, bir kamera ekranı ya da duyduğunuz bir ses…
El llanto benim için daha çok ikinci gruba giren bir film.
Pedro Martín-Calero’nun yönettiği El llanto, görünmeyen bir varlığın kadınların peşinden gitmesini anlatıyor. Hikâye farklı zamanlarda ve farklı ülkelerde yaşayan üç kadını birbirine bağlıyor. Kadınların yaşadığı şey birbirinden bağımsız gibi görünse de zaman geçtikçe aynı korkunun farklı dönemlerde tekrarlandığını görüyoruz.

Filmin hikâyesine baktığımızda aslında çok yeni bir şey söylediğini düşünmüyorum. Görünmeyen bir varlık, kendisini takip eden bir kadın, geçmişte yaşanan benzer olaylar ve bütün bunların birbirine bağlanması korku sinemasında daha önce de gördüğümüz şeyler.
Ama El llanto’nun benim için önemli tarafı hikâyenin kendisinden çok, bunu anlatma biçimi.
Film korkuyu çoğu zaman göstererek değil, hissettirerek yaratıyor.
Kameranın kullanımı burada önemli. Kadrajın içinde hiçbir şey yokmuş gibi görünen bir anda bile bir şeylerin yanlış olduğunu hissedebiliyoruz. Yönetmen, seyircinin bakışını kullanarak korku yaratmaya çalışıyor. Bazen kameranın gösterdiği şeyden çok, göstermediği şey merak uyandırıyor.
Bu yaklaşımı sevdim.
Çünkü korku sinemasında her şeyi göstermek zorunda değiliz. Hatta bazı şeyleri göstermemek, onları göstermekten daha etkili olabilir.

El llanto bunu özellikle mekân kullanımında başarıyor. Normalde güvenli olarak gördüğümüz evler, odalar ve gündelik yaşam alanları zamanla huzursuz edici hâle geliyor. Korku yalnızca karanlıkta ya da terk edilmiş bir yerde karşımıza çıkmıyor. Günlük hayatın içine giriyor.
Filmde kamera ve görüntü kayıtlarının kullanılması da bu açıdan hoşuma gitti. Normalde gerçeği görmemizi sağlayan kamera burada gerçeği daha da belirsiz hâle getiriyor.
Bir şeyi kendi gözümüzle göremiyoruz.
Ama kamera görüyor.
Bence filmin en başarılı fikirlerinden biri bu.
Fakat El llanto yalnızca bir korku filmi olarak kalmıyor.
Filmin altında kadınlara yönelik şiddetle ilgili başka bir hikâye var.
Görünmeyen varlık burada sadece doğaüstü bir tehdit olarak düşünülmemeli. Kadınların yaşadığı korkunun, çevresindeki insanlar tarafından görülmemesi ve bazen ciddiye alınmamasıyla da ilişkilendirilebilir.
Üç kadının farklı zamanlarda aynı tehditle karşılaşması bu nedenle önemli.
Yaşanan şey yalnızca bir kadının başına gelen kişisel bir olay olmaktan çıkıyor. Daha büyük bir şeye dönüşüyor.
Burada film bence güçlü bir metafor kuruyor.
Ancak filmin en güçlü tarafı aynı zamanda en problemli tarafına da dönüşüyor.
Çünkü El llanto, söylemek istediği şeye o kadar fazla önem veriyor ki bazı noktalarda hikâyenin kendisi geri planda kalıyor.

Ben belirsizliği seven bir seyirciyim. Bir filmin her şeyi açıklamasını istemem. Özellikle korku filmlerinde bilinmeyen şeyin bilinmeyen olarak kalmasının daha etkili olduğunu düşünüyorum.
Ama belirsizlik ile eksiklik arasında bir fark var.
El llanto bazı yerlerde bu ikisinin arasında kalıyor.
Filmin özellikle sonlarına doğru bazı olayların neden gerçekleştiği konusunda kafamda soru işaretleri oluştu. Bu soruların hepsinin cevaplanmasını beklemiyorum. Fakat bazı noktaların daha iyi hazırlanabileceğini düşünüyorum.
Bu nedenle finali filmin geri kalanındaki kadar güçlü bulmadım.
Bence film başlangıçta yarattığı atmosferi finalde aynı güçle sürdüremiyor.
Bununla birlikte oyunculuklar filmin önemli avantajlarından biri.

Ester Expósito, Andrea karakterinde filmin duygusal merkezini oluşturuyor. Karakterin yaşadığı korku yalnızca korkmakla sınırlı değil. Şüphe, yalnızlık ve çaresizlik de giderek karakterin üzerine geliyor. Expósito bunu özellikle yüz ifadeleri ve küçük tepkiler üzerinden vermeyi başarıyor.
Film çok fazla şeyi açıklamadığı için oyuncunun yüzündeki küçük değişimler daha önemli hâle geliyor. Andrea’nın gerçekten ne gördüğünü ya da yaşadığını anlamaya çalışırken onun verdiği tepkiler bize yol gösteriyor.
Bu nedenle Expósito’nun performansını başarılı buldum.

Malena Villa ise Camila karakterinde farklı bir enerji getiriyor. Camila’nın görüntüler üzerinden bir şeyleri anlamaya çalışması, filmin kamera fikriyle de birleşiyor. Karakterin merakı zamanla huzursuzluğa dönüşüyor.
Villa’nın performansında özellikle bu değişimi başarılı buldum.

Mathilde Ollivier ise Marie karakterinde daha farklı bir korku duygusu yaratıyor. Onun hikâyesinde yalnızlık daha belirgin. Çevresindeki insanların yaşadığı şeyi anlamaması ve karakterin kendi korkusuyla baş başa kalması, filmin temel meselesini daha görünür hâle getiriyor.
Üç oyuncunun performanslarının birbirinden farklı olması da önemli.
Çünkü film üç kadını aynı karakterin üç farklı versiyonu hâline getirmiyor.
Her biri yaşadığı korkuya farklı tepki veriyor.
Bu da filmin kadın karakterlerini yalnızca “korku filmindeki kurbanlar” olmaktan çıkarıyor.
Yönetmenlik açısından ise El llanto oldukça başarılı bir ilk film.

Pedro Martín-Calero’nun özellikle görüntü yaratma konusunda güçlü olduğunu düşünüyorum. Filmin bazı sahnelerinde hikâyeden bağımsız olarak yalnızca görüntünün kendisi bile çalışıyor.
Boşlukları kullanması, kadrajın dışındaki alanı önemsemesi ve seyircinin neye bakacağını kontrol etmesi filmin en güçlü taraflarından.
Bu nedenle film bana göre senaryosundan daha iyi yönetilmiş bir film.
Senaryonun bazı bölümlerinde daha güçlü bağlantılar kurulabilirdi. Bazı karakter davranışları daha iyi hazırlanabilirdi. Finalin daha etkili olabileceğini düşünüyorum.
Ama yönetmenin ne yapmak istediğini görmek mümkün.
Bu da ilk uzun metraj için önemli.
El llanto‘nun IMDb’de yaklaşık 6.0/10 seviyesinde bir puana sahip olması da bence filmin neden herkesi aynı şekilde etkilemediğini gösteriyor. Ben ise bu puandan biraz daha yukarıda değerlendiriyorum.
Çünkü film kusursuz değil ama bende bir iz bırakıyor.
Film bittikten sonra hikâyedeki bütün soruların cevaplarını hatırlamıyorum.
Ama bazı görüntüleri hatırlıyorum.
Bir kadının yüzünü.
Boş bir alanı.
Bir kamerayı.
Ve ağlama sesini.
Bence korku sinemasında bunun da bir değeri var.
Çünkü iyi bir korku filmi her zaman size neyin korkutucu olduğunu söylemez.
Bazen yalnızca etrafınıza biraz daha dikkatli bakmanızı sağlar.
El llanto da bunu yapmaya çalışıyor.
Görmediğimiz bir şeyin gerçekten orada olup olmadığını sorgulatıyor.
Fakat film ilerledikçe bunun yalnızca doğaüstü bir varlıkla ilgili olmadığını anlıyoruz.
Bazı şeyleri gerçekten görmüyoruz.
Çünkü görünmez oldukları için değil.
Bakmadığımız için.
Ben El llanto’yu kusursuz bir korku filmi olarak görmüyorum.
Ama kendi sinema dilini kurmaya çalışan, atmosferi ve görüntüleri senaryosundan daha güçlü olan, oyuncularının da bu atmosferi taşıdığı başarılı bir ilk film olarak görüyorum.
Ve belki de filmin en önemli tarafı şu:
Filmdeki varlığın ne olduğunu tam olarak göremiyoruz.
Ama onun orada olduğunu hissediyoruz.
Bazı korkularımız da böyle değil mi?
Görünmezler.
Ama yok değiller.
İlker DUMAN
















