SÖYLEŞİ /Onur ÖZKOPARAN/ Yazar/ Öykü/ Roman/ Editör

0

Birçoğumuz ortalamayız. Bunun kötü bir şey olmadığını, aksine vasat olanın insani olduğunu düşünüyorum”

Onur Özkoparan, gündelik hayatın vasatlığını, modern insanın yalnızlığını ve iç mırıldanmalarını mizahla harmanlayan kalemlerden. İlk kitabı Vasat Adamın Maceraları & Mırıldanmalar ve romanı Her Şeyi Bırakıp Gitmeyi Düşünüyorum ile dikkat çeken yazarla, sıradanlığın sığınağı, aidiyetsizlik ve varoluş sancısı üzerine konuştuk.

İlk kitabınız Vasat Adamın Maceraları & Mırıldanmalar doğrudan “vasat” olana, sıradan insanın iç sesine odaklanıyor. Edebiyatta büyük kahramanlar yerine “vasatlığı” ve mırıldanmaları merkeze almayı seçtiniz. Sizce günümüz dünyasında “vasat kalabilmek” ya da sıradanlığın getirdiği o görünmezlik bir sığınak mı, yoksa bir sıkışmışlık mı?

 Günümüzde, “Vasat” olana yönelik olumsuz bir algı mevcut. Esasında vasatlık sıradanlığı, ortalamayı ifade eden bir sözcük. Günlük hayatta karşılaştığımız hemen her şey sıradan ve ortalama. Pazardan aldığımız sebzeden tutun da hizmet almaya gittiğimiz bir devlet kurumundaki işlemlerin hızı, kalitesi bile öyle. Bunu bir şeyleri kötülemek için söylemiyorum, bu bizde de böyle, yurtdışında da. Birçoğumuz ortalamayız. Bunun kötü bir şey olmadığını, aksine vasat olanın insani olduğunu düşünüyorum. Kitaptaki karakterlere gelecek olursak, ben her zaman umursanmayan insanın iç dünyasını merak etmişimdir. Kimsenin umursamadığı biri, nasıl hayatta kalır? Motivasyonu nedir, kendine ne söyler? Bunu anlamaya çalışıyorum.    

Mırıldanmalar bölümü daha çok iç döküşler, monologlar ve deneme diline yaklaşan metinlerden oluşuyor. Bir öykücü olarak yüksek sesle konuşmak yerine “mırıldanmayı” seçmek, modern insanın içsel boşluğunu anlatmak için nasıl bir imkan sundu size?

Son yıllarda çok yalnızlaştığımızı düşünüyorum. Bunu birçok uzman dile getiriyor; aynı şeyleri tekrarlamak istemem ama bunda en büyük etkenlerden biri teknolojinin hayatımızın merkezine yerleşmesi. Eskiden insanın sıkılmaya ve hatta kendiyle baş başa kalmaya zamanı vardı. Şimdi, en küçük boşluğu bile ekranlarla dolduruyoruz. Sürekli konuşuyor, sürekli içerik tüketiyor ama kendimizle neredeyse hiç konuşmuyoruz. Mırıldanmalar bölümündeki metinler de birilerine hitap etmekten çok, insanın kendi zihninde dolaşan düşünceleri yakalamaya çalıştığım yerler. Denemeye yaklaşan kısımlar var mıdır bilemem, ama iç döküş ve monolog kısımları bilinçli tercihler diyebilirim. Modern insanın yaşadığı boşluk, yalnızlık yüksek seviyede. Ben de o boşluğu, yalnızlığı olabildiğince süssüz, doğal bir sesle aktarmak istedim.

Öykülerinizde mizahı, felsefi katmanları ve hatta tarihi aktörleri toplumsal dinamiklerle ustalıkla harmanlıyorsunuz. Ağır ya da melankolik olabilecek bir toplumsal gerçeği mizahla yoğururken dengeyi nasıl sağlıyorsunuz? Kara mizah sizin için bir kaçış kapısı mı yoksa yüzleşme aracı mı?

İnsanın başına gelen kazaları, aksaklıkları, mutsuzluğu anlama, mantıklı zemine oturtma çabası vardır. Her zaman olmasa da bunu başaramadığı zamanlarda karşılaştığı bu aksaklıklarla başa çıkabilmek için mizahı kullanır. Metinlerde yer alan absürt haller ve felsefi zemin mantıkla başa çıkılamayan toplumsal ve bireysel aksaklıkları, mizahla bütünleştirerek anlamlandırma girişimini ortaya koyuyor diyebiliriz. Bu doğrultuda sorunuza yönelik olarak “yüzleşme aracı” şeklinde düşünülebilir.

Onur Özkoparan kendini en iyi hangi 3 kelime ile anlatabilir? En sevmediği kelime nedir?
 
Yalnız, vasat, yorgun diyebilirim. En sevmediğim kelime, “Aynen” ama bazen kullanıyorum ben de 🙂  

Editörlük de yapıyorsunuz. Başka metinleri titizlikle yontarken, kendi metninize yaklaşırken o “editör gözünü” kapatmakta zorlanıyor musunuz?

O Evet, bunu bir avantaj olarak görsem de yazar kendi metninin editörü olamıyor. Çünkü zamanla, metinlerinde okuduğu cümlelere karşı körleşiyor. Başka bir gözün o metni okuması gerekiyor. Benim dosyalarımın editörlüğünü, gerekli müdahale ve düzeltmeleri de Mahal Edebiyat’taki yol arkadaşlarım Mete Karagöl ve Melike Kara yapar. Onlara da bu vesileyle teşekkür etmek isterim. Editör de olsanız defalarca kontrol de etseniz müdahale edilecek, düzeltilecek bir şeyler mutlaka vardır. Her şey tastamamsa bile, “Bu bölümü çıkaralım, metnin içeriğine uymuyor,” şeklinde bir fikir gelebilir başka bir gözden. Ve bu kıymetlidir.

İlk romanınız Her Şeyi Bırakıp Gitmeyi Düşünüyorum okuru Esenyurt’un tekinsiz sokaklarına, biçimsiz gökdelenlerin gölgesine götürüyor. Bu coğrafya seçimi tesadüf olmasa gerek. Esenyurt’u modern insanın sıkışmışlığının, o hiç bitmeyen “bengi dönüşünün” mekânsal bir karşılığı olarak mı kurguladınız?

İstanbul’daki on beş kişiden biri Esenyurt’ta yaşıyor. Son yirmi yılda inanılmaz bir nüfus artışı yaşandı ilçede. Romantize etmek istemem, ama zaman zaman ilçedeki gökdelenleri ve asfaltlı yolları çıkarırsak Paulo Lins’in Tanrı Kent romanındaki favelaları ve orada yaşananları andıran bir yapıda olduğunu düşünüyorum. Belirttiğiniz gökdelenlerin gölgesi ve tekinsiz sokaklar da romanın atmosferinin bir parçası oldu diyebiliriz.  

Romanda Macit ve adı konmayan “isimsiz” diğer kahraman üzerinden ilerleyen iki farklı anlatıcı var. Bu iki karakteri, hayatın absürtlüğü ve “her şeyi bırakıp gitme arzusu” dışında birbirine bağlayan o görünmez bağ nedir? Sizce onlar modern birer “Tutunamayan” mı, yoksa sistemin dışına itilmiş radikal karakterler mi?

 Asıl görünmez bağ, ikisinin de yaşadıkları dünyaya ait hissedememeleri. İki karakter de toplumsal rollerin yılgınlığı içerisinde diyebiliriz Bence onların “Tutunamayan” tarafları elbette var, çünkü topluma uyum sağlayamıyorlar, yabancılaşma yaşıyorlar. Buna karşı da yaptıkları pek bir şey yok, hatta belki farkında da değiller. “Her şeyi bırakıp gitme” düşüncesi de fiziksel bir kaçıştan çok, mevcut yaşam biçimine yöneltilmiş bir itiraz, daha doğrusu duruş. Modern insanın aidiyet krizini, yalnızlığını ve anlam arayışını taşıyan iki farklı bilinç olarak değerlendirebiliriz. Macit ve isimsiz anlatıcı birbirinden farklı görünseler de aynı varoluşsal yarayı taşıyor diyebilirim.

 2023’te öykü, 2025’te ise bir romanla okurun karşısına çıktınız. Masanızda şu an hangisinin ağırlığı daha fazla? Onur Özkoparan bundan sonraki yol haritasında öykünün mü yoksa romanın mı sınırlarını genişletmek istiyor?

 Zaman zaman öykü yazsam da bundan sonraki dosyalarım sanırım roman olacak. Çünkü romanın yazara çok geniş bir hareket alanı sağladığını düşünüyorum. Beş-on sayfalık bir düşüş yaşasanız bile toparlama şansınız var, ancak öyküde sürekli güçlü, diri bir kurmaca yaratmanız gerekiyor. 

Bir de istek soru var. Sormadan geçmeyeceğim. Romanınızı ithaf ettiğiniz T.Milena’nın kim olduğunu merak edenler var:)

Bir zamanlar çok sevdiğim ve Kafka okumayı seven biri…

 Klasikleşen bir sorum var onu size de sormak istiyorum. Elinizde sihirli bir değnek olsaydı dünyada ya da hayatınızda neyi değiştirmek isterdiniz?

 İnsanın anlam arayışı çabasını ve aslında derinlerinde bir yerlerinde içini sürekli didikleyen varoluş sancısını dindirmeyi isterim.