Bilmem benim gibi mi düşünüyorsunuz?
Epeydir hangi tv kanalında haber izlerseniz izleyin, hangi gazete ya da internet sitelerine göz atarsanız atın, bu “serüvenden” adeta dayak yemiş gibi çıkıyorsunuz!
Üst üste gelen iç karartıcı, ürkütücü olayları öğrenince kendinizi çok kötü hissediyorsunuz.
Dünyanın düzenine dair endişeleriniz artmış, insanlığın tarih öncesi çağlardan beri oluşturduğu değerlerin göz göre göre yok sayıldığını görerek güveninizi yitirmiş hale geliyorsunuz .
“Yok artık, bu kadarı da olmaz!” dediğiniz her şeyin nasıl kolayca oluverdiğini görerek şaşırıyorsunuz.
Son örneğimizdeki gibi.
Yaklaşık 30 milyonluk bağımsız, egemen bir devletin, Venezuela’nın Cumhurbaşkanı, tarihte eşi görülmemiş bir eşkiyalıkla yabancı ülke askerleri tarafından evinden alınıp New York sokaklarında dolaştırıldıktan sonra hapsedildi.
Şaşkınlıkla izliyorsunuz!
Oysa biliyorsunuz ki, bu çağda ilan edilmiş savaşların bile hukuku var, olması gerek!
Birleşmiş Milletler Örgütü’ne üye her devletin sözleşmelerden kaynaklanan hakları, dış zorbalıklara karşı korunanları, yöneticilerinin diplomatik dokunulmazlıkları var.
İlan edilmiş savaş olmadığı halde yabancı askeri kılıklı silahlı kişilerin bağımsız ülke sınırlarını aşıp başkente saldırmaları uluslararası hukuka göre savaş suçu!.
Hele o ülkenin Başkanlık Sarayına girip cumhurbaşkanını ve eşini kaçırmaları düpedüz teröristlik!
Üstelik, daha önce Uluslararası Adalet Divanı o cumhurbaşkanı hakkında tutuklama kararı vermiş olma gibi bir durum da yok. -Ki olsa bile, kendi evinden kimsenin gidip alma yetkisi kullanamayacağı deneyimlerle sabit bir gerçek!-
Örneğin, Gazze’de bildiğimiz soykırım uygulayan İsrail’in suçu sabit başbakanı Netanyahu hakkında
Uluslararası Adalet Divanı’nın tutuklama kararı mevcut ama, bu güne dek kimse bunu uygulayamadı!.
Kimsenin de suçlanan şahsın derdest edilip Cenevre’ye götürüleceği ve orada yargılanacağı beklentisi bulunmuyor ne yazık ki!
Zaten Gazze konusunda yargılanması gereken bir tek Netanyahu da değil !
Orada yargılanması gereken altıncı filosunu bölgeden ayırmayan, İsrail’in arkasındaki güç ABD’nin ta kendisi.
Yani Venezuela’yı işgal eden, Grönland’a çökmeye çalışan emperyalist ABD’nin elebaşısı olduğu küresel çete.
Bu yargılamada çetenin önceki ve şimdiki elebaşıları ve işbirlikçileri de yer almalı.
Dünyanın bu çeteyle baş etme imkanı henüz bulunmuyor!
Bu imkanı sağlaması gereken de , o suçlu elebaşılarını “üreten” ülkelerin bizzat kendi halkları.
Bağımsız bir ülkenin seçilmiş liderinin yabancı asker kılıklı çete mensupları tarafından kaçırılıp artık açık düşman ülke konumuna gelen topraklara götürülmesi, kuşkusuz uzun yıllar etkisi geçmeyecek büyük bir travma!
Osmanlı döneminde, pek bu olayla kıyaslanamasa da ,böyle bir travma 1402 Ankara savaşında düşmana esir düşen dördüncü Osmanlı Osmanlı padişahı Yıldırım Bayazıt’la yaşanmıştı.
O güne kadar Anadolu’da saldırdığı kentleri yakıp yıkan, katliamlar yapan Timurlenk’in, yanındaki bir kısım silahlı güçlerin düşman tarafa geçmesi, kendi öz çocuklarının savaş meydanından çekilmesi gibi nedenlerle zayıf düşen Yıldırım’ı esir alması sonucu yaptıkları bu ülkede yüz yıllardır unutulmadı.
O günlerden altı yüz yıl sonrasının bu günlerine kalan hikayelerden biri de, esir padişahın bir kafesin içinde gidilen yerlere götürülmesi , buralarda sergilenmesi idi.
New York’ta kaçırılan Venezuela liderinin New York sokaklarında dolaştırılıp teşhir edilmesi gibi.
Yıldırım Beyazıt’ın düştüğü durumun travması belleklerden çıkmadı.
Aradan altı yüz yıl geçti.
Bu yüz yıllar boyunca savaşlarla ilgili konularda da bir çok gelişmeler yaşandı, bağımsız devletlerin hakları, diplomasi, insan hakları kavramları ortaya çıktı.
Savaş hukuku uygulanmaya başlandı.
Hala Gazze’de çoluk çocuğu katleden cani ülke gibileri olsa da, savaş hukukunun uygulamacı ve denetçisi olmakla yükümlü Birleşmiş Milletler aciz bırakılsa da, en azından saldırgan devletlerin suçlarını tescil eden yazılı kurallar var.
Ahlak nedir tanımayan düz ahlaksızların yüzsüzlükle, pişkinlikle, soytarılıkla her türlü hukuksuzluğun, cinayetin, saldırganlığın kendilerine “serbest” olduğunu düşündürme çabalarına rağmen.
Kendisini yenilmez güç olarak görüp her türlü saldırganlığı yapmaya yetkili olduğunu sanan bir Hitler özentisi, aslında büyük korku içinde hızla yaklaşan sonunu durdurmaya çalışıyor.
Yakındaki kongre seçimlerinde kaybederse azledileceği korkusunu açıkça dışa vuruyor.
Azledilirse de hakkındaki pedofili dosyalarının tamamen açığa çıkmasını hiçbir gücün engelleyemeyeceğini biliyor.
Sözde kendi partisini gaza getirmeye çalışıyor ama asıl seslendiği, kendisini bütün rezil düşünceleri bilindiği halde o göreve “seçtiren” ülkesinin bir takım egemen güçleri.
Onları, nasıl olsa bitecek olan siyasal yaşamını uzatmak için zorlama derdinde.
Yani ABD’nin içi kendisi için dikensiz gül bahçesi değil.
Bugün o şahsın konuşurken ağzını yüzünü oynatıp adeta taklit ettiği İtalyan faşist elebaşı Mussolini için Nazım Hikmet’in yazdığı ünlü dizeler güncelliğini koruyor sanki:
“Mussolini çok korkuyor Taranta Babu
Çok korktuğu için çok konuşuyor!”
Coşkun KARTAL

















