Selahattin NİZAM; Yedi Yüz Yıldır İnsanları Çağıran Köy: Abdal Musa Sultan’ın İzinde

0

Bazı köyler vardır; haritada küçük bir nokta gibi görünür ama taşıdığı anlam, sınırlarını çoktan aşmıştır.

Antalya’nın Elmalı ilçesine bağlı Tekke Köyü de onlardan biri.

Torosların çevrelediği Elmalı Ovası’nda ilerlerken yolun bir yerinde şehir geride kalıyor. Tarım arazileri, dağların eteklerine yaslanan küçük yerleşimler ve ovanın dinginliği yolculuğun ritmini yavaşlatıyor.

Tekke Köyü’ne ulaştığınızda sizi gösterişli yapılar ya da turistik bir merkez karşılamıyor. İlk bakışta sakin bir Anadolu köyündesiniz.

Ama yolları hiç boş kalmayan bir köy bu.

Çünkü yaklaşık yedi yüzyıldır adı Pir Abdal Musa Sultan ile birlikte anılıyor.

Türkiye’nin dört bir yanından, Balkanlardan ve dünyanın farklı ülkelerinden insanlar bu küçük köye geliyor. Kimi niyaz etmek, kimi geçmişinin izlerini aramak, kimi Alevi-Bektaşi inanç ve kültür dünyasının en önemli merkezlerinden birini görmek için…

Benim Tekke Köyü’ne geliş nedenim ise “Saklı İzler” için Pir Abdal Musa Sultan’ın izlerini süreceğimiz bir belgesel çekmekti.

Fakat çekimler ilerledikçe gördüm ki burada anlatılması gereken şey bir türbenin tarihinden çok daha büyük.

Çünkü Tekke Köyü’nde tarih, inanç, mimari, sözlü kültür, doğa ve gündelik hayat hâlâ birbirine dokunarak yaşamaya devam ediyor.

Tarihin sisleri arasındaki Pir Abdal Musa Sultan

Pir Abdal Musa Sultan’ın hayatını kesin tarihlerle çizilmiş bir biyografi gibi anlatmak kolay değil.

Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi de onun tarihî şahsiyetinin, menkıbeler ve sonradan oluşan yorumlarla iç içe geçtiğine özellikle dikkat çekiyor.

Genel kabul, 14. yüzyılda yaşadığı yönünde.

Kökenine ilişkin anlatılarda ise Horasan ve Hoy isimleri karşımıza çıkıyor. Elmalı Kaymakamlığının yayımladığı bilgilerde Pir Abdal Musa Sultan, Horasan erenlerinden biri olarak tanımlanıyor; Azerbaycan’ın Hoy şehrinde bir süre yaşadığı ve bu nedenle Hoylu olarak anıldığı aktarılıyor.

Ona atfedilen dizelerdeki:

Aslımı sorar isen Hoy’danız…”

ifadesi de bu güçlü geleneğin dayanaklarından biri.

Fakat Pir Abdal Musa Sultan’ı yalnızca nereden geldiği sorusuyla anlamak mümkün değil. Asıl dikkat çekici olan, onun 14. yüzyıl Anadolu’sundaki hareketliliğin tam ortasında yer alması.

Osmanlı Beyliği henüz kuruluş yıllarındadır.

Taşköprizâde, Âlî ve Hoca Sâdeddin gibi Osmanlı tarihçileri, Pir Abdal Musa Sultan’ın Orhan Gazi döneminde Bursa’nın fethiyle ilişkili olduğunu ve Geyikli Baba ile yakınlık kurduğunu aktarırlar.

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Hacı Bektaş-ı Veli” maddesinde ise Pir Abdal Musa Sultan’ın Hacı Bektaş Veli Tekkesi çevresinden yetiştiği, Osmanlı Beyliği topraklarına giderek fetihlere katıldığı ve Hacı Bektaş Veli’ye ilişkin anlatıların gaziler arasında yayılmasında önemli bir rol üstlendiği belirtiliyor.

Bu nedenle Alevi-Bektaşi hafızasında Pir Abdal Musa Sultan yalnızca bir düşünce insanı olarak değil, gerektiğinde savaş meydanında yer alan “alp-eren” kimliğiyle de anılıyor.

Ancak burada tarih ile menkıbeyi birbirinden ayırmak gerekiyor.

Pir Abdal Musa Sultan’ın hayatına ilişkin kaynaklar arasında kronolojik uyuşmazlıklar var. Bu nedenle Bursa’nın fethine katıldığına ilişkin anlatıları mutlak bir tarihî gerçek olarak değil; erken Osmanlı tarihçiliğinde ve Alevi-Bektaşi geleneğinde güçlü biçimde yer etmiş bir tarihsel hafıza olarak okumak daha doğru.

Onun etkisinin çok daha belirgin olduğu alan ise Hacı Bektaş Veli öğretisinin Anadolu’daki yayılışı.

Tekke Köyü Abdal Musa Kültürünü Araştırma ve Yaşatma Derneği Başkanı Mehmet Özel, yaptığımız röportaj sırasında bunu tek bir cümleyle özetledi:

“Hacı Bektaş Veli’nin öğretisini yaygınlaştıran Abdal Musa oldu.”

Bu sözün akademik literatürde de güçlü bir karşılığı bulunuyor.

Pir Abdal Musa Sultan, Alevi-Bektaşi geleneğinde “Pir-i Sani”, yani “İkinci Pir” olarak anılıyor. On iki hizmet postundan on birincisinin “Ayakçı Şah Abdal Musa Sultan Postu” adını taşıması da onun inanç dünyasındaki yerini gösteriyor.

Ve onun yetiştirdiği isimlerden biri, Türk tasavvuf ve Alevi-Bektaşi edebiyatının en önemli şahsiyetlerinden biri:

Kaygusuz Abdal.

Kaygusuz Abdal’ın Pir Abdal Musa Sultan’a bağlanışı ve onun dergâhında yetişmesi, menâkıbnâmelerde ayrıntılı biçimde anlatılıyor.

Böyle bakıldığında Tekke Köyü yalnızca bir ziyaret merkezi değil; düşüncenin, şiirin, eğitimin ve tasavvufi geleneğin de önemli duraklarından biri.

Köyün kalbindeki dergâh

Tekke Köyü’nün tarihi ile dergâhın tarihini birbirinden ayırmak neredeyse imkânsız.

Köyün adını tekkeden alması bile bu ilişkinin ne kadar güçlü olduğunu anlatıyor.

TDV İslâm Ansiklopedisi, Tekke Köyü’nün geçmişte tekkeye vakfedilmiş bir köy olduğunu belirtiyor.

Zaman içerisinde burada yalnızca ibadet edilen bir yapı değil; eğitim, konaklama, üretim ve paylaşım işlevlerinin birlikte yürütüldüğü büyük bir sosyal sistem oluşmuş.

Bugün avluya girdiğinizde bu devasa yapı topluluğunu görmek mümkün değil.

Fakat izleri hâlâ orada.

Kaynaklardan, tekkenin yapılarının arka arkaya sıralanan üç avlu çevresinde toplandığını öğreniyoruz.

İlk iki avluda meydan evi, derviş hücreleri, misafirhane, aşevi, kiler, ekmek evi ve at evi bulunuyordu.

Üçüncü avlu ise türbeye, hazireye ve şifalı olduğuna inanılan su kuyusuna ayrılmıştı.

Bu düzen bize önemli bir şey söylüyor:

Burası yalnızca insanların dua etmeye geldiği bir mekân değildi.

Yaşanan, üretilen, öğrenilen, yemek pişirilen, yolcunun ağırlandığı büyük bir yaşam alanıydı.

Selçuklu geleneğinin izlerini taşıyan türbe

Tekke yapılarının büyük bölümü zaman içinde ortadan kalktı.

Bugüne ulaşan en önemli tarihî yapı, Pir Abdal Musa Sultan Türbesi.

Ve dışarıdan son derece sade görünen bu yapı, dikkatle bakıldığında Anadolu anıt mezar mimarisinin güçlü izlerini taşıyor.

TDV İslâm Ansiklopedisi, türbenin 14. yüzyılın ikinci yarısında, Pir Abdal Musa Sultan’ın hayatının son dönemlerinde ya da hakka yürüyüşünden kısa süre sonra yapılmış olabileceğini belirtiyor.

Tekeoğulları dönemine ait yapı, Selçuklu kümbet geleneğini sürdürüyor.

Ana mekân kare planlı.

İçeride tromplara oturan kubbe, dışarıda sekizgen bir kasnak üzerinde yükseliyor. Kubbenin üzerini ise sekizgen piramit biçiminde bir külah örtüyor.

Bugün kurşunla kaplı olan bu külahın Evliya Çelebi’nin burayı gördüğü dönemde çam tahtalarıyla örtülü olduğunu öğreniyoruz.

Duvarlar düzgün kesme taşlarla ve oldukça özenli bir işçilikle örülmüş. Bir cephede giriş kapısı, diğerlerinde küçük ve basık pencereler bulunuyor.

Girişin iki yanında iki manzum kitabe var.

Bunlardan biri dergâhın Sultan Abdülaziz dönemindeki ihyasını, diğeri ise 1910 yılındaki onarımı anlatıyor.

Türbenin içinde beş sanduka bulunuyor.

Pir Abdal Musa Sultan’a, annesine, babasına, kız kardeşine ve ünlü halifesi Kaygusuz Abdal’a ait oldukları kabul edilen bu sandukaların herhangi bir kitabesi bulunmuyor. Dolayısıyla sandukaların kimlikleri yazılı kitabelerden değil, yüzyıllardır devam eden gelenekten geliyor.

Merkezdeki en büyük sanduka Pir Abdal Musa Sultan’a ait.

Çevresini pirinçten yapılmış ajurlu bir şebeke kuşatıyor. Bu şebekenin 1813 yılında yapıldığı biliniyor.

Türbede ayrıca Pir Abdal Musa Sultan’a ait olduğu kabul edilen bir hırka ile tahta kılıç da sergileniyor.

Tahta kılıç, belki de onun hafızadaki “alp-eren” kimliğini en güçlü biçimde sembolleştiren eşyalardan biri.

Evliya Çelebi’nin gördüğü Tekke Köyü

Bugün türbenin çevresine baktığınızda 17. yüzyıldaki dergâhın büyüklüğünü hayal etmek zor.

Burada yardımımıza Evliya Çelebi yetişiyor.

Ünlü seyyah, Tekke Köyü’ne geldiğinde gördüğü yapıyı ayrıntılı biçimde anlatmış.

Onun satırlarından ve Elmalı Kaymakamlığının derlediği bilgilerden öğrendiğimize göre dergâhın mutfağında kırk derviş hizmet ediyordu.

Büyük bir misafirhanenin altındaki ahır yaklaşık iki yüz at alabilecek kapasitedeydi.

Dergâhın bağları, bahçeleri, değirmenleri ve geniş hayvan sürüleri vardı.

Kaymakamlık sayfasında Evliya Çelebi’ye atfen on binden fazla koyundan, bin camuzdan ve çok sayıda deve ile katırdan söz ediliyor.

Bütün bunlar, dergâhın yalnızca bir inanç merkezi değil, bulunduğu bölgede üretimi ve paylaşımı örgütleyen büyük bir ekonomik ve sosyal kurum olduğunu gösteriyor.

Evliya Çelebi’nin aktardığı en çarpıcı ayrıntılardan biri ise mutfakla ilgili.

Dergâhın ocağının hiç sönmediğini ve burada pişen “baba çorbası”nın gelen misafirlere sürekli ikram edildiğini yazıyor.

Aradan yüzyıllar geçti.

Eski yapılar yok oldu.

Ama Tekke Köyü’ndeki yemekhaneye girdiğimde, Evliya Çelebi’nin anlattığı ocağın bugün hâlâ başka bir biçimde yanmaya devam ettiğini gördüm.

Kazanlarda kaynayan yalnızca yemek değil

Yemekhanede sıra sıra büyük kazanlar duruyor.

Ateş yakılıyor.

Kepçeler kazanların içine giriyor.

Birileri yemek hazırlarken bir başkası sofrayla ilgileniyor.

Özellikle her yıl Haziran ayında düzenlenen Pir Abdal Musa Sultan’ı Anma Etkinlikleri sırasında bu hareket dev bir imeceye dönüşüyor.

Dernek Başkanı Mehmet Özel’in verdiği bilgiye göre yaklaşık 30 bin insan birkaç gün içinde Tekke Köyü’nde buluşuyor.

Küçük bir köyde 30 bin insan…

İlk akla gelen soru şu:

Nerede kalıyorlar?

Cevap yine Tekke Köyü’nün paylaşma kültüründe saklı.

Misafirhaneler doluyor. Evler açılıyor. Bahçelerde ve uygun alanlarda çadırlar kuruluyor. Köy birkaç günlüğüne sınırlarını aşarak büyük bir ortak eve dönüşüyor.

Üstelik ziyaret yalnızca Haziran ayıyla sınırlı değil.

Tekke Köyü yılın 365 günü ziyaretçi kabul ediyor.

Yemekhanedeki “lokma” da yalnızca karın doyurmuyor.

Aynı kazanda pişen ve aynı sofrada paylaşılan yemek, Alevi-Bektaşi kültüründeki eşitlik, dayanışma ve birlikte yaşama düşüncesini somutlaştırıyor.

Belki Evliya Çelebi’nin “hiç sönmeyen ocak” anlatısının bugündeki en güçlü karşılığı da burada.

Ateş aynı ateş olmayabilir.

Kazanlar değişmiş olabilir.

Ama paylaşma fikri yaşamaya devam ediyor.

Büyük kırılma: 1826

Böylesine güçlü bir dergâhın bugüne neden yalnızca birkaç yapıyla ulaşabildiğini anlamak için 19. yüzyıla bakmak gerekiyor.

1826 yılında II. Mahmud Yeniçeri Ocağı’nı kaldırdı.

Bu kararın ardından Alevi-Bektaşi tarihinin önemli kırılmalarından biri yaşandı; Bektaşi tekkeleri kapatıldı ve mallarına el konuldu.

Pir Abdal Musa Sultan Dergâhı da bu süreçten ağır biçimde etkilendi.

TDV İslâm Ansiklopedisi tekkenin 1826’da kapatıldığını belirtiyor. Elmalı Kaymakamlığının aktardığı kayıtlarda ise 1829 yılında görevlilerin dergâhtaki eşyaları ve çok sayıdaki hayvanı sattığı, kayıtları İstanbul’a gönderdiği anlatılıyor.

Dergâh 1874 yılında Sultan Abdülaziz döneminde yeniden ihya edildi; daha sonra II. Abdülhamid döneminde ve 1910 yılında yeniden onarım gördü.

1968’e gelindiğinde ayakta kalan ana yapı türbeydi.

Vakıflar Genel Müdürlüğünün restorasyonunun ardından yeniden ziyarete açıldı.

Bugünkü sessiz yapının arkasında böylesine hareketli, zengin ve zaman zaman sert kırılmalara uğramış bir geçmiş bulunuyor.

Tekke Köyü’nün diğer durakları

Pir Abdal Musa Sultan Türbesi köyün merkezi olsa da Tekke Köyü’nün manevi coğrafyası burada bitmiyor.

Baltası Gedik…

Kafi Baba…

Budala Sultan…

Köyün farklı noktalarındaki bu üç türbe de yüzyıllardır ziyaret ediliyor.

Haklarında anlatılanların önemli bölümü sözlü kültüre dayanıyor. Dolayısıyla menkıbeleri tarihî belge gibi değerlendirmek doğru olmaz.

Ama zaten onların kültürel değeri de burada.

Bir toplumun değer verdiği insanları nasıl hatırladığını, onların isimlerini mekâna nasıl kazıdığını gösteriyorlar.

Tekke Köyü’nde yürürken yalnızca yapılardan yapılara geçmiyorsunuz.

Bir hafıza haritasının üzerinde ilerliyorsunuz.

Bir ağacın dallarına bağlanan dilekler

Bu haritanın duraklarından biri de köydeki dilek ağacı.

Dallarında binlerce bez parçası…

Her birinin ardında başka bir insan hikâyesi var.

Sağlık isteyen de olmuş, kavuşmayı bekleyen de…

Çocuğu için dua eden de, adını yalnızca kendisinin bildiği bir sıkıntıyı ağacın dalına bırakan da…

Bez bağlama geleneği Anadolu’nun pek çok bölgesinde karşımıza çıkıyor.

Burada önemli olan, ağacın gerçekten dilek gerçekleştirip gerçekleştirmediğini tartışmak değil.

Asıl dikkat çekici olan, insanın umudunu somutlaştırma ihtiyacı.

Söylenen söz rüzgâra karışıyor.

Ama bağlanan bez orada kalıyor.

Dağların arasında sessiz bir ayna: Yeşilgöl

Pir Abdal Musa Sultan’ın çevresinde oluşan anlatılar Tekke Köyü’nün sınırlarında sona ermiyor.

Akdağlar’a doğru ilerlediğinizde bu kez karşınıza Yeşilgöl ve Uçarsu çıkıyor.

Yüksek dağların arasında saklanan Yeşilgöl, ilk bakışta Uçarsu’nun tam karşıtı.

Biri sessiz.

Diğeri gürültülü.

Birinde neredeyse hareketsiz bir ayna gibi uzanırken diğerinde kayaların arasından çıkan su aşağıya doğru büyük bir enerjiyle düşüyor.

Fakat görünmeyen yerde ikisini de aynı coğrafyanın karstik yapısı şekillendiriyor.

Akdağlar’ın kireçtaşları çatlaklı ve geçirgen.

Yağmur ve eriyen kar suları bu çatlaklardan yeraltına sızıyor; dağın içindeki doğal su sistemlerini besliyor.

Ve bahar geldiğinde Uçarsu yeniden uyanıyor.

Hıdırellez yaklaşırken uyanan Uçarsu

Uçarsu’ya yaklaştığınızda önce görüntüsünü değil, sesini fark ediyorsunuz.

Kaynağından çıktıktan kısa süre sonra kayalardan dökülen su, beyaz köpükler halinde aşağıya iniyor.

Fakat Uçarsu’nun asıl ilginç tarafı mevsimsel davranışı.

Elmalı coğrafyası üzerine yapılan çalışmalara göre kışın yağışların yüksek kesimlerde kar şeklinde düşmesiyle kaynak yeterince beslenemiyor ve akış kesiliyor.

İlkbaharda sıcaklık yükselip Akdağlar’daki karlar erimeye başladığında ise yeraltı suyu yeniden yükseliyor.

Uçarsu bir anda güçlü biçimde akmaya başlayabiliyor.

Yörede bu olaya “Uçarsu’nun patlaması” deniliyor.

Bu dönem çoğunlukla mayıs başlarına, yani Hıdırellez günlerine denk geliyor.

Yaz boyunca akan kaynak, sonbaharla birlikte zayıflıyor; kışa girilirken yeniden kesiliyor.

Buraya kadar olan bölüm doğrudan coğrafyanın anlattığı gerçek.

Sonrası ise halk hafızasının dili.

Elmalı Belediyesi tarafından da aktarılan yöresel anlatıya göre su yazın Elmalı Ovası’na, kışın ise Kaş Ovası yönüne akar.

Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor:

Bilimsel çalışmalar Uçarsu kaynağının baharla birlikte yeniden canlanmasını ve kışın kesilmesini açıklıyor; aynı suyun yeraltında yön değiştirerek kışın Kaş ya da Fethiye tarafında yeniden ortaya çıktığını kanıtlayan bir veriye ise elimizdeki kaynaklarda rastlamıyoruz.

Dolayısıyla “yazın Elmalı’ya, kışın Kaş’a akar” ifadesini bir hidroloji gerçeği olarak değil, bölgedeki güçlü halk anlatısının parçası olarak okumak daha doğru.

Ve o anlatının merkezinde yine Pir Abdal Musa Sultan var.

Rivayete göre susuzluk çeken köylüler ondan yardım ister.

Pir Abdal Musa Sultan suyu çıkarır; karşılığında elde edilecek ürünün bir bölümünün paylaşılacağına dair söz alır.

Bereket gelir.

Fakat verilen söz tutulmaz.

Bunun üzerine suyun düzenine ilişkin bugün hâlâ anlatılan o sitem ortaya çıkar.

Doğanın gerçek döngüsü ile menkıbe burada yan yana duruyor.

Bilim bize karı, kireçtaşını, yeraltı suyunu ve mevsimsel kaynak davranışını anlatıyor.

Menkıbe ise aynı suyu başka bir dile çeviriyor:

Sözünde durmanın, paylaşmanın ve adaletin diline.

Biri suyun nasıl aktığını anlatıyor.

Diğeri insanların o akışa nasıl bir anlam verdiğini.

Belki Uçarsu’yu bu kadar etkileyici yapan da tam olarak bu.

Peki insanlar neden hâlâ geliyor?

Tekke Köyü’nden ayrılırken aklımda bu soru vardı.

Yaklaşık yedi yüzyıl önce yaşamış bir insanın adı neden bugün hâlâ binlerce kişiyi küçük bir Anadolu köyüne getiriyor?

Cevabı yalnızca tarih kitaplarında aramak eksik kalıyor.

Türbenin önünde bekleyen ziyaretçilere bakmak gerekiyor.

Yemekhanedeki kazanlara…

Haziran ayında aynı meydanda buluşan on binlerce insana…

Bir köylünün tanımadığı bir ziyaretçiye açtığı kapıya…

Dilek ağacının dalındaki küçük bir bez parçasına…

Ve Akdağlar’ın içinden çıkıp her bahar yeniden akmaya başlayan suya…

Pir Abdal Musa Sultan’ın hayatına dair her sorunun kesin bir cevabı bulunmayabilir.

Tarihî şahsiyetiyle onun çevresinde oluşan menkıbelerin sınırları da her zaman açık değildir.

Fakat bir gerçek tartışılmaz:

Pir Abdal Musa Sultan’ın adı yaklaşık yedi yüzyıldır yaşamaya devam ediyor.

Üstelik yalnızca bir türbenin içinde değil.

Paylaşılan lokmada…

Edilen niyazda…

Söylenen nefeste…

Anlatılan hikâyede…

Ve insanların birbirine açtığı kapıda.

Belki de Tekke Köyü’nün asıl sırrı burada.

Bazı yerlerde geçmiş, vitrinlerin arkasında korunur.

Tekke Köyü’nde ise hâlâ hayatın içinde yaşar.

Bu yolculuğu görüntülerle izlemek isteyenlere

Pir Abdal Musa Sultan’ın tarihî kişiliğini, Tekke Köyü’nü, türbeyi, lokma geleneğini, köyün diğer ziyaret noktalarını ve Uçarsu’yu görüntüler eşliğinde izlemek için Saklı İzler YouTube kanalında yayımlanan “Yedi Yüz Yıldır İnsanları Çağıran Köy: Abdal Musa Sultan” belgeseline aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

Kaynaklar : Yazının tarihî ve mimari bölümlerinde Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’nin “Abdal Mûsâ”, “Abdal Mûsâ Tekkesi” ve ilgili maddelerinden; Elmalı Kaymakamlığı ve Elmalı Belediyesinin Pir Abdal Musa Sultan hakkında yayımladığı bilgilerden yararlanılmıştır. Uçarsu’nun doğal döngüsüne ilişkin bölümde Dr. Taner Aydın’ın “Elmalı İlçesinin Coğrafyası” adlı çalışması esas alınmış; yöresel anlatı bilimsel açıklamadan özellikle ayrılmıştır. Ayrıca Tekke Köyü’nde gerçekleştirilen saha gözlemleri ve röportajlardan yararlanılmıştır.

Selahattin NİZAM