İnsanın aklı almıyor!
Kimi zaman, “yok canım, böyle şeyler olsa olsa Amerika’da olur. Kim bilir hangi eyaletin hangi kentinde bu saldırılar gerçekleşmiştir!” diye düşünmek istiyorsunuz!
Zira, uzun yıllarınızı Amerika’da silaha ulaşmanın ve o silahla akla gelmeyecek cinayetler işlemenin ne kadar kolay olduğunu duyarak geçirmişsinizdir.
Oysa, hafızamızı şöyle bir yoklayınca, Türkiye’de de silaha ulaşmanın tam 39 yıl önce kolaylaştırıldığını, bu konuda büyük tartışmalar yaşandığını anımsıyoruz.
Bu tartışmaların başrollerinde ise dönemin başbakanı Turgut Özal ile ana muhalefet SHP’ nin genel başkanı Erdal İnönü vardı.
Özal ve İçişleri Bakanı Mustafa Kalemli, 1953’ten beri uygulanan herkese kolayca silah taşıma ruhsatı verilmemesine ilişkin düzenlemelerin “gevşetilmesi” taraftarıydılar.
Başbakan olarak ruhsatsız silah ticareti ve kullanımının önlenmesinden sorumlu olması gereken Özal, “Zaten ruhsatsız silaha isteyen ulaşabiliyor. Ulaşamayan ise bu bağlantıları bulamayan masum vatandaşlar. Onlar savunmasız mı olsun?” mealinde sözler söylüyordu.
Yani, yorumlarsak, masum vatandaşların suç işleyenlerden kendini korumak için “kolayca” silahlanması gerektiğini savunuyordu.
Eskilerin deyişiyle, “zahiri sebep” buydu.
Hakiki sebep ise, konu irdelendikçe açığa çıkıyordu.
Özal’a göre, devlet yasaklayıcı değil, denetleyici olmalıydı.
O günlerde, yani tartışmaların yapıldığı 1987’de, ne de olsa devletin ağırlıklı olduğu karma ekonomiden çıkıp serbest piyasa ekonomisine geçiş için üst üste adımlar atılıyordu.
12 Eylül darbesinin de tetiklediği bu adımlar sayesinde, ülkenin temel ekonomik sistemi değişiyordu.
Cumhurbaşkanı, hala Kenan Evren’di!
Bu konuda görüş belirtmiyordu.
Sosyaldemokrat Halkçı Parti lideri Erdal İnönü ise defalarca söz aldığı meclis kürsüsünden, silah yasağının gevşetilmesinin toplumu şiddete teşvik anlamına geldiğini anlatmaya çalışıyordu.
İnönü devletin asıl görevinin vatandaşı kolayca silahlandırmak olmadığını söylüyordu.
Ona göre, iktidarın başta gelen görevlerinden biri, ülkede can güvenliğinin “yurttaşların silahlanmasına gerek kalmayacak şekilde sağlanması” olmalıydı.
Ancak muhalefetin karşı çıkması ve uyarıları dikkate alınmadı ve silah taşıma yetkisi verilebilecek meslek grupları ve kişilerin kapsamı genişletildi.
Bu durumda sadece belirli kişilerin değil, varlıklı iş insanlarının da kolayca silah ruhsatı alabilmelerine olanak tanındı.
İktidar partisi basın’ın desteğini sağlamak için gazetecileri de kolayca ruhsat alacak meslek grubu olarak tanımladı.
O dönemde bir çok gazeteci arkadaşımızın ruhsat için başvurduğunu ve geri çevrilmediklerini hatırlıyorum. İçlerinden silah alan da epeyce olmuştur sanırım.
İktidar açısından işin ekonomik yönü de çok önemliydi!
Düzenlemelerden sonra, silah adeta bir ithalat malı haline geliyor, silah alacak olanlar bankaya dolar üzerinden döviz yatırarak MKE’den dünyaca tanınmış markalardan silah bile alabiliyorlardı.
İçişleri bakanı Mustafa Kalemli, silah alımından sağlanan harçların Savunma Sanayi Güçlendirme Fonu’na aktarıldığını, bu sayede ordunun modernize edilmesine ciddi katkı sağlandığını söylüyordu.
Dönemin gazetelerinde Başbakan Turgut Özal’ın elde silah karikatürleri yayınlanıyordu.
Bir çok gazetenin manşetleri “vahşi batıya döndük” gibi yazılarla doluydu.
Ancak itirazlar, uyarılar bir işe yaramadı ve pek çok yurttaş kolayca silah sahibi oldular.
O yıllardan sonra pek de öngörülemeyen gelişmeler yaşandı.
Örneğin, TRT’nin yayın tekeli, özel televizyonlar için gerekli yasal düzenlemeler yapılmadan sona erdi.
Kurulan ilk özel televizyonlar, Almanya’dan, İngiltere’den “Türkiye yasaları ile kendilerini bağlı saymadan” yayına geçtiler.
Daha sonra yasal düzenlemeler yapıldı, televizyonların sayısı arttı ve çoğu akşam saatlerini yüksek ratingler getiren “mafya dizileri” ile doldurmaya başladılar.
Bir bölümde 30-40 kişinin “kahraman” tarafından katledildiği ve bu cinayetler için hiçbir kovuşturma-soruşturma yapılmadığı dizilerle doldu ortalık.
Neyle geçindiği, servetlerini nasıl kazandıkları meçhul “aileler” sardı her yanı.
Bu mafya ailelerinin bazılarının “delikanlılık” ölçüsü ise uyuşturucu ticaretine şiddetle karşı olup, “geçimlerini” silah ticaretinden sağlamalarıydı.
Bunun ardından, çoluk çocuk herkesin oturdukları yerden, kimseye göstermeden ulaşabildikleri sosyal medya platformlarına “maruz kaldık!”
Çocukların hangi şiddet dolu oyunlarda kaç kişiyi katlettiklerini çoğunun aileleri hiç bilemedi.
Dertler yetmiyormuş gibi, ortalık kendini kurtlar vadisi karakteri, vatan kurtaran aslan, yan bakanı tepeleyen yiğitler olarak gören çocuklarla doldu.
Bugün gelinen nokta, asla bugünün işi değildi.
Kim bilir, belki de o zaman dile getirildiği gibi “serbest piyasa ekonomisinin” bir dayatmasıydı!
Sorumlular aramızda olmadığı için bilemeyeceğiz!
- * *
Son birkaç günde, sayısal bakımdan şimdiye dek yaşamadığımız okul saldırısı olaylarıyla karşılaştık.
Okullarda bazı öğrencilerin başka öğrencilere, öğretmenlere yönelik zorbalıklarını, zaman zaman meydana gelen “tekli” cinayetleri duyuyor, kınıyor, sonra işimize bakıyorduk.
Şimdi, önce Şanlıurfa, ardından Kahramanmaraş’ta iki günde 10 kişinin ölümü, 30 kişinin yaralanması ile sonuçlanan olaylar hepimizi sarstı.
Çoğu kişinin aklına “ya benim çocuğum da orada olsaydı” ya da “ya benim çocuğumun okulunda da olursa” soruları geldi, içimiz titredi.
Merak ediyorum, haklı olarak bu endişeleri duyan ebeveynlerin yüzde kaçı, çocuklarıyla ilişkisini eskisi gibi devam ettirdi?
Kaç veli, en azından çocuğunu karşısına alıp havadan sudan konuşarak bir anormallik olup olmadığını anlamaya çalıştı?
Kahramanmaraş’ta emniyet görevlisi babasının “beş silah ve yedi şarjörünü” eliyle koymuş gibi bulan, evden rahatça çıkarıp okulunda korkunç bir katliama imza atan çocuk, anlaşılan psikopatlığına ilişkin önceden bir çok işaret vermiş.
Baba, bunun farkında olmalı ki, oğlunu psikologlara götürmüş.
Hatta bir psikolog, “psikiyatriste gitmesi gerekebilir” demiş, tutuklanan babanın ifadesine göre.
Sonra da baba oğlunu atış poligonunda götürüp hedefi nasıl bulacağını göstermiş.
Şimdi her halde emniyetçi olduğu için sahip olduğu beylik silahla birlikte evindeki beş silahın ruhsatlı olup olmadığını, ruhsatlıysa nasıl ruhsat aldığını falan açıklayacaktır.
O beş silah bir öğretmen ve dokuz öğrenciyi katledip onlarcasını yaraladıktan sonra.
Onlarcasını dediğime bakmayın, iki olaydaki yaralı sayısı 30, ölü sayısı on görünüyor.
Ancak, her ölümün ve yaralanmanın ağır yaraladığı ana babalar, eşler, kardeşler, çocuklar, yakınlar var.
Saldırıların, bunları asla haketmemiş bahtsız kurbanları, arkalarında kor düşmüş yüzlerce gerçek yaralı bırakarak göçüp gittiler dünyadan.
Saldırılarda yaralananlara yakınları yaralarını yüreklerinde taşıyarak bakım sağlamaya çalışıyorlar.
Şu anda şok durumunda olan koca bir ülke ve halkı, umarım kısa zamanda bunları unutmaz.
Bir yerde silaha ulaşmanın zorlaştırılması, çocukların internetteki şiddet dolu oyunlardan uzak tutulması ve belli bir yaşın altındaki çocuklara sosyal medya platformlarının yasaklanması taleplerini dile getirir.
Belki de devlet, böyle “hayırlı” yasaklar için de vardır.
COŞKUN KARTAL

















