Hülya Bilge GÜLTEKİN;🎥 İHTİYARLARA YER YOK

0

Eskiden
bir suçun bir yüzü vardı.
İz sürerdin,
mantık kurardın,
sonunda biri utanırdı.

Şimdi utanma yok.
Sadece kazanç var.

Odaya girdiğimde
ölüm çoktan yerleşmiş oluyor.
Kapılar açık,
pencereler kırık değil.
Kötülük gizlenmiyor artık.
Saklanmaya gerek duymuyor.

Bir zamanlar
iyiler kötüleri tanırdı.
Silahlar ağırdı,
ölüm gürültülüydü,
adalet geç de olsa gelirdi.

Şimdi
ölüm sessiz,
kötülük gerekçesiz,
ve kimse adını söylemiyor Tanrı’nın.

Bu bir kovalamaca değildir.
Bu, anlamın geride kalışıdır.

Gençken dünyanın düzeltilebilir olduğunu sanırdım.

Bir yanlış, bir doğru vardı.
İnsanlar ikisinden birine sapardı
ya da geri dönerdi.

Şimdi yollar yok.
Sadece gidiş var.

Beni yoran
kovalamak değil.
Yetişememek değil.
Anlayamamak.

Benim zamanımda
kimse suçu yazı turaya yüklemezdi.
İnsanlar kendi günahını
taşırdı.

Gece olunca
rüyamda babamı görüyorum.
Benden önde yürüyor,
karanlığın içine ateş götürüyor.
Biliyorum,
benim için taşıyor.

Ama uyanınca anlıyorum:
Ben ateşi taşıyamıyorum.
Sadece arkasından bakıyorum.

Belki mesele yaşlanmak değil.
Belki mesele
dünyanın benden genç olması.

Ve ben
artık onun dilini
konuşamıyorum.

Şerif Bell’in iç sesi bu. Kim mi o? İhtiyarlara Yer Yok adlı filmde Tommy Lee Jones’un canlandırdığı ana karakterlerden ilki. Hemen burada şunu da belirtmeliyim. Karaktere can verirken kendi yaşlanma korkusunu kullandığı ve bu yüzden de performansının çok etkileyici ve gerçekçi olduğu söylentiler arasında.

Tommy Lee Jones’un oyunculuğu filmde oldukça içe dönük ve minimal ilerliyor. Şerif Bell karakteri bağıran, kahramanlık yapan alışılagelmiş bir şerif değildir. Daha çok düşünen, yavaş konuşan, yorgun, dünyayı anlamaya çalışan bir figürdür. Bu yüzden Tommy Lee Jones performansını büyük jestlerle değil, bakışlarla ve sessizlikle kurar. Birçok eleştirmen onun oyunculuğunu şöyle tarif eder:

“Bir adamın dünyayı kaybederken izlediği sessiz bir performans.”

Filme dönersek:

İhtiyarlara Yer Yok, Coen Kardeşler’in en soğuk, en acımasız ve en felsefi filmlerinden biri olarak tanımlanıyor. Ve filmin temel meselesi dünyanın ahlaki merkezini kaybetmesi. Filmin asıl hikâyesi bir para çantasının peşindeki kovalamaca değildir, dünyanın artık o eski tanıdık dünya olmamasıdır.

İhtiyarlara Yer Yok; eski değerlere, eski adalet anlayışına, eski ahlaki düzene, eski erkekliğe yer yok.

Şerif Ed Tom Bell’in dünyası düzen, ölçü ve anlam üzerine kuruludur. Fakat karşısına çıkan yeni dünya, nedensiz, açıklanamaz ve hesap sorulamazdır. Bu yüzden film bir western gibi başlar ama bir anti western olarak biter.

(Javier Bardem) Anton Chigurh ise, kötülüğün insanlıktan çıkmış hâlidir. Sıradan bir kötü adam değildir o. Eski düzendeki kötülerin bir sebebi vardır çünkü kötü olmaları için. Ya haksızlığa uğramışlardır, ya sahip olmak istedikleri şeyi elde etmek için kötülük yapmayı bile göze almışlardır. İntikamdır, hırstır, öfkedir. Kendi akıllarının erdiğince kendi adaletlerini her ne pahasına olursa olsun sağlamaktır amaçları. Ama Anton Chigurh’un kötülüğü keyfi bir kötülüktür. Ve bunun sorumluluğundan kaçmanın yolunu da bulmuştur. Karşısına biri çıktığında yazı tura atar ve sorar, bilemediyse gözünü kırpmadan öldürür o kişiyi. Asla vicdani bir sorumluluk almaz bundan. Kader, ölmesi gerekenler için onu aracı kılmıştır çünkü. Bu, son derece duyarsız tavrıyla modern dünyanın kötülüğünü temsil eder Anton Chigurh. Sistematik, duygusuz ve kendini daima haklı gören kötülük.

Javier Bardem’in bu rolü sinema tarihinin en ürpertici kötü karakter performanslarından biri sayılır. Karakter şu özellikleriyle dikkat çeker: Duygusuzdur. Anton Chigurh neredeyse hiç duygu göstermez. Javier Bardem mimiklerini minimumda tutar. Bu yüzden karakter bir insan gibi değil, bir kader mekanizması gibi görünür. Sakindir, bağırmaz, konuşması yavaştır, acele etmez. Bu sakinlik şiddeti daha da korkutucu hâle getirir. Bedensel kontrolü üst düzeydedir. Yürüyüşü, bakışı ve konuşma ritmi mekanik gibidir. Sanki bir görev yürütmektedir. Bu performansı Javier Bardem’e En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar’ını getirmiştir. Birçok eleştirmen Anton Chigurh’ü sinema tarihinin en saf kötülük figürlerinden biri olarak tanımlar. Hatta bazı film eleştirmenleri onu psikolojik bir karakterden çok mitolojik bir figür olarak yorumlar, bir tür ölüm meleği ya da kaderin yürüyen hâli gibi.

Şerif Bell ise onun karşıtı olarak kurgulanmıştır. Filmin vicdanıdır ama eyleme geçemeyen vicdandır. Olaylara yetişemez. Kötülüğü durduramaz. Sadece izler. Asıl trajedi burada başlar. Kötü biri değildir. Yetersiz de değildir. Onu geri tutan şey korku değildir, anlamsızlıktır. Gördüğü rüya bu yüzden çok önemlidir. Babası önden gider, ateşi taşır. Bir gün kendisi de oraya varacaktır. Bu bir umut mudur onun için? Hayır. Bu bir teslimiyettir. Rüya, Şerif Bell’in son sığınağıdır. Baba gelenektir, sürekliliktir, ahlakın kuşaktan kuşağa taşınmasıdır. Ateş ise: Hakikat, vicdan, küçük ama sönmeyen bir ışıktır. Şerif Bell o ateşi taşıyamaz. Ama tamamen söndüğünü de kabul etmez. Bu, bir zafer değildir belki ama etik bir hayatta kalma seçimidir. Yenilmiş değildir. Ama galip de değildir. Kötülüğü durduramamıştır ama ona dönüşmeyi reddedecek bir ahlak anlayışı geliştirmiştir. Film şunu sorar; Böyle bir dünyada böyle bir ahlak hâlâ gerekli midir? Cevabı vermez. İzleyiciye bırakır.

Şerif Bell’in rüyasını mitolojik olarak okursak: Yunan mitolojisinde Prometheus tanrılardan ateşi çalar ve insanlara verir. Ateş burada yalnızca fiziksel bir ateş değildir. Aynı zamanda, bilgi, bilinç, teknoloji, uygarlık, insanın akıl ve mantık yoluyla kaderini değiştirme gücüdür. Prometheus’un yaptığı şey insanı karanlıktan çıkarmaktır. Ama bunun bedeli ağırdır, tanrılar onu cezalandırır. Bu yüzden Prometheus insanlık için acı çeken ilk figürlerden biridir. Filmdeki ateş; ahlak, umut, insanlık, gelenek olarak yorumlanır. Aradaki önemli fark şudur: Prometheus ateşi getirir. Şerif Bell’in babası ateşi korur. İki figürün ortak noktası şudur: İkisi de karanlık bir dünyada ışığın taşıyıcısıdır. Prometheus; uygarlığın ateşi. Baba; ahlakın ateşi. İkisi de şu fikri temsil eder: İnsanlık tamamen karanlığa teslim edilmemelidir.

Prometheus ilerleme mitidir. Yani: dünya daha iyiye gidebilir demektedir onun hikâyesi. Ama Yaşlılara Yer Yok, çok daha karanlık bir hikâye anlatır; Dünya kötüye gidiyor olabilir ama yine de ateşi taşıyan birileri vardır. Bu bir zafer hikâyesi değildir ama kötülüğe teslim olmayı reddeden bir direniş hikâyesidir. Bu yüzden birçok yorumcu bu rüyayı şöyle okur: Şerif Bell’in babası bir ahlaki Prometheus gibidir. Ama ateşi çalan değil, ateşi söndürmemeye çalışan bir Prometheus. Modern dünyanın farkı da burada ortaya çıkar.

Antik çağın miti: Ateşi kazanmak.
Modern çağın trajedisi: Ateşi kaybetmemek.

Filmin bütün felsefesi o rüyada toplanır. Dünya karanlığa gidiyor olabilir. Ama karanlığın içinde bir yerde birinin hâlâ ateşi taşıdığına dair küçük bir ihtimal vardır. Ve belki de film tam olarak bunu söyler:

İnsanlığı kurtaran şey büyük kahramanlar değil, ateşi sessizce taşıyanlardır.

Tek cümleyle özetleyecek olursak, İhtiyarlara Yer Yok, ahlakın geride kaldığı, kötülüğün sistematikleştiği ve bilge insanların yalnızca tanıklık edebildiği bir dünyanın soğuk ağıtıdır. Bu soğukluğa rağmen filmin 2008 yılında dört Oscar almış olması tartışmalara yol açmıştır. En iyi film ödülü ondan daha fazla şanslı görülen There Will Be Blood’a mı gitmeliydi? Buna göre, o, daha büyük performanslar sergileyen, daha Oscar’lık kriterlere sahip bir film olarak tanımlanmıştır çünkü. Ama Akademi, bireysel hırsın değil, ahlaki çöküşün altını çizen anlatıdan yana kullanmıştır ödül tercihini. İhtiyarlara Yer Yok, en sevilen değilse de en saygı duyulan seçimlerinden biridir Akademi’nin. Zamanla değeri anlaşılan Oscar’lı filmler arasındaki yerini almayı başarmıştır. Hatta, ışık gölge dengesi, çöl estetiği ve gece sahnelerinin olağanüstü oluşu ile En İyi Görüntü Yönetmenliği ( Roger Deakins) ödülünü de hak ettiği, Akademi’nin bu sessiz ama muhteşem görselliği gözden kaçırdığı söylenmektedir. Belki de bu ödül There Will Be Blood’a bir sus payı olarak gitmiş olabilir.

2008’deki ödül dağılımına bakacak olursak:

En İyi Film: No Country for Old Men

En İyi Yönetmen: Coen Kardeşler

En İyi Uyarlama Senaryo: Coen Kardeşler

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Javier Bardem

There Will Be Blood’a verilenler:

En İyi Erkek Oyuncu. Daniel Day-Lewis

En İyi Görüntü Yönetimi. Robert Elswit

Birçok eleştirmen hâlâ şu soruyu sorar: Büyük sinema hangisiydi?

Oscar’a dair son söz: İhtiyarlara Yer Yok, Akademi’nin kendine kısa bir an için dürüst davrandığı filmlerden biridir. Ve belki de bu yüzden bir daha kolay kolay tekrarlanmayacak bir seçimdir bu.

Filme dair son söz: İhtiyarlara yer yok. Çünkü onlar hatırlıyorlar. Ve bu dünya artık hafızasız yaşamayı seçti.

Hülya Bilge GÜLTEKİN