Soğuk savaşın hüküm sürdüğü 1960’lı ve 1980’li yıllarda, ABD’nin etkisi altındaki ülkelerde bir propaganda sloganı vardı:
“Amerika gitsin, Rusya mı gelsin?”
Türkiye’de “Bağımsız Türkiye” diye haykıran gençlere saldırırken bu sloganı atanlar, ardından bir de “Allahsız komünistler” demeyi ihmal etmezlerdi.
Zamanın ruhu dedikleri bu olsa gerek.
Aynı insanların bugünkü ardılları, aradan altmış yıl geçtikten sonra İsrail’le bir olup İran’a saldıran Amerikan emperyalizmine lanetler yağdırıyorlar.
Oysa, 60 yıl önce, İsrail denen ikinci dünya savaşı sonrası oluşturulmuş devlet Filistin topraklarını, Golan tepelerini işgal etmiş, Lübnan’a, Mısır’a saldırmış, tıpkı bugünkü gibi on binlerce Filistinliyi ve Arap’ı katletmişti.
Arkasında da, tıpkı bugün olduğu gibi ABD vardı.
Dünyanın 68 kuşağı olarak daha adil, sınıfsız, sömürüz bir yer olmasını isteyen solcu gençleri İsrail’e ve ABD’ye karşı ayaktaydı.
Amerikan güdümündeki Avrupa ülkelerinin çoğu sağcı hükümetleri ise tıpkı bizde olduğu gibi, “Amerika gitsin, Rusya mı gelsin?” türküsünü çığırıyorlardı!
Bu slogan, o yıllarda Uzakdoğu’dan Ortadoğu’ya, Güney Amerika’ya kadar bizzat ordularıyla ülkelere saldıran ya da iç savaşlar ve “elde ettiği” askeri liderler aracılığıyla kanlı darbeler tezgahlayan Amerika’nın dünya halklarını korkutma aracıydı.
Bu sloganın hedef ülkelerinden biri de, 1950’lerin başında Kore savaşına asker göndermesi karşılığında NATO’ya “lütfen kabul edilen” Türkiye idi.
“Lütfen kabul edilen” sözünü boşuna söylemiyorum.
Çünkü, onlara Türkiye’nin işi düştüğünde işlerine gelmezse yapmazlardı.
Bırakın o işi yapmayı, hiçbir dostluğa, diplomasiye sığmayan, ülkemizin eli kolu bağlansın diye kaba tehditler savururlardı.
Örneğin, Kıbrıs’taki Türklere karşı 1963 sonunda EOKA faşistleri tarafından katliamlar başlamış, buna engel olmak üzere harekete geçmek isteyen Türkiye’nin önüne “Johnson mektubu” diye hiçbir edepli yanı olmayan bir tehdit metni çıkmıştı.
Johnson adlı, kendinden önceki başkanın öldürülmesiyle göreve gelmiş kaba, saba, görgüsüz bir ABD başkanı, Türkiye Cumhuriyeti başbakanı İsmet İnönü’ye ağzından salyalar saçan bir tehdit mektubu göndermişti.
Johnson, mektubunda özetle “Kıbrıs’a müdahale edersen, benim sana verdiğim silahları kullanamazsın!” diyordu
Oysa Türkiye 1950’lerde onlar için ne özverilerde bulunmuştu.
Amerika’ya jest olsun diye dünyanın öbür ucuna, Kore’ye binlerce asker göndermiş, bu askerler Rusya ve Çin birliklerinin de bulunduğu “düşman” Kuzey Kore’ye karşı savaşmışlar, ülkeye şehit cenazeleri gelmişti.
Türkiye güya “bu jesti üzerine” NATO ittifakına dahil edilmiş, ülkemizde NATO ve Amerikan üsleri kurulmuş, silah yardımları yapılmıştı.
Ne var ki, kısa süre sonra ABD ile Sovyetler Birliği arasında çıkan Küba krizinde, Tükiye’nin de haberi bile olmadan koz olarak kullanıldığı, nükleer silahların adının da geçtiği böylesi bir ortamda krizin “aşıldığı” ortaya çıkmıştı.
İşte Amerika’nın gerçek dostluğu buydu!
Kıbrıs’ta 1964’de Kıbrıslı Türklerin faşist EOKA çetecileri tarafından katlini Türkiye’nin engelleme girişimine, dost bildiğimiz ABD tarafından müdahale edilmek istenmişti.
Söylenmek istenen açıkça şuydu:
“Türkiye, Amerika’nın verdiği silahları sadece ve sadece komşusu Sovyetler Birliğine saldırmak için kullanabilir!
Aksi halde kesinlikle kullanamaz!”
Cumhuriyetin ikinci adamı , dönemin başbakanı İsmet İnönü’nün yanıtı da ağır olmuştu:
Mealen, “ öyle fazla kendinize güvenmeyin” demişti İsmet Paşa, “Gerekirse yeni bir dünya kurulur, Türkiye orada yerini bulur!”(İsmet paşa, bu sözüyle o yıllarda kurulmakta olan ve üçüncü dünya da denilen bağlantısız ülkeler blok’unu işaret ediyordu.)
O sırada, 12-13 yıl önce Kore’de savaşmış yüzlerce Kore gazisi, savaştan sonra Amerikalıların verdiği madalyaları ABD başkanının densizliğini protesto için geri göndermişti.
“Alın madalyanızı başınıza çalın!” diyerek.(Madalyasını BM’nin o zamanki genel sekreteri U Thant’a gönderenlerden biri de dayım merhum Ziya Inan’dı.)
İsmet İnönü, aynı yıl ABD’ni ziyarete gittiğinde TBMM’de güvensizlik oyu ile başbakanlıktan düşürülmüş, geçici süre Suat Hayri Ürgüplü başbakan olmuştu
Bir yıl sonra da, seçimleri yüzde 52 oy alarak kazanan Süleyman Demirel’in Adalet Partisi tek başına iktidara gelmişti.
Bundan ardından Amerika’nın Akdeniz’deki savaş filosu 6.filo yılda bir İstanbul’u “ziyaret etmeye” başlamıştı! (Bu ziyaretler, herhalde Sovyetler Birliğine bayrak gösterme amacımtaşıyordu.)
Bu ziyaretler nedeniyle 68 kuşağı üniversite gençliğinin, Kabataş’ta, Taksim’de, İstiklal caddesinde piyasa yapan Amerikan askerlerini denize dökmeye varan yaygın protestoları gündeme gelmişti .
Bu gösterileri bastırmak isteyen polisin ve sağcı göstericilerin gençlere saldırması sonucu çok sayıda üniversiteli ne yazık ki hayatını kaybetmişti.
O gençlerin onurlu mücadelelerinde hayattan koparılmalarının karşısında bağırılan slogan,
“Amerika gitsin, Rusya mı gelsin, Allahsız komünistler” di.
O zaman öyle bağıranlar, bugün din kardeşliği referansı ile “Kahrolsun Amerikan emperyalizmi ve İsrail!” diye tavır koyuyorlar.
60 yıl önce gençler yalnızca slogan atmaya kalkmıyor, Filistin halkının mücadelesine destek olmak için İsrail’e karşı elde tüfek savaşmaya gidiyorlar, bazıları oralarda şehit oluyorlardı.
“Amerika gitsin Rusya mı gelsin” dedikleri Sovyetler Birliği ise bırakın “gelmeyi” ABD ve batılı emperyalist unsurların her yönden sıkıştırmalarına dayanmaya çalışıyordu.
Zaten o günlerden sonra 20 yılı biraz aşkın süre ancak ayakta kalabildi.
Amerika ise dünyanın her yerinde halklara saldırılarına devam etti.
Ediyor!
Tabii bir de Çin meselesi var.
Eski zaman antikomünistlerinin baş düşmanlarından biri olan Çin şimdi bambaşka konumda.
Bu da başka yazı konusu.
Coşkun KARTAL

















