Son döneme damga vuran gelişmelere baktığımızda, Türkiye’yi doğrudan hedef alan yeni bir jeopolitik hattın şekillendiğini görmek zor değil.
İsrail, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan ekseninde oluşan bu blok, açıkça Türkiye’yi güneyden ve batıdan çevrelemeyi amaçlayan bir stratejinin ürünüdür. Bu tabloyu görmemek için ya saf olmak ya da görmek istememektir.
Tam da Yunanistan’ın 12 mil iddialarını yüksek sesle dillendirdiği bir dönemde, Dışişleri yerine Milli Savunma Bakanlığı’ndan gelen açıklama dikkat çekici ve mesaj netti:
“TBMM’nin 1995 kararı geçerlidir. Karasularının 12 mile çıkarılması savaş sebebidir.”
Diplomasi dili yumuşak olabilir. Ama devlet hafızası yumuşamaz.
Böylesi bir atmosferde Türk-Yunan 6. Yüksek Düzeyli İş birliği Konseyi toplandı ve Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis Ankara’ya geldi.
Peki ne oldu?
Geçmişin yüklerini bırakıp yeni bir sayfa mı açıyoruz? Yoksa sorunları halının altına süpürüp zamana mı oynuyoruz?
Toplantı sonrası soru alınmaması, liderlerin kontrollü basın açıklamalarıyla yetinilmesi ve detaydan kaçınılması elbette tesadüf değildi. Diplomasi bazen söylenmeyen üzerinden okunur.
Türk tarafı daha çok “bölgesel iş birliği” ve “pozitif gündem” vurgusu yaparken, Miçotakis daha stratejik başlıklara temas etti:
Lozan’a açık gönderme
Deniz yetki alanlarının uluslararası platformlara taşınması
İttifak ve sağduyu çağrısı
Güven artırıcı önlemler söylemi
Özellikle deniz yetki alanlarının uluslararası kuruluşlara götürülmesi vurgusu, Atina’nın asıl ajandasını ele veriyor. Yunanistan’ın hedefi ikili müzakere değil; konuyu uluslararasına taşıyarak Türkiye’yi baskı altına almak.
Bu yeni bir strateji değil. Yıllardır adım adım uygulanan bir politika.
Miçotakis’in Atatürk ve Venizelos’a atıfta bulunması da dikkat çekici. Peki bu tarihsel referanslar gerçek bir yüzleşme mi, yoksa diplomatik bir vitrin süsü mü?
Gerçeklerle yüzleşmek kolay değildir. Hele ki:
19. yüzyıldan Kurtuluş Savaşı’na,
1974 Kıbrıs Barış Harekatı’ndan Kardak’a,
Ege’de silahlandırılan adalardan Doğu Akdeniz’de kurulan Türkiye karşıtı enerji bloklarına kadar uzanan bir tarih varken.
Aidiyeti tartışmalı ada ve kayalıklara bayrak dikme girişimleri kim tarafından başlatıldı?
Türkiye’yi Doğu Akdeniz denkleminin dışına itme çabaları kimin eseriydi?
ABD Kongresi’nde ve BM kürsüsünde Türkiye’yi hedef alan söylemler kimden geldi?
Türkiye’nin savunma projelerine karşı yürütülen lobi faaliyetlerinin arkasında kim vardı?
Bugün “diyalog” diyenler, dün hangi hamlelerin altına imza attı?
Sorulması gereken soru bu.
Bir başka dikkat çekici başlık ise Fener Rum Patriği’nin kabulü.
Bu zat, uluslararası literatürde “Bartholomev I of Constantinople” ifadesi kullanırken, Türkiye’nin resmi yaklaşımı bellidir.
Bu temas, Ruhban Okulu’nun açılmasına yönelik yeni bir zemin hazırlığı mı yoksa nezaket sınırlarında bir görüşme mi? Öyleyse Fatih Kaymakamı nerede?
Bunun cevabını zaman gösterecek.
Ancak şurası net:
İttifaklar değişir.
Konjonktür değişir.
Liderler değişir.
Ama Lozan değişmez.
Lozan, Türkiye Cumhuriyeti’nin tapu senedidir. Tartışmaya açılması bir diplomatik manevra değil, stratejik bir sınamadır.
Diyalog elbette önemlidir. Sağduyu kıymetlidir.
Fakat devletler arası ilişkiler iyi niyet temennileriyle değil, güç dengeleri ve hukuki zeminle yürür.
Bugün mesele “pozitif gündem” değil; egemenliktir. Mesele “yeni başlangıç” değil; mevcut hakların korunmasıdır.
Son sözse; Türkiye, süreci yönetiyor mu? Yoksa sürece mi yönetiliyor?
İsmet HERGÜNŞEN
















