“Hicri yıl 354 gündü ve 365 günlük Rumi yıldan 11 gün kısaydı.”
Bizim kuşaklar çocukken, zamanı kontrol altında tutmak için oluşturulan takvimler epey kafamızı karıştırırdı.
Örneğin, o zamanlar insanların doğum yılları iki şekilde söylenirdi.
Anneannem’e doğum yılını sorduğumuzda
1327 doğumluyum yanıtını alırdık.
Kendisinin öz çocuğu olan annem 1928’li idi.
Lakin bu, düz matematik hesabıyla aralarında 599 yıl olduğu anlamına gelmezdi.
Bir başka deyişle, anneannem annemi 599 yaşında değil, 18-19 yaşındayken dünyaya getirmişti.
Ancak, kendisinin “nüfusa kaydolduğu” zaman 1327 diye anılan Rumi takvim yılıydı.
Annem ise iki yıl önce 1926’da Cumhuriyet hükümetinin kabul ettiği Miladi takvim’e göre kütüğe kaydedilmişti.
Tamamen Osmanlı buluşu olan Rumi takvim, tıpkı Hicri takvim gibi başlangıç olarak Hz. Muhammet’in Mekke’den Medine’ye hicret ettiği Miladi 622 yılını esas alıyordu.
Ancak günler güneş hareketleriyle bağlantılı Jülyen takvimi esasına dayandırılmıştı.
Jülyen takvimi Romalıların buluşu olduğu için de adına “Rumi” denmişti.
Yani, bu ismin Bizans ahalisi olan ve çok sonraları Anadolu Rumları olarak adlandırılacak Yunan kökenli insanlarla ilgisi yoktu.
Ancak Rumi takvim ortaya çıkana kadar tek resmi takvim olan Hicri takvim de kaldırılmadı.
Rumi takvim, Miladi 1790- 1840 arası yalnızca mali kayıtların tutulması ve vergi toplanması için kullanıldı.
1 Muharrem günleri yeni yıla girilen Hicri takvim ise dini günlerin, bayramların, ibadet vakitlerinin belirlenmesinin yanısıra asker ve memurların maaş ödemeleri için için kullanılıyordu..
Hicri yıl 354 gündü ve 365 günlük Rumi yıldan 11 gün kısaydı.
Bu durum, başlangıçları hicret olan biri ay diğeri güneşle bağlantılı iki takvim arasındaki “zaman farkının” giderek açılmasına yol açıyordu.
Asker ve memurların maaşları Hicri takvim uyarınca yılda 354 günlük ödeniyor, ancak halktan vergiler toplanırken ikinci takvime göre 365 günlük tahsil ediliyordu.
Bu 11 günlük fark özellikle mükellefler açısından hoşnutsuzluk yarattığı gibi denk bütçe yapılma olanağını da ortadan kaldırıyordu.
11 günlük farklar 33 yıla gelindiğinde 1 yıla ulaşmıştı.
32 yıl toplanan vergilerle 33 yıl maaş ödemek bütçeye ağır geliyordu.
Ancak Osmanlı’nın uyanık yöneticileri, belki 1582’de yapılan 10 günün takvimden silinmesi uygulamasından esinlenerek bir yol buldular!
Araları her 33 yılda bir yıl açılan iki takvimi, 32 yılın sonunda eşitleme yöntemini “icat ettiler” !
Hicri takvimle arayı açan Rumi takvimin 32’den sonraki bir yılını “yok” saydılar. Yani gün değil, hafta değil, ay değil yıl atlattılar!
Böylece , kendilerini , devletin asker ve memura ödedikleriyle mükelleften aldığı vergilerin zamanlarını eşitlemiş saydılar!
Tabii vergilerin bir yıl eksik toplanması, mükelleflerin hoşuna gitti.
Ancak bu kez de maaş aldıkları yıl sayısı da bir yıl azalan askerler ve memurlar hoşnut kalmadılar ve zaman zaman “paramızı alamıyoruz” diye başkaldırı girişimlerindeki bulundular.
O 33. yılda sırası gelince sayılmayan ve atlanan yıla da, belki de 1 yıllık vergilerin hazineden “sıvışmasından” esinlenerek “sıvış yılı” adı verildi.
Böylece Osmanlı, o başına buyruk, önlenmez, durdurulamaz, hükmedilemez zaman kavramının “hakkından gelmiş” oldu !
Vergi mükelleflerinin bir yıllık vergileri de devletin elinden “sıvışarak” ceplerine kaldı.
Ünlü deyiştir!
Osmanlı da oyun çoktur, işine akıl sır ermez!
Bütçenin bir türlü denk hale getirilmemesi, ekonominin kötüye gitmesi nedeniyle bir “sıvış yılı” daha yaşanmasının yükü ağır olacağından, Hicri takvimin işlevi 1840 yılında dini konularla sınırlandırıldı; ekonomik ve idari tüm konular da Rumi takvime bağlandı.
Osmanlı devleti, 1917’de bir “takvim reformu” daha yaparak Gregoryen (Miladi) takvim ile Rumi takvim arasındaki 13 günlük farkı eşitledi ve Miladi takvime doğru ilk adımı atmış oldu.
Cumhuriyet hükümeti ise bu adımı geliştirerek 1926’da Miladi takvimi resmi takvim ilan etti.
Coşkun KARTAL
















