“Kent, sürekli kabuk bağlıyor, sonra en küçük temasla yeniden açılıyor. Gürültüsüyle, kalabalığıyla, unutma hızımızla bunu yapıyor”
Kentle kurduğu bağı bir mekânın ötesinde, bellek ve hikâye üzerinden ele alan Halil Demir, Kentin Gizemli Hikâyeleri ile okuru şehrin görünmeyen katmanlarına davet ediyor. Eğitimci duyarlılığı ve yazar sezgisiyle; çocukluğu, kentin hafızasını ve anlatının güvenilmez doğasını merkeze alan Demir’le bu söyleşide şehir, hikâye ve insan arasındaki bağı konuştum.
Hem bir eğitimci hem de bir yazar olarak, sizi “şehrin gizemlerini” aramaya yani “Kentin Gizemli Hikâyeleri”ni yazmaya iten temel motivasyon neydi?
Şehir/kent benim için hiçbir zaman soğuk bir mekândan ibaret gelmedi. Yaşadığım kentlerin hafıza ve duygu dünyamdaki yeri silik bir anı değil sadece. Eskiden yaşadığım kentlerde geçtiğim sokakları, oturduğum mekânları arıyorum. Bu sadece bir nostalji değil. Kent canlı bir organizma. Seninle bir bağ kuruyor ve zamanla eski bir dosta dönüşüyor.
Günümüzde şehirlerin kimliği maalesef silikleşti. Nereye gitsek yine de aynı şehirde gibiyiz. Her yerde aynı marketler, aynı cadde ve bulvar isimleri. Ezberci bir müfredatın içeriği gibi sürülüyor yaşamlar. Bunu kırmanın tek yolu hikâyeler yaratmakta belki de. Bir sokağın binlerce hikâyesi olabilir. Her kapı yeni bir soluk olabilir. Bunlar yaşanmışlıkların ya da sadece hayallerden beslenebilir. Bununla ayakta kalabiliriz belki. Hayatımızın tekdüzeliğini, şehirlerin monotonluğunu bu şekilde yıkabiliriz.
Bir eğitimci olarak da benzer bir bakış açısı geliştirmek mümkün. Bütün sınıflar aynı değil. Her öğrencinin başka bir hikâyesi var. Ona bu merak ve ilgiyle yaklaşırsak her birinde okunmayı, anlaşılmayı bekleyen benzersiz bir keşif mümkün, diye düşünüyorum. Arka sırada sessiz çocuğun bazen en zor soruda tek ve doğru karşılığı olabilir. Yazarlığım da bu sezgiyi takip çabasının bir parçası olabilir.

Çocukluk, kitabınızda hem masum hem de isyankâr bir alan. Çocuğu bu kadar merkezde konumlandırmanızın nedeni ne?
Çocukluk her insanın en özel zamanıdır. Hayatımızın en güzel çağı ve yaşanacakların tıpkı bir özsözü gibidir. Damağımızda kalmış bu güzel tadı, arayıp dururuz. Oysa hiçbir an, çocukluktaki saf bir mutluluk gibi olamaz.
Bütün hikâyelerimin esas kaynağı çocukluktur diyebilirim. Onun için küçüklükten başlıyor kitap. Fakat büyüyor çocuk her hikâyede. Ve her sayfada biraz kirleniyor. Karanlığa kalıyor sona doğru. Mümkün olsa sondan başlayabilsek ve en saf ve güzel haline varabilsek daha iyi olmaz mıydı? Kitabın sonundaki çağrı buna dair aslında.
Çocuk, dünyayı olduğu gibi kabul etmez; sorar, kurcalar, bozup yeniden kurar. Bütün kabullerin birer kurgu olduğunun farkındadır. İşte orada çocuk en iyi yaptığı şeyi yapar. Oyun oynar ve gerçeği yeniden kurgular. Çocuğa dönüp yeniden denersek dünyayı belki de değiştirebiliriz. Çocuk bu yönüyle devrimcidir. Normu, kuralı kabul etmez. Henüz “normal” denilen şeye ikna edilmemiştir çünkü.
Kitapta çocuğu merkeze almamın nedeni biraz da bu. Kent dediğimiz yapı, yetişkinler tarafından inşa edilmiş bir düzen ama onun çatlaklarını, kuytularını en iyi çocuklar fark eder. Saf bir ses olan çocuk büyüdükçe kirlenir. Kentin seslerine, kirine, dumanına karışır. Annenin, öğretmenin, toplumun ona gösterdiği şefkatte zehirli bir pay vardır. Bunu aldıkça herkes gibi birine döner. Çocukluğundan bir iz kalmışsa bile bunu makyajla kapatır. Daha ciddi ve hesaplı biridir artık. Fakat aynada makyajını temizlerken kendini görebilir, içindeki çocukla karşılaşabilir. Çocuk orada durur ve bakar.

Kentin Gizemli Hikâyeleri” kitabınızda yer alan “Ne zaman başa dönsem değişiyordu hikâye çünkü yalanlarla doluydum” cümlesi, hem anlatıcıya hem de hayata dair güçlü bir itiraf gibi. Buradaki “yalan”, belleğin kaçınılmazlığı mı?
Yalan kelimesini özellikle sert bıraktım orada. Çünkü belleği genelde masum bir arşiv gibi düşünmeyi seviyoruz. Oysa bellek, hayatta kalmak için sürekli yeniden yazan bir editör. Başa her dönüşte hikâyenin değişmesi, gerçeğin kaybolmasından çok, anlatıcının veya bakış açısının değişmesiyle ilgili. Aynı yere dönen, aynı insan olmuyor. Dolayısıyla anlatılan da aynı kalmıyor.
Buradaki “yalan”, bilinçli bir çarpıtma değil. Daha çok, hatırlamanın kendisinin ürettiği bir zorunluluk. İnsan, geçmişe bugünün diliyle bakıyor. Bugünün korkularını, pişmanlıklarını, bazen de kendini temize çıkarma arzusunu o anılara sızdırıyor. Böylece hakikat, olduğu hâliyle değil; katlanılabilir hâliyle geri dönüyor.

Anlatıcı bunu fark ettiği anda bir itirafta bulunuyor aslında: Ben gerçeği değil, onunla yaşayabildiğim versiyonu anlatıyorum. Hayat da çok farklı değil. Herkes kendi hikâyesini biraz eğip bükerek ayakta tutuyor. O cümle, anlatıcının değil, insanın kendine söylediği bir şey. Bellek kaçınılmaz, evet. Ama onun içindeki yalanlar da en az hatırladıklarımız kadar gerçek.

Kitaptaki hikâyeleri “Kaptan’ın hikâyeleri” olarak sunuyorsunuz. Kaptan kimdir: bir anlatıcı mı, bir bilinç hâli mi, yoksa okurun iç sesi mi?
Kaptan tek bir kişi değil, zaten derdi de bu. Bir isim verdiğiniz anda sabitleniyor, oysa ben kaygan bir şey arıyordum. Kaptan, hikâyeleri yöneten biri gibi görünür ama aslında yönettiğini sanan bir bilinç. Rotayı çizdiğini düşünürken akıntıya kapılan biri. Bu yüzden hem anlatıcıdır hem değildir.
Bir bilinç hâli olarak düşünmek daha doğru geliyor bana. Karar anlarında ortaya çıkan, durup “buradan nereye gidiyoruz” diye soran iç ses. Bazen sorumluluk alan, bazen sorumluluktan kaçan. Kentte dolaşırken bir sokağa sapmaya karar veren o anlık sezgi gibi. Ne tam akıl ne tam duygu.
Okurla ilişkisi de burada başlıyor. Kaptan, okurun iç sesiyle çarpıştığında gerçek anlamını buluyor. Okur hikâyeyi okurken kendi rotasını da sorguluyor; neyi yönettiğini sandığını, nerede sadece sürüklendiğini. Kaptan’ın hikâyeleri bu yüzden tamamlanmış anlatılar değil. Gemi bir rotayı takip ediyor ama kaptan dümeni her an kırabilir.
Kısacası Kaptan, kontrol illüzyonunun adı. Hem anlatıcı, hem bilinç, hem de okurun içinde ara sıra başını kaldırıp “emin miyiz” diyen o huzursuz ses. Şehirde yaşarken en çok da ona ihtiyaç duyuyoruz ama genelde susturmayı tercih ediyoruz.

Halil Demir için “şehir” tek bir kelimeyle ne ifade ediyor? Bu sorudan hareketle de sizi tanıyabilir miyiz?
Tek bir kelime seçmek zor ama ben “Bellek” derim. Bir kenti keşfedip zihninde bir harita çizdiğinde o kentin vücudu ortaya çıkar fakat onu tanımak için haritaya sahip olmak yeterli değildir. O çizgileri aşındırmak gerekir. Hedefe ulaşmak için her seferinde en kestirme yolu tercih edersen o şehir hep yabancı kalır. Onun için bilinmedik sokakları, farklı yolları denemek gerekiyor. Bellek defalarca kırılıp yeniden oluşursa kentle esaslı bir ilişki kurabilirsin.
Antik şehirler sabitlenmiştir çünkü onlar artık yaşamıyor. Ama bizim devam ettiklerimiz sürekli bir devinim halindedir. İnsanlar doğduğu evi yıkıp betonarme bir yapı inşa edince bellek bir yıkıma uğrar. Bunu atlatmak için daha güçlü bir yapı kurmaya çalışır.
Kent, sürekli kabuk bağlıyor, sonra en küçük temasla yeniden açılıyor. Gürültüsüyle, kalabalığıyla, unutma hızımızla bunu yapıyor. Ama aynı zamanda yaşama tutunduğumuz yer de orası. Çelişkiyi seviyor şehir; beni de oradan yakalıyor.
Hayatımda bir şiir seçecek olsam bu, belki de Kavafis’in olurdu: “Aynı Kentte”. Bir başka ülkeye, bir başka denize gitmek istedim fakat acı bir yüzleşme, yaman bir çelişki bu.
“Yeni ülkeler bulamayacaksın, başka denizler bulamayacaksın.
Bu kent peşini bırakmayacak. Aynı sokaklarda dolaşacaksın.
Aynı mahallede yaşlanacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Bu kenttir gidip gideceğin yer. Bir başkasını umma-
Bir gemi yok, bir yol yok sana
Değil mi ki, hayatına kıydın burada
bu küçücük köşede, ona kıydın demektir bütün dünyada.”
Günümüzde dijital dünyanın kuşatması altındaki gençlere, şehir aidiyeti ve yerel kültür bilinci aşılamada edebiyatın nasıl bir rolü olduğunu düşünüyorsunuz?
Bir kuşatma olduğu apaçık ama her kuşatmada olduğu gibi burada da bir isyan birikiyor. Eskiden kentlerin giriş ve çıkışları sabitti. Hikâyelerin başı sonu belliydi, gençlerin de geleceği belliydi. Ebeveynler ve okul bunu sağlıyordu. Çocukları sisteme uyduruyorlardı. Şimdi yüzlerce internet fenomeninin, sonsuza kadar akabilecek reelslerin ortasında kuralcı bir annenin, despot bir babanın, disiplinli bir öğretmenin varlığı zayıfladı. Sadece gençlerin değil hepimizin zamana ihtiyacı var. Durup anlamak için.
Her şey hızla akıyor, mekân duygusu silikleşiyor, her yer birbirine benziyor. Tam da bu yüzden şehir aidiyeti ve yerel kültür artık kendiliğinden oluşmuyor. İnşa edilmesi gerekiyor. Edebiyatın rolü burada başlıyor.
Edebiyat, hızın karşısına durma imkânı sunuyor. Bir sokağı yavaşça geçmeyi, bir kelimenin içinde oyalanmayı, bir hikâyenin zamanına teslim olmayı öğretiyor. Dijital dünyada mekân çoğu zaman dekor gibidir; değiştirilebilir, silinebilir. Oysa edebiyatta mekân hafızayla birlikte var olur. Bir kentin kokusu, sesi, suskunluğu metnin içine siner. Genç okur bunu fark ettiğinde, yaşadığı yere başka bir gözle bakmaya başlar.
Yerel kültür bilinci dediğimiz şey nostaljik bir bağlılık değil benim için. Geçmişe kapanmak değil, bulunduğun yerle düşünsel bir bağ kurmak. Edebiyat bunu didaktik olmadan yapar. Öğüt vermez, dayatmaz. Bir karakterin yürüdüğü sokaktan geçerken bir hikâye hatırlar, okur kendini o kente ait hissetmeye başlar. Aidiyet böyle doğar.

Eğitimci olarak şunu net biçimde görüyorum: Gençler anlatılanı değil, sezdirileni sahipleniyor. Edebiyat onlara kültürü dayatmaz. Ama o şehirde bir hayatın, bir çelişkinin, bir kırılmanın izini gösterir. Dijital dünyanın soyut akışına karşı, edebiyat somut bir durma noktasıdır. Bir yer tutar. Bir iz bırakır. Ve bazen sadece bu bile, bir gencin yaşadığı kente başka türlü bakması için yeterlidir.
Kitabınızın sonunda “sonuna geldiysen hikâyenin başını henüz yakalayamadığın içindir” diyerek okuru bir döngüye sokuyorsunuz. Bu, yaşamın kendisinin de çizgisel değil, dairesel bir süreç olduğuna dair bir gönderme mi? Okurunuzun bu labirentten hiç çıkmamasını mı istiyorsunuz?

Çizgisel bir hayat fikri bana hep fazla düzenli, fazla temiz geldi. Yaşadığımız şey buna hiç benzemiyor. Aynı meselelere farklı yaşlarda takılıyoruz, aynı hatalara başka gerekçelerle düşüyoruz. Sona geldiğini sandığın yerde, aslında bir şeyi atladığını fark ediyorsun. O cümle biraz bunu dürtmek için orada. Biraz da farklı okumalara kapı aralamak için. Okuru alt metne davet eden bir çağrı aslında.
Okuru bir döngüye sokmak gibi bir niyetim var ama bu bir tuzak değil. Daha çok bir ayna. Hayatta da sürekli “buraya nasıl geldim” diye soruyoruz ya, kitabın sonu o soruyu metnin içine taşıyor. Baştan başlarsan başka bir hikâye okuyorsun çünkü sen değişmiş oluyorsun. Aynı metin duruyor ama okur artık aynı yerde değil. Döngü burada başlıyor.
Labirent meselesine gelince: okura bir teklif sunuyorum eğer kabul ederse biraz daha dolanalım, istiyorum. Okudum, bitti, iyi ya da kötü bir sonuç değil biraz daha bakalım, birlikte. Bir daha düşünelim, diyorum. Acele etme. Bana bir şans daha ver. Belki bu sefer birlikte başka bir anlam buluruz. Falanca hikâye, filanca karakter, ortalarda bir cümle, ıssız bir kelime labirentten çıkış için bir işaret olabilir.
Kavafis’in şiirindeki gibi belki “aynı evlerde kır düşecek saçlarına” ama yine de başkasını umacaksın. Dönüp okuduğun hiçbir hikâye ilk okuduğun hikâye olmayacak. Tıpkı çocukluk gibi.

Kentin Gizemli Hikâyeleri sonrası yeni bir kitap çalışması var mı?
Yaz gelmeden bir roman gelecek. Yorucu, yoğun ve sabırlı bir çalışmanın sonucu… Ama yazmak her şeye değer. İçime sinen güzel bir roman oldu sanırım. Çok yakında raflarda olacak.
Son olarak… Elinizde bir değnek olsaydı, dünyada ya da hayatınızda neyi değiştirmek isterdiniz?
Daha adil ve özgür bir dünya isterim hem kendim hem de bütün insanlık için.

















