ABD, küresel siyaset sahnesinde etki alanı en geniş aktörlerden biridir.
Uyguladığı askeri, ekonomik ve diplomatik politikalarla uluslararası sistemdeki konumunu sürdürmeyi ve pekiştirmeyi amaçlamaktadır.
Bu strateji çoğu zaman yeni tehdit algıları üzerinden meşrulaştırılmaktadır.
11 Eylül 2001 saldırıları, bu yaklaşımın kurumsallaşmasında önemli bir dönüm noktası olmuştur.
Saldırılar yalnızca küresel ölçekte bir güvenlik krizine yol açmamış, aynı zamanda ABD’nin müdahalelerine zemin hazırlamıştır.
Hayata geçirilen Büyük Ortadoğu Projesi (BOP), bölgedeki güç dengelerini siyasal, toplumsal ve jeopolitik boyutlarıyla etkilemiştir.
Afganistan bu sürecin en somut örneklerinden biridir. Irak, Libya ve Suriye’de rejim değişikliği ya da istikrarsızlaştırma politikaları devreye sokulmuştur.
Bu müdahaleler, Ortadoğu’da devlet yapılarının zayıflamasına ve bölgesel istikrarsızlığın derinleşmesine katkı sağlamıştır.
İsrail’in Filistinlilere yönelik askeri operasyonları ile birleşince de krizin daha geniş bir coğrafyaya yayılmasına neden olmuştur.
Bu dönüşüm sürecinde öne çıkan ülkelerden biri de İran’dır.
İran’ın 1979 Devrimi sonrasında ABD ile ilişkileri uzun süre yapısal bir gerilim içinde seyretmiştir.
Nükleer program etrafında şekillenen diplomasi, 2015 yılında imzalanan Kapsamlı Ortak Eylem Planı (JCPOA) ile sınırlı bir yumuşama sağlamıştı.
Ancak, ABD’nin anlaşmadan çekilmesiyle birlikte ekonomik ve siyasi yaptırımlar yeniden gündeme gelmiştir.
İki ülke arasındaki gerilim karşılıklı suçlamalar ve açıktan operasyonlar ile daha belirgin hale gelmiş ve savaş ortamına taşınmıştır.
Kamuoyunda “12 gün” olarak adlandırılan çatışmada, İranlı üst düzey askeri yetkililer ile nükleer programda görev alan bazı isimler hedef alınmış, hava savunma sistemleri ve stratejik tesisler zarar görmüştür.
Bu dönemde İran’ın bölgesel müttefik ağında zayıflamalar yaşandığı, bazı silahlı grupların etkinliğinin azaldığı gözlemlenmiştir.
Ülkedeki toplumsal hareketlilik ise güvenlik sorunlarıyla birlikte anılmaktadır.
Resmi olmayan bazı kaynaklar, geniş çaplı gözaltılar ve can kayıplarından söz etse de, bu iddialara ilişkin veriler kamuoyuna açık ve doğrulanmış bilgilerle henüz netlik kazanmamıştır.
Buna karşın, ABD yönetiminin askeri güç vurgusu ve bölgeye yönelik donanma hareketliliği, iki ülke arasında doğrudan bir karşılaşma ihtimalini zaman zaman gündeme getirmektedir.
ABD’nin Ulusal Güvenlik Stratejisinin ardından yayımlanan Pentagon’un Ulusal savunma Strateji Belgesi’nde İran nükleer kapasitesinin engellenmesi belirtilse de, bölgesel nüfuzunun azaltılması açıktır.
İran’ın etnik ve mezhepsel fay hatları üzerinden baskı altına alınabileceğine yönelik senaryolar da uluslararası çevrelerde tartışılmaktadır.
Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgeler, Azerilerin yaşadığı alanlar ve Basra Körfezi çevresindeki jeopolitik dengeler bu tartışmaların merkezinde yer almaktadır.
Ancak bu tür senaryoların hayata geçirilmesi, Ortadoğu’dan Orta Asya’ya uzanan geniş bir coğrafyada yeni belirsizlikler ve güvenlik riskleri doğurabilecektir.
Sonuç olarak, İran merkezli güç mücadelesi yalnızca bu ülkeyi değil, bölgesel ve küresel siyasal sistemi etkileyen çok katmanlı bir sürece işaret etmektedir.
Sürecin nasıl şekilleneceği, küresel aktörlerin stratejik tercihleri kadar bölge ülkelerinin izleyeceği politikalarla da yakından bağlantılıdır.
Mevcut güç ilişkileri, uluslararası sistemdeki yapısal eşitsizlikleri daha görünür kılarken, istikrarın sağlanabilmesi için diyalog, diplomasi ve çok taraflı iş birliği seçeneklerinin önemini artırmaktadır.
Son sözse; Acıkan aslan avını beklemez.
İsmet HERGÜNŞEN

















