“Ahmak insanlardan, kötü insanlardan korktuğumuzdan daha fazla korkmalıyız.”
Bu önemli cümle Bonhoeffer’e ait. Aptallığın Teorisi’ni yazan ve ağır işkenceler gördüğü hapishaneden filozof olarak çıkan yazar.
Peki, tarihe damga vuran ve günümüzde hâlâ geçerliliğini koruyan bu teori nereden çıktı?
Dünyada Hitler rüzgârı esiyor. 31 Temmuz 1932’de seçimler yapılıyor ve Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi, yüzde 34 oyla Alman meclisinde, 230 milletvekiline sahip oluyor. Ve Adolf Hitler, Şansölye olarak atanıyor.
Aradan bir yıl bile geçmeden erken seçimlerle Hitler yüzde 91 oyla milletvekillerinin tamamını alıyor.
Artık “Tek Adam”dır.
O zamana kadar Alman ailelerinin, daha bebeklikten başlayarak iyi eğittiği çocukları varken, o donanımlı ve eğitimli halkı iki yıla varmadan kölesi haline getiriyor. Âdeta sirk maymununa çeviriyor.
Bilim, sanat, teknoloji ve kültürün merkezi denilen Almanya’da nasıl oluyor da cahil ve ruh hastası bir adam, böyle bir halkı peşinden sürükleyebiliyordu?
Bilim insanlarına, akademisyenlere, rütbeli subaylara hükmedebiliyordu.
Karanlık bir çağ başlamıştı. Masum insanların dükkanları taşlanıyor, kadınlar ve çocuklar sokak ortasında zalimce aşağılanıyordu.
Gazeteciler dövülüyordu.
Siyasi cinayetler işleniyordu.
Hitleri eleştirenler tutuklanıyordu.
Muhalif her çıkış cezalandırılıyordu.
Yargı Hitler’in sopası olmuştu.
Berlin’de artık hakim koltuğuna oturtulmuş kâtipler vardı.
Tek adam rejiminin kâtipleri…
Direnişçi bir ilahiyatçı.
İşte bu ortamda genç bir papaz olan Dietrich Bonhoeffer, yaşanan bunca zulme itiraz etti. Sen misin asilik yapan? Derhal hapse atıldı.
Ağır işkencelerden geçirildi.
Bonhoeffer, hapisteyken bu konu üzerine uzun uzun düşündü. Avrupa’nın bu aydın toplumu nasıl olmuştu da organize kötülüğün ve suçun merkezi haline gelmişti?
Sonunda Bonhoeffer bir kanıya vardı; “Sorunun kökeninde kötülük değil, aptallık yatıyor” dedi.
Hapiste kendini daha da geliştiren bu adam şuna inandı ki; kötülükle savaşılabilirdi ama ahmaklıkla asla. Hem de organize olmuş ahmaklarla…
İstediğinizi yazın, çizin, anlatın, açıklayın, kanıtları ortaya dökün, bu ahmaklara etki etmiyordu. İnanmıyorlardı, önemli bulmuyorlardı.
Aptallar sürüsünün çoğu halinden memnundu. Farklı bakış açısı istemiyorlardı. Sesini çıkartanlara kızıyor, hatta saldırıya geçiyorlardı. İşte o zaman tehlikeli oluyorlardı. Acıma duyguları körelmiş, vicdanları yok olmuştu.
Aptallık ahlaki sorun.
Bonhoeffer artık emindi ki, aptallık bir zekâ problemi değildi, aptallık ahlaki bir problemdi.
Aptallık sadece cehalet değildi. Entelektüel birikimleri, iyi eğitimleri olduğu halde insanlar aptal olabiliyorlardı.
Bazıları aptallığın doğuştan gelen bir zeka yetersizliği olduğunu düşünüyordu. Fakat bu görüş, toplumsal aptallığı açıklayamıyordu. İnsanlar bazı koşullara göre başkalarının kendilerini aptallaştırmasına izin veriyorlardı. İşte o zaman da sorun psikolojik değil sosyolojik oluyordu.
Diktatör gücünü arttırdıkça, insanlar o gücün büyüsüne kapılıyorlar, bağımsız düşünme yetilerini kaybediyorlardı.
Karşı koymak yerine aptallaşarak sürüde koyun olmayı yeğliyorlardı.
Aptallık onlar için konfor alanı oluşturuyordu. Hitler onları aptallaştırmadı, aptalların öne çıkmasını kolaylaştırdı.
Gözlerine sokulan gerçekleri inatla reddediyorlardı. Onlarla konuştuğunuzda bellenmiş klişe sloganları tekrarlıyorlardı.
Hipnotizeydiler sanki.
Peki bu insanlar nasıl bağımsız ve özgür olabileceklerdi?
Zaman ilerliyordu. Almanlar ancak İkinci Dünya Savaşı sonrası bağımsız ve özgür olabildiler. Aptallıktan kurtulabildiler.
Bedelini çok ağır ödediler.
Yirmi iki milyon Alman öldü, Almanya harabeye döndü.
Conrad Adenaur’un şu sözleri tarihe geçti: “Umarım bir daha İsa bile gelse tüm yetkiyi tek kişiye verecek kadar aptal olmayız…”
Bonhoeffer’in düşünceleri sisteme aykırıydı ve Naziler için kabul edilemezdi.
9 Nisan 1945 günü sabaha karşı, Bonhoeffer’i bir toplama kampının darağacına asarak öldürdüler.
Bonhoeffer, Aptallığın Teorisini yazmıştı.
Füsun ALTINOK

