Tanıdığımız insanları zihnimizde etiketleyerek bir rafa koyup orada sabitliyoruz. Oysa o kişi zaman içinde değişiyor, gelişiyor, dönüşüyor; fakat biz onu geçmişteki fotoğrafı ve özellikleriyle hatırlıyoruz.
Öncelikle yeni tanıştığınız insanlarla aynı frekansta olmadığınızı anlayıp içsel bir değerlendirmeyle araya mesafe koymak iyi fikir olabilir ama yorucu. Sonra yeni kişilerle tanışmaya üşeniyorsunuz artık.
Aslında sadece yeni tanışılan değil, gün geliyor en yakın arkadaşım dediğiniz kişi bile sizi şaşırtabiliyor. Zaman içinde bakıyorsunuz ki, bir zamanların yakın arkadaşıyla farklı yönlere doğru ilerlenmiş. Yeni bir işe girmiş, yeni bir sosyal çevre edinmiş, yeni sevgilisi olmuş, evlenmiş. Artık o sizin tanıdığınız kişi değil. Çocuktuk, ilk gençliğimizde neler yapardık, ah eski günler diye debelenmeyin. Yoğun bir yabancılaşma duygusu hissediyorsunuz. Uyum sağlamaya çalışıyorsunuz ama oturmuyor.
Yeni neslin bakış açısıyla bu durum genel olarak melankoli, hayal kırıklığı, dönüşüm süreci olarak tanımlanıyor.
Sonuçta istemeseniz de eski defterler kapanıyor. Zaman böyle acımasız işte.
Bir erkek meslektaşım bir gün öğle tatilinden işyerine geldiğinde yıkık bir haldeydi. Ne oldu dedim. Bir zamanlar aşık olduğu kadına rastlamış. Heyecanlanmış. Bir yere oturmuşlar. Sarılmışlar. “Sonra baktım evet hâlâ kalbimi çarptıran kadın. Saçlarının kokusunu bile özlemişim. Sonra uzun uzun konuştuk. Konuştukça o kadın silindi, silindi ve yemeğin sonuna doğru başka biri oldu. Karşımda bir sisin içinde farklı bir kadın oturuyordu.”
Dedim ya, zaman acımasız. Ortak anılar, heyecanlar, mimikler bildiğiniz haliyle kalsa bile, hayata bakışın değişimi ile aradaki bağın günden güne inceldiğini fark ediyorsunuz.
Bu yabancılık nasıl oluştu? Maddi uçurumlardan mı? Yaşın ilerlemesi mi? Yaşananların izleri mi? Onu yeniden tanımanız gerekli. Gücünüz var mı?
Sebo değil, Sabahattin Bey
Aynı sınıftaydınız. Arkadaş gruplarınız ortaktı. Aynı zamanlarda aşklarınız oldu. Tatillere gittiniz. Eğlendiniz, dertleştiniz.
Ne oldu şimdi? Firmasına gittiğinizde “Heey Sebo…” diyemezsiniz. O artık Sabahattin Bey’dir. Sınıfı, ortamsal değişiklikleri olmuştur. İstediğiniz kadar “yapay ciks tavırlar” deyin, değişmiştir.
Bir diğeri sevgili bulmuş veya evlenmiştir. Öncelikleri değişmiştir. Artık kendisine o kişiyle bir dünya kurmuştur. Eski ortamlarınıza “takılmıyordur”. Yeni partnerinin yanında onu tanıyabilir misiniz?
J.P. Sartre, “Cehennem başkalarıdır” derken ne kadar haklıymış. Yaşınız ilerlerken yeni birine dönüşmüş bir insanı yeniden tanımaya çalışmak omuzlara başlı başına yük. O yüzden “Az insan, az dert” fikri cazip gelir. İyi güzel de, değişim ve farkındalığın bedeli de yalnızlık.
Biz değişmiyor muyuz?
Herkes değişiyor da biz eskisi gibi mi kalıyoruz? Çocukluğunuzu düşünün, ergenliğinizi, gençliğinizi, yaşınızın ilerleyişini… Ben miydim o?
Mevlana’nın güzel bir sözüdür; “Dün akıllıydım dünyayı değiştirmek istedim. Bugün bilgeyim, kendimi değiştiriyorum.”
Evet, zaman içinde herkesle yeniden tanışmalıyız ve hatta kendimizle de.
Füsun ALTINOK

