Site icon Kent Ekranı

🎥 SÖYLEŞİ/Abdullah EZİK/ Akademisyen / Editör/ ŞAİR/(Edebiyat Muhabiri)

Kendimden kurtulamıyorum / ve bir yara gibi / dolaştırıyorum içimde / kendimi”

Can Yayınları’ndaki editörlük masası, akademisyenliği ve şairliği arasında mekik dokuyan Abdullah Ezik; Kuş Grisi’ndeki bireysel sızılardan Troya Blues’un kadim sularına uzanan bir şiir evreni kuruyor. Abdullah Ezik ile metne neşter vuran editör ile dizeye ruh veren şairin sessiz uzlaşısını, mitolojinin bugünkü yaralarımıza tuttuğu ışığı ve şiirin insanı kendiyle yüzleştiren o kaçınılmaz anlarını konuştuk.

Can Yayınları’nda yönetici editör pozisyonunda çalışıyorsunuz, kültür-sanat platformlarında yazıyorsunuz ve üniversitelerde dersler veriyorsunuz. Edebiyatın mutfağında, teorisinde ve yayıncılık dünyasında bu kadar aktif olmak, masaya “şair” olarak oturduğunuzda kaleminizi nasıl etkiliyor? Editör Abdullah Ezik, Şair Abdullah Ezik’e karşı acımasız davranıyor mu, dizeleri çok fazla eliyor mu?

Bu soruya vereceğim ilk cevap şu olur: Editör Abdullah Ezik ile Şair Abdullah Ezik arasında sürekli devam eden bir diyalog var, birbirine değen ama birbirini kesmeyen iki ses olarak onlardan söz edebilirim kendi adıma. Editör tarafım metne mesafe koymayı, fazlalıkları ayıklamayı, ritmi ve bütünlüğü gözetir. Bu yüzden şiir yazarken ilk taslak hiçbir zaman benim için o metnin son hâli olmaz. Şiirin/metnin kendi yolunu bulmasına (şiir de su gibi akar yolunu bulur benim kanımca) izin verir, uzun süre üzerinde çalışır, ekleme çıkarmalar yaparım. O anlamda editör tarafım gerçekten acımasız; sevdiğim dizeleri bile, eğer şiirin bütününe hizmet etmiyorsa gözümü kırpmadan çıkarabiliyorum. Ama bir taraftan metnin ilk taslakları üzerinde çalışırken mümkün olduğunca editörü dışarıda bırakır, metnin akıp gitmesine izin vermeye çalışırım; çünkü şiir biraz da kontrolü bırakmayı, sezgiye güvenmeyi gerektirir. Yazarken sürekli “Bu dize/bölüm yeterince iyi mi?” diye düşünürsem metin daha doğmadan boğulabileceği fikri gelir aklıma. Önce şair konuşur; editör ise ancak şiir kendi sesini bulduktan sonra masaya oturur, ortaya çıkan “şey”i değerlendirir. Sanırım bu ikisi arasındaki dengeyi zamanla öğrendim.

Yayıncılığın mutfağında olmak da bana önemli bir perspektif kazandırıyor. Her gün çok farklı metinlerle, farklı seslerle karşılaşıyorum. Bu durum bir yandan dil duyarlılığımı artırırken öte yandan bana her şiirin kendi iç mantığı olduğunu da hatırlatıyor. Başka metinleri düzenlemek, kendi şiirimi belirli bir kalıba sokmama değil, tam tersine kendi sesime daha fazla sadık kalmama yardımcı oluyor.

Nihayetinde editörlük ve şairlik benim için birbirini engelleyen (şeyler/faktörler) değil, birbirini besleyen iki alan olarak görülebilir. Biri bana disiplin kazandırıyor, diğeriyse o disiplinin içinde özgür kalabilmenin yollarını öğretiyor. Şiirin ilk kıvılcımı hâlâ sezgiden, duygudan ve hayattan geliyor; editörse yalnızca o kıvılcımın gerçekten ışık verip vermediğini anlamaya çalışıyor. Bu yüzden evet, editör Abdullah Ezik şaire karşı oldukça acımasız davranabiliyor; ama bugün dönüp baktığımda yayımladığım şiirlerin büyük ölçüde o acımasızlığın sayesinde bir yerlere varmaya çalıştığını (bir dağa tırmanmakta olduğunu) düşünüyorum.

İlk şiir kitabınız Kuş Grisi kitabınızda geçen “Kendimden kurtulamıyorum / ve bir yara gibi / dolaştırıyorum içimde / kendimi” dizeleriniz, modern insanın kendi varlığıyla yaşadığı o derin çatışmayı özetliyor. Şiiri bu “yara”yı görünür kılma, hatta onu iyileştirmeden açık tutma sanatı olarak görebilir miyiz? Sizin için şiir yazmak kendinizden kurtulma çabası mı, yoksa kendinize yakalanma anı mı?

Sanırım şiirin en önemli taraflarından biri, insanın kendisinden kaçabileceği değil, kendisiyle yüzleşebileceği bir alan açması. Gündelik hayatın içinde pek çok şeyi bastırabiliyor, erteleyebiliyor veya görmezden gelebiliyoruz. Şiirse buna (asla) izin vermiyor. Tam tersine, üzerini örttüğümüz duyguları, çatışma ve kırılmaları (daha da) görünür hâle getiriyor. Bu yüzden şiiri yarayı iyileştirmekten çok, onun varlığını dürüstçe kabul etmenin sanatı olarak görüyorum. Bazen bir yaranın gerçekten iyileşebilmesi için önce onun inkâr edilmemesi (bence bu “kabulleniş”ten farklı bir evre) gerekiyor.

Kuş Grisi’ndeki o dizeler de tam olarak böyle bir ruh hâlinin ürünüydü. “Kendimden kurtulamıyorum,” derken aslında insanın kendi hafızasını, geçmişini, korkularını ve çelişkilerini nereye giderse gitsin yanında taşımasını kastediyordum. İnsan bazen en ağır yükünü dışarıda değil, kendi içinde taşır. Şiir de o yükün adını koyma cesareti gösterdiği ölçüde anlam kazanıyor. Bu noktada şiirdeki anlatıcının da benzer bir ruh hâli içerisinde olduğunu söyleyebilirim.

Benim için şiir yazmak kendimden kurtulma çabası değil aslında; çünkü insanın kendisinden bütünüyle kurtulabileceğine inanmıyorum. (Bunu gerekli de bulmuyorum, neysek oyuz ve bu güzel bir “şey”.) Daha çok kendime yakalanma anı. Yazarken fark ettiğim, daha önce adını koyamadığım duygular oluyor. Şiir bittiğinde yalnızca bir metin ortaya çıkmıyor; ben de kendimle ilgili yeni bir şey öğrenmiş oluyorum (bazen, her zaman değil). Belki bu yüzden her şiir biraz da insanın kendi bilinmeyen taraflarına doğru yaptığı sessiz bir yolculuk.

Bugün dönüp baktığımda o dizelerin yalnızca bana değil, modern insanın ortak deneyimine de temas ettiğini düşünüyorum. Hepimiz biraz kendi yükümüzü taşıyoruz; bazen geçmişimizi, bazen pişmanlıklarımızı, bazen de henüz cevabını bulamadığımız soruları. Şiir bu yükü ortadan kaldırmıyor ama onunla birlikte yaşamayı, onu dile dönüştürmeyi mümkün kılıyor. Belki de şiirin iyileştirici yanı tam burada başlıyor: Yarayı kapatarak değil, ona bir ses vererek.

İkinci şiir kitabınız Troya Blues, “sur diplerinde bekleyen ölüm, tanrıların kahkahaları ve Egea’nın yas tutan suları” gibi kadim imgelerle açılıyor. Mitolojiyi sadece tarihsel bir dekor olarak değil, bugünün kırılgan insanının acılarını, tarihsel yıkımları ve bireysel yaraları anlatmak için bir enstrüman olarak kullanıyorsunuz. Binlerce yıllık Troya anlatısı, bugünün dünyasına ve insanına dair bize ne söylüyor?

https://www.kentekrani.com/wp-content/uploads/2026/09/1000101974.mp4

Ben Troya’ya hiçbir zaman yalnızca geçmişte kalmış büyük bir uygarlık veya mitolojik bir hikâye olarak bakmadım. Troya, insanlığın tekrar eden hafızasının en güçlü simgelerinden biri. Aradan binlerce yıl geçmiş olmasına rağmen savaşlar değişmiyor, iktidar hırsı değişmiyor, göçler, yıkımlar ve yaslar değişmiyor. Değişen yalnızca coğrafyalar ve isimler. Bu yüzden Troya bana her zaman bugünü anlatmanın da bir yolu gibi geldi.

Troya Blues’ta mitolojiyi tarihsel bir dekor olarak kullanmak istemedim. Benim ilgimi çeken şey, mitlerin bugüne taşınabilen taraflarıydı. Akhilleus’un öfkesi, Hektor’un açmazı/çaresizliği, Priamos’un yas tutan bir baba olarak kırılganlığı ve Andromakhe’nin kimse tarafından duyulmayan sesi… Bunların hepsi bugün de farklı biçimlerde karşımıza çıkıyor; çünkü mitler, insanın değişmeyen taraflarını anlatıyor. Bu yüzden onları bugünün insanıyla yan yana getirdiğimizde hâlâ konuşmaya devam ediyorlar.

Troya aynı zamanda bana tarihin kazananlar tarafından yazıldığını ama asıl anlatmaya değer olanın kaybedenlerin tarafında kaldığını, şayet gerçek olan bir şeyler varsa bunların orada kaldığını, yaşamaya devam ettiğini hatırlatıyor/gösteriyor. Mutluluk uçucudur, yas kalıcı. Destanlar çoğu zaman kahramanları anlatır; ben şiirde biraz daha geride kalanlara, sesi bastırılanlara, savaşın gündelik hayatta açtığı yaralara, ötekilere bakmaya çalıştım. Çünkü büyük tarih anlatılarının gölgesinde kalan bireysel acılar, bana göre şiirin en güçlü alanlarından birini oluşturuyor.

Bugünün dünyasına baktığımızda da Troya’nın aslında hiç bitmediğini görüyoruz. Savaşlar, göçler, yıkılan kentler, yerinden edilen insanlar… Bütün bunlar bize mitolojinin yalnızca geçmişi değil, bugünü de anlamanın bir dili olduğunu gösteriyor. Belki de bu yüzden Troya Blues’ta Troya’yı yeniden anlatmaktan çok, Troya’nın bugünün insanına hâlâ neler söylediğini dinlemeye çalıştım. Nihayetinde bazen binlerce yıllık bir hikâye, yaşadığımız zamanı anlamak için en güncel haberden çok daha güçlü bir imkân sunabiliyor.

Yine Kuş Grisi’nde daha çok çiçek pazarları, ev imgesi, kişisel karanlık odalar ve âdeta “edebiyat muhabirliği” gibi gündelik hayatın estetik anlarına odaklanan, yer yer 80 kuşağı tınıları taşıyan bir evren kurmuşsunuz. Troya Blues’da ise yönünüzü antik dünyaya, Egea’nın sularına ve mitolojik harabelere çevirdiğinizi görüyoruz. Kuş Grisi’nin o “gündelik telaşlara çekilen tahammül şeridi”, Troya Blues’un “binlerce yıllık çığlığına” nasıl evrildi? İki kitap arasındaki bu mekânsal ve zamansal sıçramayı kendi şiirsel yolculuğunuzda nereye koyuyorsunuz?

Ben bu iki kitabı birbirinden kopuk değil, aynı şiirsel arayışın farklı durakları olarak görüyorum. Kuş Grisi daha çok insanın kendi içine, gündelik hayatın küçük ayrıntılarına ve bireysel hafızaya eğilen bir kitaptı. Ev, sokak, şehir, karşılaşmalar… Bütün bu imgeler aslında insanın kendini anlamaya çalıştığı yakın çevreyi temsil ediyordu. Gündelik olanın içinde saklanan kırılganlığı, sessizliği ve yalnızlığı görünür kılmaya çalışıyordum. O yüzden kitapta dışarıdan bakıldığında küçük gibi görünen anlar, benim için büyük varoluşsal soruların taşıyıcısıydı.

Troya Blues’ta ise bakış açım genişledi ama meselelerim çok değişmedi. Bu kez bireysel hafızanın yanına toplumsal ve tarihsel hafızayı koymak istedim. Evin yerini kentler, odaların yerini surlar, kişisel hafızanın yeriniyse insanlığın ortak belleği/kaderi/elemi aldı. Ama özünde hâlâ aynı soruların peşindeydim: İnsan neden yıkıyor, neden kaybediyor, neden yas tutuyor ve bütün bunlara rağmen yaşamaya nasıl devam ediyor? Dolayısıyla benim için değişen yalnızca ölçekti; şiirin temel meselesi aynı kaldı.

Belki de bunun en önemli nedeni, zamanla bireysel hikâyelerin hiçbir zaman yalnızca bireysel olmadığını fark etmemdi. Kendi hayatımıza ait sandığımız pek çok duygu, aslında yüzyıllardır tekrar eden ortak bir insanlık deneyiminin parçası. Mitolojiye yönelmem biraz da bu yüzden oldu. Çünkü mitler, bugünün insanını anlamak için hâlâ güçlü bir imkân sunuyor. En kişisel acının bile çok eski bir karşılığı olduğunu görmek, şiire bambaşka bir derinlik kazandırıyor.

Bu yüzden Kuş Grisi ile Troya Blues arasındaki ilişkiyi bir kopuş olarak değil, doğal bir genişleme olarak okuyorum. İlk kitapta kendi odamın penceresinden dünyaya bakıyordum; ikinci kitaptaysa o pencereyi açıp tarihe, coğrafyaya ve ortak hafızaya yöneldim. Ama o pencerenin başındaki kişi değişmedi. Hâlâ insanın kırılganlığıyla, hafızasıyla ve kayıplarıyla ilgileniyorum. Yalnızca bu kez o hikâyeleri anlatırken yanımda Homeros’un, Troya’nın ve Ege’nin uzun hafızası da vardı. Sanırım şiirsel yolculuğumun yönü de tam burada beliriyor: Kendi sesimi ararken, insanlığın ortak sesine biraz daha yaklaşmaya çalışıyorum.

Sizin için yapılan “edebiyat muhabirliği‘” benzetmesi oldukça dikkat çekici. Yaşamdaki sıradan ve hızlı akışı yakalayıp estetik bir sahne olarak yeniden kurgularken, bir şairden ziyade hayatı anlık kaydeden bir “gözlemci” gibi mi hareket ediyorsunuz?

Şair de sanırım biraz gözlemcidir; kendisine, yakın çevresine, bir parçası olduğu topluma, dünyaya dair. Benim için de biraz böyle denebilir sanırım. Hayatın büyük kırılmalarından çok, çoğu zaman kimsenin dönüp bakmadığı küçük ayrıntılar ilgimi çekiyor. Bir vitrinde unutulmuş bir obje, vapurda duyulan yarım yamalak bir cümle, sokakta bir karşılaşış veya günün telaşı içinde fark edilmeden geçip giden bir an. Şiir çoğu zaman tam da bu ayrıntılardan doğuyor. O anlamda evet, önce hayatı kaydeden veya geçip gideni hatırlamaya çalışan biri olduğum söylenebilir.

Öte taraftan şiir, salt gözlemden tam da burada, bu noktada ayrılıyor. Gözlemci gördüğünü olduğu gibi aktarmaya çalışır; şairse gördüğünün ardındaki görünmeyeni arar. Benim için önemli olan yalnızca bir olayı veya bir manzarayı kaydetmek değil, onun insanda bıraktığı izi, çağrışımları ve sessizliğini de dile dönüştürebilmek. Şiir, gerçekliği yeniden kuran bir alan. Gündelik hayattan yola çıkıyor ama orada kalmıyor; onu dönüştürüyor, derinleştiriyor ve bazen de bambaşka anlam katmanlarıyla buluşturuyor.

Belki bu yüzden kendimi ne yalnızca bir gözlemci ne de yalnızca anlatıcı olarak görüyorum. Daha çok tanıklık eden biriyim. Tanıklık etmekse sadece bakmak değil, gördüğünüz şeyin sizde bıraktığı etkiyi de üstlenmek anlamına geliyor. Yazdığım şiirlerde şehir, insanlar, yolculuklar veya gündelik hayatın ayrıntıları yer alıyorsa bunun nedeni onları belgelemek değil; onların bende uyandırdığı duyguyu, hafızayı ve düşünceyi görünür kılmaktır da aynı zamanda. Sanırım şiirle kurduğum ilişki de tam burada şekilleniyor. Önce dünyaya dikkatle bakıyorum; sonra o dünyanın bende bıraktığı tortuyu karıştırıyorum. Şiir, benim için burada doğuyor, gördüklerimle duyumsadıklarım arasında.

Kendinizi en iyi hangi 3 kelime ile anlatabilirsiniz? Geçmişten günümüze bir şiir ekolünde/döneminde olsaydınız hangi ekolü seçerdiniz?

Kendimi üç kelimeyle anlatmam gerekirse merak, hafıza ve arayış derdim. Merak, hem yazarlığımın hem de editörlüğümün temel motivasyonu. Hafıza, şiirlerimde sürekli dönüp dolaştığım meselelerden biri; bireysel olanla toplumsal olanın kesiştiği yeri anlamaya çalışıyorum. Arayış sanırım bütün yazma serüvenimi özetleyen kelime. Yazdığım her metin, kesin cevaplar vermekten çok yeni sorular sormanın peşinde.

Bir şiir ekolü veya dönemi seçmem gerekseydi doğrusu kendimi tek bir geleneğin içine yerleştiremezdim. Şiirin en sevdiğim yanı da zaten farklı dönemlerin ve seslerin birbirleriyle konuşabilmesi. Divan şiirinden Mevlana ve Şeyh Galib’in dilindeki hayal gücü ve sembolik derinlik beni her zaman etkilemiştir. Modern Türk şiirindeyse Edip Cansever’in insanın iç dünyasını çoğul seslerle kuran yapısı, Melih Cevdet Anday’ın düşünceyle şiiri buluşturan tavrı, İlhan Berk’in dili ve mekânı sürekli yeniden kuran cesareti, İsmet Özel’in yüksek şiir gerilimi; Enis Akın, Ömer Erdem ve Ahmet Güntan’ın şiiri bitmiş bir yapı olmaktan çıkarıp yaşayan bir düşünme alanına dönüştüren yaklaşımı benim için önemli duraklar. 

Bu yüzden kendimi belli bir ekolün temsilcisi olmaktan çok, farklı şiir gelenekleri arasında dolaşmayı seven bir gezgin olarak görüyorum. Gelenekten beslenmenin onu tekrar etmek anlamına gelmediğine inanıyorum. Tam tersine, her güçlü şiir önce kendinden önce yazılmış şiirlerle konuşur, sonra da kendi sesini bulur. Benim şiirde yapmaya çalıştığım şey de tam olarak bu: Geçmişin hafızasını bugünün diliyle yeniden düşünmek ve o konuşmanın içinden kendime ait bir ses kurabilmek.

İsmet Özel’in, “Şiirin tanınmaya değer bir yüzü olduğunu söylemek lazım,” sözünden hareketle; sizce bugün şiir, modern insanın hayatında lüks bir tüketim nesnesi mi, yoksa hâlâ hayati bir ihtiyaç mı?

Ben şiirin hiçbir zaman bir lüks tüketim nesnesi olduğuna inanmadım. Belki görünürlüğü azaldı, okur kitlesi daraldı veya gündelik hayatın hızına eskisi kadar kolay eşlik edemiyor; ama bu, şiirin işlevini yitirdiği anlamına gelmiyor. Tam tersine, hızın, gürültünün ve sürekli tüketimin hâkim olduğu bir çağda şiire belki de her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Şiir bizi yavaşlamaya, dikkat etmeye ve gerçekten hissetmeye davet ediyor.

İsmet Özel’in “Şiirin tanınmaya değer bir yüzü olduğunu söylemek lazım,” sözü de bana biraz bunu düşündürüyor. Şiir, kendini dayatan bir tür değil; okurundan emek, sabır ve dikkat bekliyor. Ama bu emeğin karşılığında da başka hiçbir türün kolay kolay sağlayamayacağı bir düşünme ve hissetme alanı açıyor. Şiir bize yalnızca bir duygu aktarmıyor; dile, dünyaya ve kendimize başka bir gözle bakabilme imkânı sunuyor.

Bence şiirin değeri de tam burada ortaya çıkıyor. İnsan hayatındaki her ihtiyaç doğrudan yaşamsal olmak zorunda değil. Hafıza, anlam, estetik, yas, aşk, kayıp ya da umut da insanın temel ihtiyaçları arasında. Şiir bütün bu deneyimlere dil kazandırıyor. Bazen söyleyemediğimiz bir cümleyi bizim yerimize söylüyor, bazen de henüz adını koyamadığımız bir duyguyu görünür hâle getiriyor. Bu yüzden şiiri yalnızca edebî bir tür olarak değil, insanın kendini anlama biçimlerinden biri olarak görüyorum.

Elbette herkes şiir okumak zorunda değil; ama şiirin varlığına hepimizin ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Nihayetinde şiir, bir toplumun dilini inceltir, hafızasını canlı tutar ve insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi derinleştirir. Belki bugün daha az okunuyor, daha az konuşuluyor; ama iyi bir şiirin tek bir okurun hayatında açtığı gedik bile onun neden hâlâ vazgeçilmez olduğunu göstermeye yeter. Şiir hayatı değiştirmeyebilir; ama hayata bakışımızı değiştirebilir. Bazen de insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey tam olarak budur.

Şu an üzerinde çalıştığınız ya da hayal ettiğiniz yeni bir proje var mı? Üçüncü kitapta yeni bir yön mü var, yoksa bu iki kitabın bir devamı mı?

Henüz yazmakta olduğum birkaç taslak var. Gerek yapısal gerekse içerik olarak üzerine düşünmeye devam ediyorum. Sanırım hangi yol üzerine gideceğimi de görmüş gibiyim ancak bu biraz daha vakit alacak bir süreç gibi. Herkes gibi ben de biraz zaman içerisinde bu sorunun cevabını kendi kendime alacak, ona göre bir kitabı “yeniden” tamamlayacağım.

Klasikleşen bir sorum var onu size de sormak istiyorum. Elinizde sihirli bir değnek olsaydı dünyada ya da hayatınızda neyi değiştirmek isterdiniz?

Hiçbir şeyi. Her şey olduğu gibi güzel, olduğu kadar.

Exit mobile version