Site icon Kent Ekranı

SÖYLEŞİ /Zabel YILMAZ /Edebiyat /Öykü

Asıl söylemek istediğim, eleştirinin giderek daha fazla yer kaplaması ve bu hâliyle üretimin önüne geçmesi

Edebiyatla müziğin, hüzünle ironinin iç içe geçtiği öykülerde Zabel Yılmaz, güneşsiz diyarların insanlarını anlatıyor. Acıyı abartmadan, olduğu gibi veren; okuru empatiye ve kendi kararına bırakan sade ve güçlü bir üslubu var.

Her notanın bir hikâyesi, her hikâyenin de bir şarkısı vardır” diyen Yılmaz’la kitabının derinliklerini, aidiyet ve sürgün duygusunu, yazma sürecini ve edebiyat-müzik ilişkisini konuştuk.

Kitabınızın ismi olan “Güneşsiz Diyarlar Makamı”, okurda hem müzikal bir tını hem de melankolik bir coğrafya algısı uyandırıyor. Bu ismi seçerken hedeflediğiniz o “makam”, öykülerinizin genel duygusunu nasıl tanımlıyor?

Benim için edebiyatla müzik arasında güçlü bir bağ vardır. Duygularını yoğun yaşayan ama bunu kolay ifade edemeyen insanlar, kendilerini bir şarkı ya da bir yazı aracılığıyla anlatır. Söylenmeyen sözler çoğu zaman kâğıda ya da notalara dökülür. Duygu içeren her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Her notanın bir hikâyesi, her hikâyenin de bir şarkısı vardır.

Metinlerinizde kederi işlerken ajitasyondan uzak, vakur bir dil tercih ettiğiniz görülüyor. Modern edebiyatta “hüzün” estetiğini korurken okuru umutsuzluğa hapsetmemeyi nasıl başarıyorsunuz?

Acıyı abartmadan, olduğu gibi anlatmaya çalışıyorum. Aşırı duygusallık bana, okurun hissine müdahale etmek gibi geliyor. Bu yüzden öykülerimde hüzünle ironiyi birlikte kullanıyorum. Okurun ne hissedeceğine kendisi karar versin; ister üzülür, ister güler, isterse ikisini birden yaşar.

Söyleşi çok ilerlemeden sizi kısaca tanıyabilir miyiz? Zabel Yılmaz’ın masasında bugünlerde  hangi kitaplar duruyor?

Okuma alışkanlığım, bir roman ve bir öykü kitabını birlikte götürmek şeklinde ilerliyor. Yeni çıkan öykü kitaplarını elimden geldiğince takip etmeye özen gösteriyorum. Bu sıralar, çok sevdiğim bir yazar olan Halid Halife’nin kitaplarıyla vakit geçiriyorum.

Güneşsiz bir dünyayı anlatırken, okuru “ışığın yokluğunu düşünmeye” mi yoksa doğrudan karanlığa mı davet ediyorsunuz?

Güneşsiz yaşamaktan başka seçeneği olmayan, olsa bile bu ihtimali gerçekleştirmesi çok zor olan ve çıkmak için çabalarken defalarca tökezleyen insanların çaresizliğiyle empati kurdurabilmekti. Hiç tanık olmadığımız yaşamları görmek, merak ettiğimiz ışığı yanan evlere misafir olmak ve girmeye cesaret edemediğimiz arka sokakların karanlığında biraz dolaşmak için bu kadar çok okuyoruz belki. Fakat güneşsiz bir mekanda kalmak, karanlığı bütünüyle anlatmaya yetmez.  İnsan, çaresiz kaldığı anlarda iç dünyasının karanlığında tek başına  kalır. Güneşin en tepede olduğu bir yerde bile, insanın kendi ışığını söndürdüğü ya da söndürüldüğü zamanlar vardır.

Aidiyet, sürgün, yoksulluk ve sınıf meselesi kitabın güçlü damarları. Bunlar kişisel hafızanızla gözlemlerinizin kesişiminden mi doğdu? İstanbul’da büyümüş bir yazar olarak, “kenarda kalmış insanların tuhaf ve iç burkan hikâyeleri”ni anlatmak size kendi aidiyet sorgunuzu da hatırlatıyor mu?

Aidiyet, sürgün, yoksulluk ve sınıf mücadelesi; kişisel hafızam, gözlemlerim ve empatiyle şekillendi. Tanık olduğum hayatları zihnimde birleştirerek karakterlerin duygularını ve yaşadıklarını kurmaya çalıştım. Aidiyet meselesini sürekli hatırlatmaktan çok, bu duyguyu yakından tanımak yazarken işimi kolaylaştırdı

İngilizce, Fransızca ve Arapça gibi farklı dil yapılarına hakimiyetinizin, Türkçedeki “öykü sesinizi” kurarken size nasıl bir alan açtığını düşünüyorsunuz? Kelime seçimlerinizde bu çok dilli arka planın izleri var mı?

Farklı diller biliyor olmam, bambaşka coğrafyaları anlatırken işimi kolaylaştırıyor. Karakterin o dilde neyi söyleyip neyi söylemeyeceğine dikkat ediyorum; ayrıca coğrafyanın kültürünü gerçeğe en yakın hâliyle verebilmemi sağlıyor.

Çağdaş öykücülüğün genç temsilcilerinden biri olarak, türün bugünkü durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sanki üretmekten çok eleştirinin etrafında oyalanıyoruz. Yazılan her sözün bir itiraz edeni, söylenen her cümlenin bir karşı çıkanı oluyor. Oysa derdim, eleştiriyi bütünüyle dışlamak değil; her şey gibi onun da yerinde ve ölçüsünde kalması. Asıl söylemek istediğim, eleştirinin giderek daha fazla yer kaplaması ve bu hâliyle üretimin önüne geçmesi.

Eğer “Güneşsiz Diyarlar Makamı”nı bir mekâna benzetseydiniz, orası neresi olurdu? Veya kitabınızdaki bir öykü karakteriyle bir gün geçirecek olsanız, hangisini seçerdiniz?

Hicaz öyküsünde bir meydan düğününe gider ve hicaz makamını dinlerdim. En çok, hicaz makamına davulun eşlik ettiği anda kalmak isterdim.

Bu ilk kitaptan sonra, okurun zihninde nasıl bir iz bırakmış olmayı umuyorsunuz? Bir sonraki durağınızda yine öykü mü olacak, yoksa farklı bir türde “makam” arayışına girecek misiniz?

Kitabı bitiren okurun, gündelik hayatın içinde çoğu zaman görmezden geldiğimiz ya da farkına bile varmadığımız insanların hayatlarına biraz daha yakından bakabilmesini isterim. Onlarla bir bağ kurabilmesini, en azından kısa bir an için de olsa empati geliştirebilmesini…

Çünkü çoğu zaman birbirimizden çok farklı hayatlar yaşadığımızı düşünürüz. Oysa biraz durup bakınca, o hayatların içinde kendimizden izler bulduğumuzu fark ederiz. Sanırım en çok, okurun da o duyguyla baş başa kalmasını isterim. Aslında sandığımız kadar farklı değiliz.

Yeni bir öykü dosyası üzerinde çalışıyorum fakat süreç neyi gösterir bilmiyorum. Planlı gitmek yerine daha çok akışta kalmayı, yolculuğun bana getirdiklerini kabul ederek yol almayı düşünüyorum.

Klasikleşen bir sorum var onu size de sormak istiyorum. Elinizde sihirli bir değnek olsaydı dünyada ya da hayatınızda neyi değiştirmek isterdiniz?

Savaşın olmadığı, çocukların ve hayvanların korunabildiği bir düzen kurmayı seçerdim. Sanırım son zamanlarda toplum olarak istediğimiz en önemli şeylerden birisi bu.

Exit mobile version