Bir sabah, Persepolis grafik roman serisi ve filmiyle tanınan İran asıllı Fransız yazar Marjane Satrapi’nin öldüğü haberini alsanız ve ailesi bunu kanser ya da trafik kazasıyla değil, “Üzüntüden öldü” diyerek duyursa, muhtemelen bir an duraksardınız.
Haberi bir kez daha okurdunuz belki.
Bu sözler başka bir yüzyıla ait gibi duruyor; mürekkep lekeli mektupların, aşk elinden alındığında yavaşça tükenen korseli kahramanların dünyasına.
Bizim yüzyılımız içinse neredeyse uygunsuz bir tınısı var.
Hastalıklar için isimlerimiz, antidepresanlarımız ve terapilerimiz var.
Sevgiyi bir yemek siparişi kadar zahmetsizce önümüze getirmeyi vaat eden flört uygulamalarımız var.
Artık kimse üzüntüden dolayı öyle kolayca ölmüyor.
Ve yine de…
Marjane Satrapi 56 yaşındaydı.
Otuz yıllık eşi bir sene önce ölmüştü.
Sosyal medyadaki son paylaşımında şu yazıyordu:
“Çünkü hayatımın aşkını kaybettim.”
Sonra sustu.
Ailesi ise Satrapi’nin ölümünü duyururken klinik bir tanı seçmedi.
Mitlerin dilini seçti:
“Üzüntüden öldü.”
Bu ifade arkaikti — kaybı bir hastalık gibi değil, bir kader gibi anlatan, sebeplerin tıbbın değil doğrudan kalbin alanına ait olduğu zamandan kalma bir söz.
Kırık Kalp Sendromu
Üzüntüden ölmenin modern tıpta bir karşılığı olduğunu biliyor muydunuz?
Adı: Takotsubo kardiyomiyopatisi, yani kırık kalp sendromu.
Yıkıcı bir yasın, ezici bir stresin altında stres hormonları kalp kasına öylesine yüklenir ki; sol karıncık bir Japon ahtapot tuzağına — bir takotsubo’ya — benzeyecek şekilde genişler ve balonlaşır.
Kalp fiziksel olarak “şok olur.”
İşlevini yitirir.
Bazen tamamen durur.
Metafor ile kalp kası arasındaki sınır sandığımızdan çok daha incedir.
Kalp kırıklığı, bir bedeni durdurabilir.
Sevmenin Yerine Seçmek
Tıbbi bir karşılığı dahi olmasına rağmen “üzüntüden ölmek” bugün bize neden bu kadar uzak ve hatta neredeyse fantastik geliyor?
Çünkü gerçek duyguların getirdiği belirsizliği, kusursuz görünen profillerin sunduğu kontrollü güvenle değiştirdik.
Aşk, bir zamanlar insanın hayatını altüst eden en güçlü deneyimlerden biriydi.
Şimdi ise giderek bir seçme işlemine dönüştü.
Flört uygulamaları yakınlığı bir tanışma değil, bir eleme düzeni hâline getirdi.
Ekranda kaydırılan, karşılaştırılan, elenen isimler…
İnsanlar da giderek raflarda duran ve kolayca yeri değiştirilen ürünlere benzemeye başladı.
Bu yüzden birine bağlanmak yerine seçenekleri açık tutmak, kendini tam vermemek, mesafeyi korumak neredeyse bir ilişki refleksi hâline geldi.
Eros’un Istırabı
Koreli filozof Byung-Chul Han’ın modern çağda aşkın ve arzunun yaşadığı bu dönüşümü anlatmak için kullandığı çarpıcı bir kavram var:
“Eros’un Istırabı.”
Gerçek aşk Han’a göre insanın kendini savunmasız bırakmasını gerektirir.
Karşındaki kişinin seni değiştirmesine, şaşırtmasına, hatta incitmesine izin vermelisin.
Oysa biz tam da bu riskten kaçan bir kültür inşa ettik.
Artık yabancı olanı, beklenmedik olanı, zor olanı aramıyoruz.
Kendimizi arıyoruz.
Kendi zevklerimize, gelirimize, yaşam tarzımıza uyan insanları seçiyoruz.
Partner, keşfedilecek bir bilinmez olmaktan çıkıp bizi onaylayan bir aynaya dönüşüyor.
Han buna “Aynı’nın cehennemi” diyor:
İnsanın sürekli kendisiyle karşılaştığı, gerçekten yeni hiçbir şeyin içeri sızamadığı kapalı bir döngü bu.
Biraz zorlayan her şeyi bir kaydırmayla geçip gidiyoruz.
Farkında olmadan aşkın kendisini de geride bırakıyoruz böylece.
Geride Kalan
Marjane Satrapi devrim gördü, sansür gördü, sürgünün ağırlığını taşıdı.
Sonunda onu bitiren şey siyaset olmadı; aşk oldu.
Üzüntüden ölümü romantikleştirmeye gerek yok. Ama görmezden de gelemeyiz; çünkü gerçek sevginin bedelini hatırlatıyor.
Birini gerçekten sevmek, onu hayatında vazgeçilmez bir yere koymaktır.
W. H. Auden‘ın Cenaze Hüzünleri şiirindeki gibi, kimi zaman bir insan yalnızca sevilen biri değil, yönünüz, ritminiz, gününüz olur:
O benim Kuzeyim, Güneyim, Doğum ve Batımdı,
Çalışma haftam ve Pazar huzurumdu,
Öğlem, geceyarım, konuşmam, şarkımdı;
Aşk sonsuza kadar sürecek sandım: Yanılmışım.
Kalbi korunacak bir organ, aşkı rafta duran bir tüketim ürünü saydığımız bu çağda, neredeyse hiçbir şeyin kalbimizi gerçekten kıramadığı konforlu bir dünya yarattık.
Oysa üzüntüden ölmek, bu steril dünyanın dışında kalan o eski, tehlikeli ihtimali yüzümüze vuruyor:
Sevdiğin birini kaybettiğinde, geride kalan hayat onun yokluğuna uyum sağlamaz.
Sadece onun etrafında sessizleşir.
Bazense geriye yalnızca sessizlik kalır.
Ve atmayı nasıl sürdüreceğini unutmuş bir kalp.
Derya ULUSOY

