Rahmi Koç’un anlattığı, sonrasındaki tepkilerle gündem olan ve doğrusu beni hiç güldürmeyen fıkra, birden bire ülkenin en ücra köşelerine kadar her yerde konuşulur oldu.
96 yaşındaki holding patronu, , anlaşılan servetinden dolayı ömrü boyunca ağzının içine bakılıp en tatsız esprilerine bile gülünen birisi olmuştu.(Paranın gözü kör olsun!)
Bu rahatlık içinde de, kendilerine ait İzmir Balçova Amerikan hastanesinin açılış töreninde yüksel protokolden insanları görünce, herhalde “hazır gelmişler.Hadi şunları biraz güldüreyim” diye bir fıkra patlatmıştı.
Fıkra “Kürt kadınının biri doktora gitmiş..” cümlesiyle başlıyordu.
Herkesler oradayken..!
Herkesler dediğimi yabana atmayın; fıkrayı anlatırken kimler yoktu ki yanında!
Görüntülerden görüp , haberlerden okuduğumuz kadarıyla Türkiye Cumhuriyetinin son başbakanı Binali Yıldırım, devletin İzmir ilindeki en üst görevlisi vali, ana muhalefet partisinin seçim kazananı, İzmir Büyükşehir Belediye başkanı oradaydılar.
Zaten bu üçlünün yer aldığı bir törenin katılımcısı doğal olarak çok olurdu!
Muhtemelen siyasi partilerin temsilcileri de ülkemizin bir numaralı milli burjuvasının “bu yeni hizmetini” kutlamak üzere gelmişlerdi.
Neyse, dediğim gibi, holdingin onursal başkanı, hem de hastane açılışında, bildiği “ayıpçı” bir doktor-hasta ilişkisinden söz eden fıkrayı birden bire anlatıvermişti. (Hastane yönetiminin yerinde olsam “bizim sağlık kurumumuzda bu tür doktor hasta ilişkisi yaşanmaz” diye bir açıklama da ben yapardım!)
Fıkra dinleme- okuma konusunda oldukça deneyimli olan biri olarak söyleyebilirim ki, bu fıkrayı biliyordum ama yaşlı zengin adamınkinden eksik biliyormuşum.
Benim bildiğim biçiminde “Kürt kadını” diye bir karakter yoktu; zaten Kürt sözcüğünün fıkranın hiçbir unsurunda sözü edilecek yanı da yoktu.
Hatta iddia edebilirim ki, doktor- hasta – hemşire gibi karakterlerin anlatıldığı fıkraların hiç birinde, Kürt, Arap, Türk, Alman, Fransız gibi “etnik” karakterler bulunmaz.
Zira tarz farklıdır.
Etnik karakterler, yalnızca değişik özellikleri olan etnik kimliklerin belirgin özelliklerini öne çıkarmak için kullanılır.
Bunlar genellikle aşağılama içermeyen, hafif, sevimli, insanları gülümseten anlatılardır .
Örneğin Almanların disiplini, Fransızların “çapkınlığı”,İskoçların cimriliği, Türklerin “uyanıklığı” , Kürtlerin saflığı, Lazların “her şeyi” gibi! (Yahudilerin “komik cimriliği” de eskiden çok anlatılırdı ama Netanyahu denen katilin öncülüğündeki soykırım saldırıları, insanların ülkesini ve halkını sevimli gösterebilecek anekdotlardan uzak durmalarına yol açtı!)
Neyse, konuyu dağıtmayalım, Rahmi bey aslında Kürt kadını sözünü hiç kullanmasa da özünde hiçbir fark olmayacak fıkrayı, devlet ricali önünde patlatmış!
Sermayenin gücü işte, fıkra oradakilerin çoğunu neredeyse katıla katıla denecek kadar güldürmüş .
Eğer görüntüler yapay zeka ürünü falan değilse hiç birinin aklına Kürtlerin ya da kadınların aşağılandığı gibi bir şey gelmemiş.
Gülüşler hakiki gülüş, hiç birinde yapay zekayla oluşturulmuş resimlerin mekanikliği yok ; hemen anlaşılıyor!
Herhalde anlatan Rahmi Koç olduğu için pek çok kişi de durumu garipsememiş, garipseyen ses çıkaramamış!
Gerçi ses çıkarabilseler bile koskoca Rahmi Koç’a oracıkta “hoop ne diyorsun sen?” demek ayıp kaçardı !
Olay geçmiş gitmiş.
Ta ki o esnada çekilen görüntüler yayınlanana kadar.
Sonra, bildiğiniz, dananın kuyruğu koptu .
Bir asırdır ne rejimler, iktidarlar, darbe yönetimleri, cuntalar görmüş olan Koç ailesi, şimdiye kadar karşılaşmadığı linçlerin, saldırıların ortasında kaldı.
“Valla ben öyle demek istemedim” şeklindeki özür dilemeler, “nasıl demek istedin?” diye sorup bir savunma olanağı tanınmadan ortada bırakıldı.
Fıkracının eşinin 50 yıl önce çocuklarını alıp bir gazete patronuna kaçtığı bilgisi, foto shop’la “boynuz taktırılmış” resimleri eşliğinde servis edildi.
Bir fıkra figürünün alaycı anlatılmasının intikamı, bir aile trajedisi ortaya dökülerek alındı!
Fıkraya gülenler, seslerini çıkarmadan ortadan kayboldu.
Partiler, kurumlar, sivil toplum örgütleri, birer birer kınama açıklamaları yaptılar.
Sonra işin rengi değişti.
Cumhuriyet savcılığı fıkrayı anlatan için soruşturma başlattı.
Adalet bakanı zehir zemberek açıklama yaptı.
Sonra da sosyal medyada fıkracı dedenin holdingine bağlı şirketlerin ürünlerine boykot kampanyaları başlatıldı.
Ufak çevrede kalabilecek bir gafın, kendini bilmezliğin ya da densizliğin ırkçılık gibi büyük suçlamalara konu olması, insanda ister istemez bir takım soru işaretleri yaratıyor.
Hele boykot çağrıları, aslında meselenin ırkla falan değil, direkt olarak büyük iş çevrelerinin “iç rekabetiyle” ilgili olduklarını düşündürüyor.
Bir kötü fıkradan bile çıkar üretmeye çalışan gelenekler oluşuyor galiba.
Sosyal medyada kimin gerçek kişi, kimin trol, kimin provokatör olduğu belirsiz tiplerin gazıyla gündemde başka hesaplar var olabilir.
Bu arada, niye bir Kürt kadınını konu alan fıkra anlattın diye hesap sorulacaksa, bu fıkrayı dinleyip kahkaha atan da, televizyon ve sosyal medya platformlarında yayan da, “böyle böyle bir fıkra var” diye sözde protesto çığlıkları atan da aynı sorulara muhatap olmamalı mı?
Gerçekte var olmayan, fıkrada geçen bir Kürt kadını üzerinden sanki bütün Kürt kadınları , hatta bütün kadınlar etiketlenmiş gibi bir algı yaratmak caiz midir?
Şüyuu vukuunda beter (söylentisi gerçek olmasından kötü) bir durumla karşı karşıya değil miyiz?
Yoksa, gelinen nokta holdinglerin birbirini bitirme kavgasının sınıfsal bir göstergesi mi?
COŞKUN KARTAL

