“İnsan yaşlanmaz aslında… Sadece daha az görülmeye başlar”
“Eski şeyler almak için servet ödüyorsunuz. Eski mobilyalar, eski arabalar, eski tablolar. Yaşlılar dışında bütün eskiler tamam. Çünkü onları dekorda kullanamıyorsunuz. Çok konuşuyorlar. Sessiz olsalar da çok şey söylüyorlar. Size geleceğinizi düşündürtüyorlar, bu da sizi korkutuyor.”
Ben Leon. Parkque Lezama’nın bankı beni tanıyor artık. Ben oturmadan önce gölgesini düzeltiyor, rüzgâr yaprakları süpürüyor. İnsan yaşlandıkça eşyalara benzemeye başlıyor. Sessiz, sabırlı, unutulmuş. Ama içimde hâlâ genç bir kavga var. Bir zamanlar dünyanın değişebileceğine inanıyordum. Sokakların bir sabah adalet kokacağına. Şimdi biliyorum, dünya değişmez. Ama insanın içindeki ateş bazen son kıvılcımına kadar yanar. Cardozo, bir deliyi izler gibi bakıyor bana bazen. Oysa ben delirmedim. Ben sadece hatırlamayı bırakmadım. Bir şehir insanları unutur. Bir devlet idealleri siler. Ama bellek inatçıdır. Ben hikâyeler anlatıyorum çünkü hikâye anlatmak ölüme karşı küçük bir başkaldırıdır. Bir gün gelmeyeceğim bu banka. Bir gün rüzgâr başka birinin ceketini savuracak. Ama belki biri şunu hatırlar: Bir adam vardı, dünyayı değiştiremeyeceğini biliyordu ama yine de iyilikten ve güzellikten konuşuyordu.
Ben Cardozo. Sessiz bir adamım. Hayatımı kapıları açıp kapatarak geçirdim. Asansörleri kontrol ederek. Merdivenleri silerek. İnsanlar gelir ve gider, ben kalırım. Bazen düşünüyorum, bir insanın hayatı bir apartman merdiveni gibi mi? Her gün çıkılır, her gün inilir ama kimse basamakları hatırlamaz. Leon konuşurken onu dinliyorum. Söylediklerinin yarısına inanmıyorum. Ama yine de bir şey oluyor içimde. Sanki yıllardır kapalı duran bir pencere açılıyor. Belki de korktum hep. Sessiz kalmak kolaydı. Düzenli yaşamak kolaydı. Ama bazen onun gözlerinde başka bir hayat görüyorum. Rüzgârlı, tehlikeli, ama garip biçimde canlı. Belki de insan biraz geç kalmış olsa bile uyanabilir. Belki bir gün ben de Leon gibi deli dolu konuşabilirim.
Leon; eski bir komünist militan, hayal gücü oldukça güçlü, konuşkan ve kışkırtıcı bir kişiliktedir. Cardozo; apartman görevlisidir, daha temkinli ve hayata uyum sağlayan naif bir adamdır. Onların Parque Lezema’nın bankında başlayan sohbetleri, giderek hayat hikâyelerine, geçmiş mücadelelerine ve bugünün dünyasına açılır. Bir yandan Cardozo’nun işten emekli edilmesi, bir genç kızın tehdit edilmesi gibi olaylar onların gündelik hayatının akışına girer. Ancak filmin gerçek hikâyesi olaylarda değil, diyaloglarda ve karakterlerin dünya görüşlerinde yatar.
Film yaşlılığı bir sosyal görünmezlik olarak anlatır. Toplumun gözünde yaşlılar artık gereksiz hale gelmiştir. Ama film şunu söyler: “İnsan yaşlandığında işinden emekli olur ama onurundan emekli olmaz.” Bu yüzden film yaşlılığı bir trajedi değil, bir direniş alanı olarak gösterir. Filmin en önemli felsefi çatışması: Leon’un mücadeleci yanıyla Cardozo’nun uyumlu yanı arasında olan çatışmadır. Yönetmen bu iki karakteri aslında insanın içindeki iki ses olarak kurar: “Dünyayı değiştirmek isteyen ben” ve “Hayatta kalmak isteyen ben.” Bu yüzden film yalnızca iki yaşlı adamın tartışması değildir; her insanın içindeki etik tartışmanın sahnelenmesidir.
Filmdeki birçok şey gibi Leon ve Cardozo’yu buluşturan bank da semboliktir. Toplumun bir minyatürüdür adeta. İnsanların önünden geçip durdukları bir tanıklık noktasıdır. Hayatın akışını gözlemleyen bir felsefe kürsüsüdür. Parkın kendisi ise zamanın yavaşladığı bir bellek mekânıdır. Film aslında bir diyalog sinemasıdır. Çünkü kökeni tiyatrodur. Bu nedenle, uzun konuşmalar, iki karakterin söz düellosu ve sınırlı bir mekânda ilerler. Bu yapı, biraz şu filmleri hatırlatır: My Dinner with Andre ve Before Sunrise. Yani sırtını olaya değil konuşmaya bağlamış bir sinema modelidir. Sanırım bu yüzden, bir kayıp dünya duygusu yaratır. Bunu sağlayan unsurlar: Sonbahar görüntüleri, eski Buenos Aires mahalleleri ve parkın atlıkarıncasıdır. Film başında ve sonunda görülen atlıkarınca, zamanın döngüsünü ve çocukluk hatırasını simgeler. Leon karakteri biraz daha çocuksudur ve hayatına dair sürekli hikâyeler uydurur. Ama bu yalanlar bir kaçış değil, bir savunma mekanizmasıdır. Yaşlılık psikolojisinde buna anlatısal kimlik dendiğini ben de bu yazıyla ilgili çalışırken öğrendim. Belli bir yaş üzerindekilerin, geçmişini yeniden yazarak kendini anlamlı kılmaya çalışması imiş bu çaba. Bu yüzden Leon’un yalanları, gerçekte, yaşama iradesi ve onurunu koruma çabası olarak okunabilir bunun ışığında.
Leon’un eski bir devrimci olmasına rağmen film açıkça politik sloganlar kullanmaz ama güçlü bir alt metin taşır: Kapitalist kentler yaşlıları nereye koyar? Emekli olmak, toplumsal hayattan silinmek midir? İdealizm yaşlılıkta ve dünyanın gelmiş olduğu noktada hâlâ mümkün müdür? Film bu sorulara kesin cevap vermez. Ama şunu söyler:“İnsan dünyayı değiştiremese bile haksızlık karşısında susmamak zorundadır.”
Parque Lezama, büyük olaylara sahip bir film değildir. Ama küçük bir bankta oturan iki insan üzerinden; ideoloji, zaman, bellek ve insan onuru üzerine çok güçlü bir insanlık alegorisi kurar.
Leon ve Cardozo, yalnızca filme ait karakterler değildir; mitoloji ve kolektif bilinçdışında çok eski arketiplerin modern kentlerdeki temsilidirler. Leon, filmin en karmaşık karakteridir. Birden fazla arketip barındırır. Leon’un en güçlü arketipi Hilekâr Tanrı arketipidir diyebiliriz. Düzeni bozar, hikâyeler uydurur, gerçekle oyun oynar, insanları provoke eder. Gerçek ile hayal arasındaki sınırı zorlar. Nasreddin Hoca gibi, amacı dünyayı sarsmak ve insanları uyandırmaktır. Leon aynı zamanda Jung’un Bilge İhtiyar arketipine de yakındır. Bu arketip, toplumdan biraz izole yaşar, bilgeliğini hikâyeler üzerinden aktarır, uyanma aşamasındaki kahramana rehber olur. Filmde Leon’un Cardozo’ya yaptığı şey tam olarak budur, ona hayatın başka bir yorumunu gösterir. Latin Amerika anlatılarında çok görülen bir arketip daha vardır: Yaşlanmış devrimci arketipi. Bu figür, gençliğinde dünyayı değiştirmek istemiştir, şimdi ise belleğin ve tarihin aktarıcısıdır. Leon bu açıdan geçmiş ideallerin hayaleti gibidir. Cardozo çok daha sessiz ama güçlü bir arketip taşır. Sıradan İnsan arketipi, bu arketip, kahraman değildir, sıradan bir hayat yaşar ama hikâye onun dönüşümünü anlatır. Modern anlatılarda bu figür çok önemlidir çünkü izleyici onunla özdeşleşir. Cardozo, risk almaktan kaçınan, düzenli bir hayat yaşayan, sıradan bir apartman görevlisidir. İnsanlığın ortalama yüzlerinden sadece biridir. Mitolojik anlatılarda sıkça karşımıza çıkan uyuyan kahramanın ta kendisidir. Başlarda pasiftir ama hikâye ilerledikçe uyanır. Onu Matrix filmindeki Neo ile hiç çekinmeden özdeşleştirebiliriz. Çünkü Neo gibi Cardozo’nun bastırılmış cesareti de Leon tarafından uyandırılır. Cardozo’nun bir başka arketipi de Toprak Adamı arketipidir. Bu figür, düzeni korur, gündelik hayatın sarsılmaz taşıyıcısıdır ve bu güçlü yanlarıyla toplumun görünmez omurgasıdır. Filmin gerçek gücü, bu iki arketipin, kaos ile düzenin, hayal ile gerçeğin, devrim ile uyumun karşılaşmasındadır. Ama filmin sonunda şu ortaya çıkar. İnsan hem Leon’dur, hem Cardozo. Bir yanımız düzen ister, diğer yanımız dünyayı değiştirmek. Leon ve Cardozo iki ayrı karakter değil, insanın iki karşıt benliğidir.
Filmin en şiirsel yorumu şöyle yapılabilir:
Parkta oturan iki yaşlı adam yoktur aslında. Orada; bir rüya anlatıcısı (León) ile, bir gerçeğin bekçisi (Cardozo) konuşmaktadır. Ve insanın ruhu bu ikisinin arasında salınıp durur yaşadıkça.
Bu iki uç karakterin varlığı sadece bu kadarla da sınırlı değildir üstelik; Arjantin toplumunun iki farklı ruhunu temsil eder. Leon; politik idealizm, devrimci romantizm ve entelektüel muhalefet. Bu karakter Latin Amerika’da özellikle 1960–1970’lerde ortaya çıkan politik kuşağı hatırlatır. Bu dönemde; gençlik hareketleri, sosyalist idealler, entelektüel tartışmalar çok güçlüdür. Leon bu kuşağın yaşlanmış hayaletidir. Cardozo ise öteki toplumsal figürü temsil eder; çalışan sınıf, düzeni sürdürmeye çalışan insanlar, siyasetten uzak kalmaya çalışan hayatlar. Yani o sıradan toplumun sesidir.
Latin Amerika Sinemasında Sonbahar Metaforu
Filmdeki atmosfer tesadüf değildir. Parkın görüntüsü, yaprakların dökülmesi, ışığın solukluğu, hepsi bir arada bir sonbahar estetiği yaratır. Sonbahar birçok kültürde üç şeyi simgeler; zamanın geçişi, olgunluk ve ölümün yaklaşması. Latin Amerika sinemasında sonbahar özellikle şu anlamı taşır: Bir idealler çağının bitişi.
Leon ve Cardozo gençliklerinde farklı bir dünyaya inanmış insanlardır. Ama yaşlandıklarında gördükleri şey şudur; ideolojiler değişmiş, şehir değişmiş, toplum onları unutmuştur. Bu yüzden parktaki sonbahar tarihin sonbaharıdır aslında. Bunun sinemadaki karşılığı melankolik modernite diye adlandırılır. Filmin geçtiği park gerçekten vardır. Parque Lezama; Buenos Aires’in en eski ve tarihsel parklarından biridir. 19. yüzyılda şehir aristokrasisinin yaşadığı bir bölgeyken zamanla değişip halkın buluşma alanına dönüşmüştür. Park, Buenos Aires’in eski aristokrat dönemini hatırlatır. Yani şehirdeki tarih katmanlarını temsil eder. Parkın çevresindeki mahalleler İtalyan ve İspanyol göçmenlerin yaşadığı yerlerdir. Dolayısıyla park, göçmen hikâyelerinin, işçi sınıfının ve mahalle hayatının bir sembolüdür. Latin Amerika kültüründe şehirler bile bazen mitolojik karakterler gibi anlatılır. Bu yüzden filmdeki park sadece park değildir, toplumsal belleğin kutsal alanıdır. Filmin bu adı taşıması da bu yüzden boşa değildir.
Finaldeki Küçük Ama Büyük Sembol
Filmin sonunda görülen küçük ayrıntı çok güçlüdür, park bankı ve atlıkarınca. Bu sembol üç anlam taşır.
Zamanın döngüsü: Atlıkarınca ileri gitmez. Sadece döner. Bu yüzden şu fikri temsil eder; hayat ilerliyor gibi görünür ama çoğu zaman aynı yere döner.
Çocukluk hafızası: Atlıkarınca çocuklukla ilişkilidir. Yaşlı karakterlerin yanında görünmesi şu ironiyi yaratır; hayatın başı ve hayatın sonu aynı sahnede buluşur.
İnsanların gelip geçmesi. Bank sabit kalır. Ama insanlar gelip gider. Bu yüzden bank şunu temsil eder: dünya kalır, insanlar geçer.
Filmin En Derin Felsefi Sorusu
Film sonunda şu soruyu sorar: İnsan yaşlandığında geriye ne kalır? Cevap şu üç şeydir: hatıralar, dostluk ve anlatılan hikâyeler. Bu yüzden León’un hikâyeleri filmde çok önemlidir. Çünkü insanın ölüme karşı tek gücü belleğidir.
Parque Lezama neden en iyi yaşlılık filmlerinden biri sayılıyor?
Sinema eleştirmenleri bu filmi yaşlılık üzerine yapılmış önemli filmlerle birlikte anmaya başladı bile. Bunun nedeni, yaşlılığı acıma duygusuyla değil varoluşsal bir aşama olarak ele almasıdır. Benzer temayı işleyen bazı önemli filmler yaşlılığı genellikle kırılganlık ve ölüm üzerinden anlatır. Parque Lezama ise farklı bir şey yapar: Yaşlılık eşittir düşünce özgürlüğü. Filmde yaşlılık bir tür toplumsal görünmezlik yaratır ama bu görünmezlik aynı zamanda özgürlük verir. Leon’un rahatça konuşabilmesi bunun sonucudur. Toplum artık onu ciddiye almadığı için o da her şeyi söyleme özgürlüğüne sahiptir. Bu nedenle film şu paradoksu açık ve net gösterir: İnsan toplumda güç kaybettikçe bazen daha özgür olabilir.
Buenos Aires melankolisi
Buenos Aires kültüründe sık görülen bir duygu vardır; nostaljik melankoli. Bu duygu özellikle tangolarda sık sık görülür; kaybolan mahalleler, eski aşklar ve geçmiş zamanlar. Filmdeki park atmosferi de tam olarak bu duyguya sahiptir.
Ve Aşk!
Parque Lezama, yalnızca yaşlılık, ideoloji ve bellek üzerine bir film değildir; aynı zamanda son derece incelikli biçimde hâlâ görülmek isteme duygusunu anlatan bir filmdir. Ve bu duygunun merkezinde, parkta karşılarına çıkan genç kıza karşı geliştirdikleri tavır vardır. Ki benim de bu film üzerine kalem oynatmaya karar verme sebebim tam da bu sahnenin kalbimi yerinden oynatmasıdır. Film burada çok insani ve dokunaklı bir yere temas eder. Çünkü Leon ve Cardozo’nun genç kıza duyduğu şey yalnızca romantik bir ilgi değildir. Asıl mesele, hâlâ canlı olduklarını hissedebilme arzusudur. Yaşlılık çoğu zaman bedensel çöküşten önce sosyal görünmezlik getirir. İnsan bir gün kimsenin artık ona bakmadığını, onu merak etmediğini, arzunun merkezinden çekildiğini fark eder. Genç kızın varlığı işte bu görünmezliği kısa bir an için öteler. Seslerini düzeltirler, cümlelerini daha özenli seçerler, biraz daha dik yürürler ve kendilerini anlatmak isterler. Bu çok hüzünlü ama aynı zamanda çok insani bir şeydir. Leon’un genç kıza yaklaşımında belirgin bir erotik enerji vardır; fakat bu doğrudan cinsellikten çok başka bir anlama sahiptir. Onun asıl söylemek istediği şey şudur: “Ben hâlâ hayatın içindeyim.” Bu yüzden hikâyeler anlatır. Çünkü bazı erkekler gençliklerinde bedenleriyle, yaşlılıklarında ise anlattıkları hikâyelerle var olurlar. Leon genç kıza aslında kendini değil, geçmişteki canlı ve tutkulu hâlini göstermeye çalışır. Hikâyeleri, yaşama arzusunun son kıvılcımları gibidir. Cardozo tarafı ise daha sessiz ve daha kırıcıdır. Onun genç kıza duyduğu şey romantik bir hevesten çok, koruma duygusu ile geç kalmış bir şefkat arasında salınır. Cardozo genç kıza bakarken biraz da kendi kaybolmuş gençliğini görür. Sanki içinden şu cümle geçmektedir: “Hayat bir zamanlar benim için de böyle parlaktı.” Bu yüzden genç kız filmde yalnızca bir karakter değildir; kaybolmuş zamanın ve geri dönmeyecek gençliğin aynasıdır. Film burada çok zarif davranır; karakterlerini asla karikatürleştirmez. Çünkü mesele yaşlı adamların genç kıza ilgisi değildir. Asıl mesele, insanın hayatının sonuna kadar sevilmek, görülmek ve bir başkasının gözünde yeniden canlanmak istemesidir. Bu duygu son derece evrenseldir. Filmin genel atmosferi sonbaharı andırır. Park, dökülen yapraklar ve yavaşlayan zaman hissiyle melankolik bir dünya kurar. Ancak genç kız sahneye girdiğinde sanki kısa süreliğine mevsim değişir. Diyaloglar canlanır, mizah artar, iki adam bir anlığına gençleşmiş gibi olur. Parkın içine kısa bir bahar girer. Ama tam da bu yüzden bu sahneler derin bir hüzün taşır; çünkü izleyici bunun uzun sürmeyeceğini bilir. Bu noktada film Borgesvari bir anlam da kazanır.
Jorge Luis Borges’in metinlerinde yaşlı adamlar bazen bir kadına değil, zamanın kendisine âşık olur. Burada da benzer bir durum vardır. Genç kız geleceği, ihtimali ve henüz tükenmemiş hayatı temsil eder. Leon ve Cardozo ona bakarken aslında kendi kaybettikleri zamana bakarlar. Filmin en acı tarafı ise hiçbir karakterin açıkça. biz yaşlandık, dememesidir. Ama bütün film bunu sessizce fısıldar. Genç kızın yanında aniden canlanmaları, aşkın insanın içinde tamamen ölmediğini gösterir. Yalnızca biçim değiştirir. Bazen bir bakış olur, bazen bir hikâye anlatma isteği, bazen de yalnızca biraz daha uzun süre aynı bankta oturmak için bulunmuş küçük bir bahane. Bu yüzden film insanı çok derinden yakalar. Özellikle o sahnelerde hissedilen şey yalnızca romantizm değil, zamana karşı sürdürülen son zarafet çabasıdır. Leon’un cümlelerini biraz süsleyerek söylemesi, Cardozo’nun utangaç sessizliği… İkisi de aslında genç kıza değil, hayatın kendisine şöyle demeye çalışır:
“Bizden vazgeçme daha.
“Ben ihtiyar değilim evlat. Ben sadece eskimiş bir çocuğum*.”
Ve belki de filmin en sarsıcı yanı budur: İnsan kaç yaşına gelirse gelsin, bir başkasının gözünde yeniden canlanmak ister. Bir anlığına bile olsa. Yönetmen burada çok ustaca bir şey yapar; karakterlerini trajik değil, zarif gösterir. Çünkü gerçek yaşlılık bazen baston taşımak değildir. Bazen yalnızca, genç bir kadın yaklaşınca insanın ses tonunun değişmesidir.
Ve belki de bütün hikâye boyunca söylenmeyen şey de budur:
İnsan yaşlanmaz aslında… Sadece daha az görülmeye başlar.
Ve görülmeyen her insan biraz daha eskir ve silinir.
(*Yaşar Kemal)
Hülya Bilge GÜLTEKİN

