Site icon Kent Ekranı

Coşkun KARTAL; TARİHİ YAPANLARLA YAZANLAR!

Tarihler , Büyük İskender diye anılan Makedonyalı hükümdarın ilk  “cihangir” ya da dünya fatihi olduğunu yazar.

Buna göre, dünyayı fethetme  arzusuna kapılan İskender, Makedonya’dan çıkıp eski Yunan illerini önüne geleni yenerek ele geçirdikten sonra -bizim o zamanlar henüz ayak basmadığımız- Anadolu’ya geçmiş. 

Frigyalıların Polatlı’ya kadar  egemen olduğu topraklarda elini kolunu sallaya sallaya ilerlemiş.

Frigya başkenti Gordion’a girip efsaneye göre kimselerin çözemediği ünlü düğüm’ü kılıcıyla param parça ettikten sonra güneye inerek Mısır’ı da alıp  İsrail’in  kendilerine vaadedildiğini iddia ettiği Kenan toprakları üzerinden doğuya yönelmiş. 

O dönemde, bu günkü Ortadoğu topraklarındaki ülkelerde dünyanın sonu Hindistan sanılmaktaymış!

İskender, işte o dünyayı fethetmek için bugünkü İran coğrafyasında kurulmuş bir dizi ülkeyi de de savaşlarla birer birer geçip Hindistan’a vasıl olmuş.

Ünlü şair ve yazarımız Abdülhak Hamit Tarhan, Eşber adlı manzum tiyatro yapıtında, İskender’in dünyanın öbür ucuna vardığını zannettiği Hindistan’daki son aşkını, son savaşını, son  zaferini hikaye eder.

Eşber ,  felsefe, mantık ögeleri de içeren, savaşı ve zaferi irdeleyen, hükümdar-tarihçi- filozof ilişkilerini açıklıkla ortaya koyan bir başyapıttır

Yapıta göre, Hindistan seferine, İskender’in, ölümünden sonra Mısır’ın başına geçecek olan  generallerinden  Batlamyos ile filozof Aristo da  katılmışlardır.

Batlamyos’un bir görevi de İskender’in dünyayı fethetme serüvenini tarihe geçsin diye kaleme almaktır !

Yani kendisi bir anlamda yönetiminde olduğu devletin resmî tarihçisidir.

İsmi bugünlere ulaşan Aristo’nun ise bilgeliğiyle hükümdara yol göstermesi beklenir.

İskender, Hindistan’da göz koyduğu küçük bir ülkenin Eşber adlı  kralının kızkardeşi bir şekilde karşılaşır ve  Sumru adlı bu genç kıza aşık olur. 

Sumru da, tüm genç kızlar gibi yakışıklılığıyla ünlü genç hükümdara zaten baştan gönül vermiştir.  

Ancak zaman zaman gizlice buluşan iki sevdalının bir araya gelmesinin önünde büyük bir engel vardır.

Bu engel, kızın ağabeyi kral Eşber’dir.

Onurlu kral Eşber, kendisinden çok güçlü olan İskender’in ordusuna  teslim olmayı reddeder.

Ülkesini korumak için öleceğini bile bile  savaşmayı tercih edecektir .

Sumru ise sevdiği hükümdar ile kral ağabeyi Eşber’in arasında kalmıştır . 

Lakin ülkesini terkedip  İskender’e gitmez.

İskender, Eşber’in dev ordusuna kafa tutan cesaretine hayran olmuştur.

Ancak, ne düşman kral’a duyulan bu hayranlık ne de kız kardeşine duyduğu büyük aşk, onu saldırıdan ve katliamdan caydırmaz.

En büyük hayali olan güçsüz  orduları yok edip dünyayı fetheden cihangir olmasına az kalmıştır! 

Askerleri, kanlı  savaş sonrasında “düşman” ordusunu yok eder ve yiğitliğine hayran olduğu Eşber’i öldürür. 

Sumru ise ülkesinin çöküşünü ve ağabeyinin ölümünü görünce kendi canına kıyar.

Savaştan sonra iki kardeşin ölüleri İskender’in önüne getirilir.

Makedonyalı “cihangir” , aşık olduğu kadın ile cesaretine hayran olduğu kralın cenazelerini  görünce,  yaptıklarından dolayı büyük pişmanlık duyar ve şöyle seslenir: 

Budur işte cihangirlik, budur şan-ı zafer!

Yerde bir tûde-i hâk (toprak yığını), üstünde iki meyyit (ölü)…

Budur muzafferiyetin neticesi: Bir avuç toprak ve iki cansız beden!”

(Abdülhak Hamit Eşber’i 1880’de kaleme almış. Dolayısıyla dili daha çok Osmanlıca gibi.)

Oyunun sonunda İskender ile tarihçilik yapan generali  Batlamyos ve filozof Aristo arasındaki tiratlar çok çarpıcıdır.

Bir yandan asker olarak savaşı kazanmanın mutluluğunu yaşayan Batlamyos, hükümdarının zafer kazanmayı bile hiçe sayan üzüntüsünü hafifletmeye çalışır.  

Teselli sözcükleri,“dert etmeyin,  büyük bir zafer kazandınız”  mealindedir.

Bu arada, yüreğini yakan ölülerin başında diz çöken İskender teselli edilecek gibi değildir..

“Batlamyos” der, “fethin sonu ve zaferin neticesi işte bu! Yerde yatan iki ölü ve bir yığın toprak!” 

Aslında fethin sonunun bilançosu elbette iki değil, onlarca ülkeden binlerce ölüdür. 

Lakin Eşber’in yazarı, dünyayı fethetme arzusunun iki ölüyle bile yok olabildiğine işaret etmektedir.

Hükümdarının bu ani çöküntüsüne anlam veremeyen Batlamyos, şaşırsa da, “o sizin sorununuz”  gibisinden bir ifadeyle yanıt verir.

(Çünkü) tarihi yazan benim, yapan siz!”

Aslında ana fikir budur.

Tarihi muhtemelen kendi  hükümdarının tersine gitmeyecek şekilde yazabilen üstelik bizzat savaşan “tarihçi”,  sorumluluğun hükümdara ait olduğunu vurgulamış ve cinayet olarak görünen ölümlerinden kendisini sıyırmıştır:

“Her şeyi sen yaptın! “ demeye getirir, “benim işim yalnızca olan biteni yazmak!”

İskender,  daha sonra bilgeliğiyle kendisine yol göstermesi için birlikte götürdüğü Aristo’ya döner ve onun görüşünü almak ister:

“Aristo bu nedir?” 

Aristo’nun yanıtı , bütün savaşları özetler gibi kısa, öz ve çarpıcıdır:

Zafer veya hiç!”

*        *         *

Batlamyos’un bu orantısız “zaferi” tarihe nasıl kaydettiğini bilmiyoruz; Abdülhak Hamit yazmamış!

Ancak İskender, dünyayı fethettiğini sandığı Hindistan seferinden dönüşünde Babil’de rahatsızlanır ve henüz 32 yaşında iken ölür.

Fethettiği dünya ona da kalmaz!

Öldükten sonra, generalleri fethettiği yerleri aralarında bölüşürler.

Tiyatro oyununda özel tarihçisi gibi gösterilen Batlamyos’un kısmetine de, görkemli firavunlar dönemi çoktan piramit mezarlara gömülen Mısır düşer.

Tarih, Milattan Önce 4. Yüz yıldır.

Batlamyos’un sonunu tarihler yazmaz.

Ancak, anlaşıldığı kadarıyla dünya -ve Mısır- ona da kalmamıştır.

Tarihi ne yapabilmiş, ne yazabilmiştir !

Arada ne olduğunu, kimlerin geldiğini yalnızca uzmanlar bilir, ancak birkaç yüz yıl sonra Mısır’ın başına güzel burunlu kraliçe Kleopatra geçmiştir.

Fettan kraliçe, önce Roma imparatoru Sezar’dan çocuk doğurmuş, Sezar ölünce de manevi oğlu diye bilinen ancak Roma imparatoru olamayan Markus Antonius’un sevgilisi olmuştur.

Mısır’da ve çevresindeki İsa peygamberin üzerinde doğduğu İsrail dahil her yer Roma’nın eline geçmiştir.

Sezarıyla, Antonius’uyla, Kleopatra’sıyla, Filistin topraklarındaki irili ufaklı kimi yahudi, kimi Kenan’lı devletçikleriyle pek çok tarihsel figür, yüzbinlerce kişinin ölümüne yol açan yüzlerce savaşta “zaferler” kazanmışlar, düşmanlarını yok etmişler sonra çeşitli şekillerde bu dünyadan göçmüşlerdir.

Dünya, Batlamyos’un  deyimiyle “tarihi yapanlara” da kalmamıştır.

Kralın soytarısı gibi yanında dolaşıp yalan yanlış bilgileri kaydederek tarih yazdığını öne sürenlere de.

Konuyu güncellersek, binlerce yıl öncesinin tarih yazma adına insanları, ülkeleri yok etme eylemleri, o zamanın krallarından daha vahşi, daha acımasız ve daha kalleşçe devam ediyor.

Okyanus ötesi vandalın biri çıkıp, “bu gece bir medeniyetin yok oluşuna tanık olacaksınız” diyebiliyor.

Yok etmekten söz ettiği medeniyet, İskender’den Perslere, Selçuklulardan Moğollar kadar pek çok iz taşıyan İran toprakları.

Bu vandal, bu sözleri “meczup” , psikopat ya da sosyopat olduğu için söylemiyor. 

Kendisi gayet aklı başında; hiçbir hafifletici neden bulunmayan taammüden işlenmiş cinayetleri var.

Bir başka taammüden cinayet suçlusu vandal da İsrail’de yaşıyor.

Yalan yazan medyasıyla, bugünleri geleceğe yalan mağduriyet öyküleriyle aktaracak olan tarihçileriyle.

Bu cinayetleri sosyal medya trolleri, Hollywood manipülatörleri , sahte tarihçileri nasıl dile getirir bilmem!

Ancak eminim ki,olup biten her şeyi yerli yerine oturtmayı bilen, saldırganla masumu, katille maktulü ayırt edebilen insanlığın hem nüfusu hem meydanı bunlara bırakmayacak etki alanları giderek genişliyor.

Tarihi gerçeklik olarak kayda geçirecek tarihçilerin sayısı giderek artıyor.

COŞKUN KARTAL
 

Exit mobile version