Japonya’da bir hayvanat bahçesinde doğan Punch isimli küçük bir maymun, annesi tarafından terk edildikten sonra peluş oyuncağına sarılmasıyla bu ay internetin en sevilen hikâyesi oldu. Milyonlar izledi. Milyonlar ağladı. Milyonlar paylaştı.
Peki sonra ne oldu?
İşte Punch olayının kalbinde yatan asıl soru bu. “Maymuna ne oldu?” değil—onun hikâyesini biliyoruz artık. İyi durumda, sürüye uyum sağlıyor, diğer maymunlar onu tımar ediyor.
Asıl soru bizimle ilgili. Hiç tanışmayacağımız, muhtemelen hiç ziyaret etmeyeceğimiz Japonya’daki bir hayvanat bahçesinde yaşayan bir canlı için bu kadar çok insanın bu kadar yoğun duygular hissetmesi ne anlama geliyor?
Schopenhauer ve Dijital Çağda Merhamet
Filozof Arthur Schopenhauer der ki: Merhamet, yani bir başkasının acısını gerçekten hissetmek, tüm ahlakın temelidir. Ama ona göre gerçek merhamet, karşımızdakinin varlığını gerektirir. Onun gözlerinin içine bakmayı, yaşadıklarının en az bizimkiler kadar önemli olduğunu kabul etmeyi gerektirir.
Dijital merhamet ise bambaşka bir şey.
Ekranlar aracılığıyla gerçekleşir. Hangi videoları göreceğimizi belirleyen algoritmaların elinden geçer. Duygusal etkiyi artırmak için kurgulanmış otuz saniyelik klipler halinde karşımıza çıkar. Bu, duygularımızın sahte olduğu anlamına gelmez. Ama onları farklı bir türe dönüştürür.
“Estetik Empati”: Gerçek Duygu, Temsili Acı
Punch’a verilen tepkiye “estetik empati” diyebiliriz. Bir varlığa değil, onun temsiline tepki verdik. Gerçek duygular hissettik ama bu duygular, özenle seçilip dolaşıma sokulmuş görüntüler tarafından tetiklendi.
Antik Yunan filozofu Aristoteles bu durumu anlamıştı. Ona göre, tragedyanın yani sahnedeki dramatik hikayelerin bizi bu kadar derinden etkilemesinin sebebi onların gerçek olmadığını bilmemizdir. Sahnedeki acıyla aramızdaki mesafe, “katharsis” dediği duygusal arınmayı mümkün kılar.
Punch elbette gerçekti. Ama karşılaştığımız Punch—ağlayan emojili Punch, etiketli Punch, mizah konusu olan Punch—aynı zamanda kendi kendimize anlattığımız bir hikâyenin kahramanıydı.
Hikâyenin Gücü Nereden Geliyor?
Peki bu hikâye neden bu kadar çok kişiye dokundu? Çünkü son derece basitti:
Yapayalnız küçük bir varlık teselli arıyor. Karşılık veremeyen ama yine de sevilen bir oyuncağı var. Önce reddeden bir topluluğun zamanla onu kabullenmesi hikâyesi var.
Bunlar karmaşık anlatılar değil, arketipler. Neredeyse herkesin yaşadığı deneyimlere sesleniyorlar: yalnızlık, bağ kurma isteği, ısrarın ve azmin sonunda işe yarayacağı umudu.
Punch Bir Sanat Eserine Dönüştüğünde
Filozof Susanne K. Langer’ın çok güzel bir fikri var bu konuda. Ona göre sanat, insan duygularını görünür kılar. İçimizdeki dağınık ve karmaşık hisleri alır, onlara biçim verir; böylece onlara bakabilir, onları anlayabilir ve paylaşabiliriz.
Punch işte böyle bir şeye dönüştü. Viral medyanın tuhaf simyasıyla gerçek bir maymun, yaşayan bir sembol haline geldi. Milyonların kendi yalnızlıklarını, kendi teselli arayışlarını, bir gün kabul göreceklerine dair umutlarını gördükleri bir ayna oldu.
Maymunun kendisi maymun olarak kaldı tabii: Yedi, uyudu, makak olmayı öğrendi. Ama Punch fikri —hayran çizimlerindeki, sosyal medya şakalarındaki, sarıldığı oyuncağın üreticisi IKEA reklamlarındaki Punch— başka bir şeye dönüştü: Dijital çağın kendine bakma biçimine.
Paradoks: Yakın Hissedip Uzaktan Kalmak
İşte paradoks da burada: Milyonların Punch’ı önemsemesini mümkün kılan ekranlar, onu etkili bir şekilde önemsemeyi de zorlaştırdı.
Derinden hissettik ama uzaktan hissettik. Sevgimizi haykırdık ama gerçek bir yardımda bulunamadık. Ağladık ama sonra bir sonraki içeriğe kaydık.
Bu, hissettiklerimizin değersiz olduğu anlamına gelmez. Sadece ne oldukları ve ne olmadıkları konusunda dürüst olmamız gerektiğini gösterir.
Azmin Öğrettikleri – Yavaşlığın Erdemi
Tüm bu süreç boyunca hayvanat bahçesindeki bakıcılar anlatıyı nazikçe düzeltmeye devam etti: Punch trajik bir figür değil, azimli bir figür. Azarlanıyor, toparlanıyor, yeniden deniyor. Bu bir masal değil, sıradan hayatın ta kendisi. Başkalarıyla yaşamayı öğrenmenin yavaş ve gösterişsiz süreci.
Bilgi bombardımanı ve duygusal tükenmişlik çağında Punch beklenmedik bir şey sundu: Hayatın zorluklarından kaçış değil, o zorlukların üstesinden gelinebileceğine dair bir hatırlatma.
Diğer maymunlar sonunda onu kabul etti. Peluş oyuncak, tüm sınırlarına rağmen, yol boyunca ona teselli vermeye devam etti. Ve internet, tüm basitleştirme ve yansıtma eğilimine rağmen, küçük bir hayatın etrafında toplandı ve ona iyi dileklerini sundu.
“Artık HEPİMİZ Punch’ın ailesiyiz,” diye yazdı IKEA, ağlayan emojilerle. Bu ifade elbette saçma. Bir şirket aile olamaz. Milyonlarca yabancı bir maymunu ortaklaşa büyütemez.
Ama bu saçmalığın altında gerçek bir şey kıpırdıyordu: Yalnızlığın herkese dokunduğunu, tesellinin önemli olduğunu ve azmin —düşüp kalkmanın, peluşuna sarılıp yeniden denemenin— ileriye giden tek güvenilir yol olduğunu fark etme anı.
Punch, yeni bir şey öğretmedi bize. Sadece hep doğru olanı hatırlattı: Hayat zordur, teselli iyi gelir ve aidiyet —sonunda geldiğinde— azimle ve yavaş gelir.
Her şeyin anında olduğu bir çağda, belki de en değerli ders, işte bu yavaşlıktır.
Not: Ichikawa Hayvanat Bahçesi, Punch’ın hikâyesini izleyenlere önemli bir hatırlatmada bulundu: Punch’a acımak yerine onun çabasını destekleyelim. Eğer bu hikâye sizde bir duyarlılık uyandırdıysa, hayvan refahı alanında çalışan kuruluşları ve hayvan koruma programlarını destekleyebilirsiniz. Unutmayın, anlık şefkat göstermek yerine sürdürülebilir bir destek sağlamak çok daha anlamlıdır.
Derya ULUSOY

