Antalya, kitlelerin zihninde parıltılı bir sahil şeridi ve uçsuz bucaksız bir yaz güneşiyle sınırlıdır. Oysa bu şehrin gerçek ve mağrur çehresi, yüzünüzü kuzeye; Orta Toroslar’ın geçit vermez duvarlarına döndüğünüzde belirir. Adıyla bile ürperti uyandıran, Giden Gelmez Dağları‘nın gölgesinde, kireçtaşı kayalıkların kalbine bir hançer gibi saplanan Üzümdere, Akdeniz’e hayat veren devasa bir sistemin ilk nefesidir.
Melas’ın çocukluğu: Üzümdere’nin saf suları
Yolculuğumuz, antik dünyanın Melas’ı, bugünün ise Manavgat Irmağı olarak bildiğimiz suyun en çocuksu ve en dürüst olduğu noktada başlıyor. Torosların karstik labirentlerinden, karlı zirvelerin derinliklerinden süzülen sular, Üzümdere’de bir “merhaba” fısıltısıyla gün yüzüne çıkar. Buradaki su, henüz insan eliyle şekillenmemiş, barajlara hapsolmamış en saf halidir.
Bu berrak damarlar, vadiden aşağı süzülürken önce Torosların kucağındaki devasa bir turkuaz aynaya, Oymapınar Barajı’na dolar. Dağların arasına gizlenmiş bu devasa yapı, suyun gücünü dizginlerken ortaya büyüleyici bir fiyort manzarası çıkarır. Buradan taşan coğrafya, nihayetinde hepimizin bildiği o meşhur Manavgat Şelalesi’ne ulaşır. Şelaleden dökülen her damla, aslında Üzümdere’nin sarp kayalıklarından yola çıkan o ilk saflığın görkemli bir finalidir.
Bir imparatorluk hediyesi: Mısır kayıtlarında Toros Sediri
Vadi yamaçlarına başınızı kaldırdığınızda sizi selamlayan o vakur gölgeler, bilimsel adıyla Cedrus Libani (Lübnan Sediri), bu yolculuğun tarihsel şahididir. Bu ağaçlar, tarihin en büyük “aşk rüşvetine” konu olmuştur. Roma’nın en güçlü ismi Marcus Antonius, Nil’in Kraliçesi Kleopatra’ya olan tutkusunu kanıtlamak için bu dağların sedir ormanlarını ona hediye etmiştir.
Bu hediye sıradan bir jest değildir; Ptolemaios dönemi Mısır kayıtlarında açıkça geçtiği üzere, Mısır donanmasının gemi kerestesi ihtiyacı, bizzat bu dağlardan sökülüp taşınan sedirlerle karşılanmıştır. Bugün bölgenin mimari imzası olan “Düğmeli Evler“, o günkü imparatorluk ihtirasının ahşap mirasçılarıdır.
Kayaların ve suların sessiz sahipleri
Üzümdere, sadece suyun ve ağaçların değil, Torosların asıl sahiplerinin de yurdudur:
Sarp yamaçların gardiyanları: Giden Gelmez Dağları’nın dik yamaçlarında bir hayalet gibi süzülen Yaban Keçileri ve gökyüzünde süzülen Kaya Kartalları, vadinin asıl koruyucularıdır.
Alabalığın iki yüzü: Suyun içinde ise dramatik bir mücadele gizlidir. Vadinin genetik mirası olan kırmızı benekli Dağ Alabalığı, istilacı Gökkuşağı alabalıklarına karşı kanyonların en derin ve soğuk havuzlarında hayatta kalmaya çalışmaktadır.
Geleceğe bırakılacak miras
Üzümdere ve Manavgat hattı, göründüğünden çok daha kırılgan bir ekosistemdir. Yazın suların yer altına çekilip vadinin “beyaz bir sessizliğe” bürünmesi, doğanın kendini dinlendirme biçimidir. Ancak artan insan baskısı, bilinçsiz avlanma ve çevre kirliliği bu binlerce yıllık döngüyü tehdit ediyor.
Bu tür “saklı izleri” korumak, tarihimize ve geleceğimize olan borcumuz. Dağ alabalığının yok olması, sadece bir balık türünün bitmesi değil, Torosların genetik hafızasının da silinmesi anlamına geliyor. Sedir ormanlarının azalması, Kleopatra’dan kalan o devasa hikâyenin de yarım kalması.
Üzümdere’ye nasıl gidilir?
Bu saklı vahaya ulaşmak, Antalya’nın kalabalığından sıyrılıp doğanın kalbine uzanan yaklaşık 2,5 – 3 saatlik bir serüven:
Rota: Antalya-Konya karayolunu (D695) takip edin. Akseki’ye varmadan İbradı yol ayrımından sapın.
Üzümdere tabelasını takip ederek vadi tabanına inebilirsiniz. Yol dar ve virajlı olsa da, her virajda sizi karşılayan manzara zahmete değer.
İpucu: Eğer Ormana’daki “Düğmeli Evleri” ziyaret ediyorsanız, Üzümdere sadece 15 dakikalık bir sürüş mesafesinde.Selahattin NİZA
‘Saklı İzler’ YouTube kanalında bu ve benzeri çok sayıda izlence için; Tıklayınız…

