Site icon Kent Ekranı

SÖYLEŞİ/ Bahar YAKA/ Eğitmen /Editör /YAZAR

Bu Kitabın Yazarı Öldü, adlı eserimde kapakta kendi adımın yer almaması ve karakterlerin de adlarının olmaması, tamamen hikayenin ön plana çıkmasını istediğim için”

Çamuru seramiğe, lezzeti söze, anıyı kurmacaya dönüştüren bir simyacı: Bahar Yaka.Yazın yolculuğuna “geç kalmışlığın” iştahıyla başlamış, mutfağın somut dünyasından edebiyatın soyut derinliklerine cesur bir köprü kurmuş bir kalem. Kendi adını kitabın kapağından silecek kadar anlatının gücüne inanan, toplumsal hafızanın “dikiş tutmaz” yaralarına bir seramik ustası inceliğiyle dokunan Yaka; ölümü bir son değil, yaşamın en dürüst aynası olarak önümüze koyuyor. Yaka ile “yazarın ölümü” kuramından toplumsal hafızaya ve vicdanın sınırlarına dair derinlikli bir söyleşi gerçekleştirdim.

Yazmaya başlama hikâyeniz nasıl başladı? Sizi kısaca tanıyabilir miyiz?

 Yazmaya geç başlamış olmak hayattaki tek “keşkem” belki de. Öyle günlükler tutan, kompozisyon yarışmalarında ödüller alan bir gençlik geçirmedim hiç. 2000’li yılların başında blogger olarak başladım yazmaya. Yemek kültürü üzerine yazılar yazıyordum. Daha sonra bazı dergilerin gastronomi köşelerinde yazmaya başladım. Bu köşeler ve ilk kitabım Glutensiz Tatlar yavaş yavaş “gurme yazar” ya da “yemek yazarı” etiketini almama vesile oldu. Ama ben içten içe kurmaca yazmak istiyordum. İkinci kitap Montaigne Mutfakta Denemeler Tabakta bu açıdan bir geçiş kitabı oldu, daha doğrusu edebiyata geçişte bir eşik oldu benim için. Sonrasında tamamen kurmaca yazmaya başladım ve bugünlere geldik.

Bu Kitabın Yazarı Öldü” novellası, kapağında yazar ismi taşımayan cesur bir tasarıma sahip. Yazarı metinden tamamen silme fikri, edebiyatta “yazarın ölümü” kuramına bir selam mıydı yoksa okurla kurulan farklı bir oyun mu?

Evet, yayıncılığın mutfağında da çalıştıktan sonra kapaklara ve eser adlarına farklı bir gözle bakmaya başlıyor insan. Özellikle bu kitaptan itibaren kapak meselesine çok kafa yordum, faydasını da gördüm. Kitap kapağı, sizi henüz tanımamış bir okurun ilgisini çekebilmeniz için en güçlü silahınız aslında. Bunu iyi değerlendirmek gerekir. 

Bu Kitabın Yazarı Öldü adlı eserimde kapakta kendi adımın yer almaması ve karakterlerin de adlarının olmaması, tamamen hikayenin ön plana çıkmasını istediğim için. Kitabı okuyan kişi, karakterleri kendi hayatından bildiği hiç kimseyle örtüştüremesin, tüm figürler biricik kalsın ve odağında hep hikaye olsun istedim. 

Bir yazarın adından vazgeçip kendini ikinci plana atması kolay değil elbet. Ama ben her zaman yaptığım işlerle anılmayı, tanınmayı ve takdir görmeyi tercih ettim. Bir yazarın eserleri kendi adından daha çok zikrediliyorsa edebiyat dünyasında eserleriyle varlık gösteriyorsa; hiç ölmeyecek, kalıcı olacak demektir, benim için. Yapmaya çalıştığım da bu aslında…

İlk kitabınız Diablo’nun Günlüğü ile Fakir Baykurt Öykü Ödülü’nü aldınız. Toplumcu gerçekçi bir geleneğin adını taşıyan bu ödülün, sizin için anlamı nedir?

Elbette her ödül kıymetli ancak Fakir Baykurt gibi bir duayenin anısını yaşatmak, onun adıyla birlikte anılmak büyük bir onur. Aynı zamanda da büyük sorumluluk elbet. Her defasında daha da iyisini yazabilmek için etkili bir itici güç. İnsan evladı yaptıklarından ötürü onay bekler. İçine doğduğumuz aileden, okulda öğretmenimizden, iş hayatında patrondan, evlenince eşten, çocuktan. Hep bir takdir beklentisiyle yaşarız. Bir yazar için yazdıklarının ödülle taçlandırılması büyük mutluluk. İnsan doğru yolda olduğundan emin oluyor. Toplumsal meseleleri dert edinmeyi bir sorumluluk olarak görüyorum. Birey olarak yapabileceklerimiz sınırlı. Yazdıklarımızla toplumsal defolara ayna tutuyoruz ve onları tarihe nakşediyoruz. Haber niteliğinden ve gazete arşivlerinden çıkıp estetik bir sanat eserinin içinde elden ele, evden eve dolaşıp kütüphanelerimizde sonsuz kez bize kendilerini hatırlatıyorlar. Bir mesele bir kez yazılır ama sonsuz kez okunur ve artık toplumsal hafızaya kazınır…

Tanrıgöz kitabında ölüm temasını sıkça işliyorsunuz. Ancak bu karamsar bir tablodan ziyade, yaşamın kırılganlığına bir vurgu gibi duruyor. Sizi öykülerinizde “son”un peşinden gitmeye iten motivasyon nedir?

Aslında tüm metinlerimde ölüm kavramı ön planda. Çünkü ölüm hayatın en büyük ve herkes için eşit olan tek gerçeği. Birçok gerçeği konuşmaktan kaçındığımız, görmezden geldiğimiz gibi ölümü de konuşmaktan hoşlanmıyoruz. Ben sadece bu gerçeği hatırlatmak istiyorum insanlığa. Bizler gelip geçiciyiz. Birçok değerin emanetçisi, bekçisiyiz. İnsanlığın hiç gitmeyecekmiş gibi kaynakları hoyratça harcamasından büyük rahatsızlık duyuyorum. Ne zaman olacağı bilinmese de kaçınılmaz bir son var herkes için. Bunu unutmadan yaşayan insan, hem anının hem de sahip olduğu değerlerin kıymetini bilir.

Glutensiz Tatlar gibi bir yemek kitabı yazma fikri nasıl doğdu? Glutensiz yaşam deneyiminiz bu kitabı nasıl şekillendirdi?

Yaklaşık 23 yıldır glutensiz beslenmek zorundayım. Bu konuda çektiğim sıkıntıları başkaları yaşamasın diye, tamamen sosyal sorumlulukla tasarlanmış ve glutensiz tariflerin de yer aldığı rehber niteliğinde bir kitap. Alanındaki ilklerden… Maalesef ki başına gelmeden bazı konularda yüksek bir bilince ulaşamıyor insan. Bir bedel ödedikten sonra önem kazanıyor kayıplar. Bu kitap da aslında, “ben bu zorluğu yaşadım, siz yaşamayın” niyetiyle yola çıkılmış bir gönül işi…

Son kitabınız Dikiş Tutmaz‘da kaybolan bir çocuk üzerinden aslında bir apartmanın ve şehrin hafızasını deşiyorsunuz. Bugünün dünyasında “hafıza” yazar için neden bu kadar önemli bir malzeme?

Toplumsal ya da bireysel hafıza, bir kurmaca yazarı için en büyük hazinedir. Yazmaya başladıktan sonra insan zihninin mükemmelliğini ve hafızanın sonsuz olasılıklarını keşfediyor insan. Unuttuğumuzu sandığımız o kadar çok şey, küçücük bir tetikleyiciyle –öyle demeyi seviyorum- kağıt bebekler gibi el ele tutuşup hafızadan çıkarak masanıza geliyor ki size sadece onları yazmak düşüyor.

Dikiş Tutmaz bir suç hikayesi ama bir polisiye değil asla. Hayat boyu etliye sütlüye karışmayan, “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” diyen veya üç maymunu oynayan birçok insanın farkında bile olmadan, nasıl bir suçun parçası, şahidi ya da sebebi olabileceğini gösteriyor bu kitap. Suç nedir, asıl suçlu kimdir? Bunu sorgulatıyor. Bireysel ve toplumsal vicdanımızı nerede, nasıl kaybettik? Cevabı zor ve hoşa gitmeyen sorular bunlar. Okununca insanlığı rahatsız eedecek, çokça sorgulatacak bir metin Dikiş Tutmaz. 

Edebiyatın değeri sizce nasıl belirlenir — okur, eleştiri, satış sayısı veya başka bir ölçüt mü?

Yazar, eser ve okur, çok güçlü bir sacayağı. Bu bağı inşa etmek, güçlendirmek ve korumak çok zor. Ne zaman ki bunu başarır bir yazar, o zaman edebiyatta kalıcı bir varlık gösterebilir. Ama bu bir garanti değildir elbet. Tam aksine yüksek bir sorumluluk getirir yazarın omuzlarına, hep daha iyisini yazması için… 

Bir yazar, her eserinde bir eşik atlıyorsa, yazınını bir üst seviyeye çıkarabiliyorsa, inanın okur ve edebiyat da onunla birlikte aynı eşikten atlıyor. Çağdaş bir yazarın kendi ülke edebiyatına katacağı en büyük değer, hep daha da iyisini yazmak olmalıdır. Kendi adıma yapmaya çalıştığım bu…

Eleştirinin de bir hata bulma mekanizması olmadığını düşünüyorum. Her eleştiri, bu metni o eşikten nasıl geçiririz kaygısıyla, yapıcı şekilde olmalıdır. Çünkü yukarıda dediğim gibi bu merdivenin basamaklarını birlikte çıkıyoruz, çağdaş Türk edebiyatını birlikte inşa ediyoruz.

Seramik eğitimi almış bir yazar olarak, kili yoğurmak ile kelimeleri yoğurmak arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?

Geçen gün başka bir söyleşide edebiyat tanımımım ne olduğu soruldu. “Edebiyat eğip bükme sanatıdır,” dedim, gayriihtiyari. Kurmaca metinler yazarken gerçekliği büküyoruz, zamanı büküyoruz. Bu yanıyla da diğer sanat dalları arasında en çok seramikle benzerlik gösteriyor aslında. Bir çamur parçasını eğip bükerek, ona sonsuz varyasyonda şekil verme, sonra onu bozma ve yeniden şekil verme imkanınız var. Edebiyat da böyle…

Son olarak, klasikleşen bir sorum var onu size de sormak istiyorum. Elinizde sihirli bir değnek olsaydı dünyada ya da hayatınızda neyi değiştirmek isterdiniz?

İnsan evladının içindeki kötülüğü yok etmek, bugüne kadar kötülükten zarar gördüğü her anı hafızasından silmek isterdim.

Exit mobile version