Site icon Kent Ekranı

Derya ULUSOY; 🎥Kendi Sesinde Kaybolmak: ‘CapitaliZoo’ ve ‘Uğultulu Tepeler’ Üzerine

Son günlerde iki farklı kültürel tartışma gündemde:
Biri Beren Saat’in İngilizce şarkısı CapitaliZoo.
Diğeri, Uğultulu Tepeler‘in Emerald Fennell imzalı yeni uyarlaması.

İlk bakışta ilgisiz görünebilirler. Ama aslında aynı soruya işaret ediyorlar: Bir iş çok konuşuluyorsa, gerçekten değerli midir?
Yoksa sadece görünür olduğu için mi önemsenir?

Görünürlük Tuzağı

Bugün kültürel üretimde sık rastlanan bir durum var:
Eserin ne söylediğinden çok, ne kadar konuşulduğu önemseniyor.
Tartışma yaratmak başarı sayılıyor.
Şok etmek cesaret gibi sunuluyor.
Gündemde kalmak, derinliğin yerini alıyor.
İşte buna “görünürlük tuzağı” diyebiliriz. Bu tuzak, hem üreticiyi hem izleyiciyi içine çekiyor; herkes görünür olanın peşinde koşarken, gerçekten söylenecek sözler sessizliğe gömülüyor.

https://www.kentekrani.com/wp-content/uploads/2026/02/1000058163-2.mp4

CapitaliZoo: Küresel Ama Köksüz

Beren Saat’in şarkısına yönelik temel eleştiri teknik değil.
Asıl mesele, şarkının kimseye aitmiş gibi hissettirmemesi.
İngilizce söylemek elbette sorun değil.
Sorun şu: Şarkı belirli bir kültüre, coğrafyaya ya da kişisel bir hikâyeye yaslanmıyor gibi duruyor. Küresel pop estetiğinin tanıdık kalıpları içinde ilerliyor ama onları dönüştürmüyor.
Ortaya çıkan şey, parlak ama yerleşmeyen bir iş.

Tanıdık ama iz bırakmayan.

Evrensel olmak için benzemek gerektiği düşüncesi burada belirginleşiyor. Oysa Orhan Pamuk, Nuri Bilge Ceylan, Fazıl Say ya da Almanya çıkışlı Cartel başka birine benzemeye çalışarak değil, kendi seslerini kurarak evrenselleşti.
Evrensellik taklitten değil, kökten gelir.

Uğultulu Tepeler: Sert Bir Roman

Emily Brontë’nin romanı bir aşk masalı değildir.
Sınıf, dışlanma, güç, şiddet ve intikam üzerine kurulu karanlık bir metindir.
Heathcliff sıradan bir romantik kahraman değildir. Kökeni belirsiz, aşağılanan, dışlanan bir figürdür. Onun trajedisi yalnızca Cathy’nin onu terk etmesi değil; sistemli bir hor görülmenin sonucudur. Romanın ikinci yarısındaki sertlik de buradan doğar.
Kitabın gücü tam da bu rahatsız edici derinliğindedir.

https://www.kentekrani.com/wp-content/uploads/2026/02/1000058174-1.mp4

Uyarlamada Ne Değişti?

Fennell’in filminde bu sert çekirdeğin büyük ölçüde yumuşatılması eleştiriliyor.
Heathcliff’in “ötekiliği” arka plana itiliyor. Sınıf gerilimi sadeleşiyor. Hikâye, yapısal bir çatışma olmaktan çok stilize bir tutku gösterisine dönüşüyor.

Görsel dünya gösterişli. Kostümler, estetik tercihler, provokatif sahneler dikkat çekiyor. Ama birçok eleştirmen, bu görsel ihtişamın romanın ruhunun önüne geçtiğini söylüyor.

Film için yapılan yorumlar sert: “Parfüm reklamı estetiği”, “Instagram gotiği”, “Bridgerton kuşağı için Uğultulu Tepeler.” Özellikle eklenen şok edici cinsellik sahneleri, romanın iç gerilimini derinleştirmek yerine yüzeysel bir provokasyon gibi duruyor. Bu da şu soruyu doğuruyor:
Amaç gerçekten hikâye anlatmak mı, yoksa şok edip tepki toplamak mı?

Saltburn Bağlantısı

Fennell’in önceki filmi Saltburn da benzer bir biçimde tartışılmıştı. Film, sınıf meselesini işlerken daha çok skandal sahneleriyle konuşulmuştu.
Bu tekrar eden yöntem, bir üslup tercihinden çok bir strateji izlenimi veriyor:
Dikkat çek, şok et, gündemi ele geçir.
Ama dikkat çekmek ile anlam üretmek aynı şey değil.

İki Farklı İş, Aynı Sorun

Beren Saat’in şarkısıyla Fennell’in filmi arasında görünmez bir bağ var.
İkisi de güçlü isimlere dayanıyor.
İkisi de yoğun biçimde konuşuluyor.
İkisi de dolaşımda.

Ama eleştirilerin ortak noktası şu:
Derinlik azalınca, gösteri artıyor.
Şarkıda kültürel hafıza zayıf.
Filmde romanın sert toplumsal damarı geri planda.
İkisi de kökten uzaklaştıkça daha parlak ama daha hafif hale geliyor.

Gösteri Toplumu

Filozof Guy Debord’un “gösteri toplumu” dediği şey tam olarak bu:
Artık bir şeyin ne söylediği değil, nasıl göründüğü önemlidir.
Bir film gişe yapıyorsa başarılı sayılır.
Bir şarkı konuşuluyorsa hit kabul edilir.

Oysa görünürlük kalıcı değildir.
Derinlik kalıcıdır.

Son Soru

Bugün asıl mesele şu: Görünür olmayı mı arzuluyoruz, yoksa gerçekten bir şey söylemeyi mi?

Görünürlük hızlıdır. Hemen tepki alır, çabuk alkış toplar, çevresine kalabalıklar üretir. Ama aynı hızla söner, unutulur gider.

Gerçeklik ise ağırdır. Emek ister, sabır ister, çoğu zaman yalnızlık ister. Ama kalıcı olan hep ağır olandır. Çünkü gerçeklik dediğimiz şey, zamanın süzgecinden geçebilendir.

Uğultulu Tepeler aradan geçen 170 yıla rağmen hâlâ okunuyorsa, bunun nedeni estetik gösterişi değil; insanın karanlık tarafını anlatma cesaretidir. Moda değildir; kökü vardır. Orada öylece durmaz, her yeni kuşakta yeniden yeşerir. Gerçek bir sanat eseri zamanla daha da derinleşir, tıpkı eski bir şarkının yıllar geçtikçe farklı anlamlar kazanması gibi.

Filmi izledikten sonra sinemadan pek çok izleyici gibi ben de sadece sıkılmış olarak değil, biraz da üzgün olarak ayrıldım. Bu üzüntü, derinliğini yitirmiş bir eserin ardından duyulan hüzündü. Gösteriye kurban edilmiş bir sanatın, ruhu boşaltılmış bir hikâyenin yasıydı.

Belki de asıl soru, artık bir eserin ne söylediğinin değil, ne kadar çok konuşulduğunun önemli olduğu bir çağda yaşıyor olmamız. Ama yine de umut var: Ruhu olan işler, eninde sonunda yolunu buluyor. Çünkü gerçek olan, görünenden daha uzun yaşıyor.

Derya ULUSOY

Exit mobile version