“Kader, tanrıların yazdığı bir hikâye değil, bir kadının masada kendi parçalarını yeniden dizdiği sessiz bir ayindir.”
Evin ortasında bir masa vardı, üzerinde bir parça hamur ve sessizlik. Kadının adı yıllardır orada unutulmuştu. Çocukların kahvaltı kırıntıları, kocasının akşam yorgunluğu, banliyö çitlerinin gölgesi adının üzerine bir örtü gibi örtülmüştü. Hayatın olağan akışındaki bir gün, bir kutudan dökülen parçalar evin ortasındaki aynı masaya saçıldı ve o an kadın ilk kez dağınıklığı sevdi. Her parça bir hatırlamaydı. Bir parçada gençliğinin isimsiz arzusu, bir parçada hiç kimseye söylemediği yolculukları, birinde kimseye borçlu olmadığı bir yalnızlık. Elleri titremeden bir dünya kurmaya başladı. Daha önce hiç yaşamadığı ama hep özlediği bir dünya. Banliyö evinin mutfağında bir evren açıldı. Tanrılar masaya geri döndü. Ve kadın onlara sessizce yer gösterdi. New York’a gitti önce, ama asıl yolculuk kendi iç kıtasınaydı. Orada onu tanıyan hiç kimse yoktu. Bu özgürlüktü. O gece, otel odasında, yatakta tek başına, ilk kez suçlu hissetmedi, ilk kez kendine sadık kaldı. Puzzle ona adını fısıldadı. Parçalar birleşti, bir resim çıktı ortaya. Ama resimde ev yoktu, çit yoktu, öğretilmiş kadınlık görevleri yoktu. Sadece bir kadın vardı, bakışı kendine dönük. Ve Agnes ilk kez şunu idrak etti: kader, tanrıların yazdığı bir hikâye değil, bir kadının masada kendi parçalarını yeniden dizdiği sessiz bir ayindir.
Mitolojik olarak bakarsak: Agnes Demeter’di önce, banliyö bahçesinde, toprağı sulayan elleriyle, çocuklarının adını ezbere bilen, ekmeği kutsayan kadın. Ev onun rahmiydi. Her odada bir doğum izi, her duvarda kadim bir sızı. Kızını kaybeden tanrıçadır aslında Demeter. Ama Agnes kızını değil kendi varlığını toprağın altına gömmüştü. Mutfakta yoğurduğu hamur, kendi elleriyle yoğurdu kaderiydi. O kaderi sevmişti. Ona öğretilen tek kader buydu. Karşılıksız sevmek ve karşılıksız vermek. Sonra kutu açıldı.
Puzzle parçaları döküldü. Yeraltının taşları gibi, soğuk ve parlak. O an Persephone seslendi, aşağıya in. Parçaları birleştirdiğinde kendini bulacaksın. Agness masaya bir sihirbaz gibi oturdu. Ve sihrini gerçekleştirmeye başladı. New York’a gidişi sadece coğrafi değil, kendi yeraltına inişiydi. Orada hiç kimse onun bir banliyö annesi olduğunu bilmiyordu. Orada ilk kez bir şey değil, her şey olabilecek bir kadındı. Ve bu özgürleşmesinden eşiğin tanrıçası Hekate doğdu. Ne tamamen evde, ne tamamen özgür. Agnes artık üç yol ağzında duruyordu. Anne, eş ve kendisi. Anahtarları cebinde taşıdı; bir evin, bir şehrin, bir bedenin. Kocasına; ben senin düzeninin tanrıçası değilim artık, dedi. Çocuklarına; ben sadece doğuran değilim, dedi. Kendi yüzüne baktı ve gece de artık benimdir, kadınlık tek bir mevsim değil, toprak, yeraltı ve gece arasında gidip gelen kutsal bir döngüdür, dedi.
Yazının başından beri adı çokça geçen Agnes, giriş paragrafından da anlaşılmış olacağı üzere, banliyöde yaşayan, kendini kocası ve iki oğluna adamış, iyi anne ve iyi eş rolünü eksiksiz oynayan, sıradan ve sürüden bir kadındır. Tesadüfen puzzle yapmada olağanüstü bir yeteneği olduğunu keşfeder ve bu yetenek onu önce New York’a sonra da sıradan ve sürüden ayrılmış Robert ile ortaklığa taşır. Film, bir kadının evle sınırlı, görünmez emeğinin içinden çıkıp, bir özne olarak doğuşunun hikâyesidir. Agnes’in yolculuğu klasik bir geç kalmış bireyleşme anlatısıdır. Feminist alt metin belli belirsiz şunu fısıldar bize: Kadın, aile içindeki işlevsel rolünden sıyrılmayı başarırsa kendisi için var olmayı da başarır. Kendi parasını kazanır. Kendi yolculuklarını planlar. Kendi bedenini ve zamanını sahiplenir. Kocasına, çocuklarına ve aile büyüklerine karşı sınırlarını çizer.
Agnes’in kişiliği gibi sessiz olan isyanı büyük bir manifesto olmasa da küçük ve öznel tercihlerle kurulan sessiz bir devrimdir. Film bu altyapı üzerinden dramatik patlamalar yerine, masum bakışlar, suskunluklar ve gündelik jestler üzerinden ilerler. Tam da burada şunu belirtmeden geçememek iyi olacaktır. Jest ve mimiklerle ilerleyen sahnelerde Kelly Macdonald‘ın oyunculuğu zirve yapar adeta.
Puzzle metaforu, burada sadece bir hobi değil, bireyleşme metaforudur. Agnes’in hayatı eş, anne ve ev kadını olarak parçalara ayrılmıştır. Puzzle yaparken parçaları bir araya getirir ve kendini kurar. Bu anlamda film, bir kadının kendi bireyleşmesini ancak kendisinin zekâsı ve emeğiyle kurabileceğini anlatır.
Mekân üzerinden bakarsak Agnes’in evi, düzenli, temiz, sessiz, ama boğucudur. Titizlikle kurulmuş olan bu banliyö estetiği, klasik Amerikan orta sınıf yaşam tarzının da simgesidir. Kadın mutludur, çünkü onun için konfor sayılabilecek tüm imkânlara sahiptir. Ama film bir yandan da daha fazlasını görmek isteyenlere şunu işaret eder: Kadına sunulan bu oldukça konforlu düzen, kadının bastırılması üzerine kurulmuştur. Agnes’in kocası tipik bir ataerkil figürdür. Kötü değildir. Hatta oldukça naziki makul ve uyumlu görünür. Sorumluluk sahibidir de. Asıl tehlike de buradadır. Louis’nin erkekliği, kriz çıkarmayan ataerkillik üzerinden ilerler. Bağırmaz, şiddet uygulamaz, kontrol etmez gibi görünür. Ama düzen zaten onun lehine işlemektedir. Duygusal olarak mesafelidir ama ailesini sever, aileyi bir sevgi ortamı olarak değil, yönetilecek bir sistem olarak görür. Agnes’i bir birey olarak değil, bu sistemin bir parçası olarak görür. Çatışmadan kaçınır, statükoyu korur. Agnes’in birden bire ortaya çıkan puzzle tutkusunu hobi olarak görür, onun bu tutkuyla kendisini göstermeye başlayan zekâsını ciddiye almaz ve küçümser. Aile hayatının merkezinde hep kendisi vardır. Ailece önemsenilecek olan ilk şey onun ihtiyaçlarıdır, özellikle balık tutması ve evde onun sevdiği peynirin eksik olmaması gibi.
“Biri beni gerçekten gördü.”
Kocası Louis’nin zıttı olan, Hindistan’ın uluslararası aktörü Irrfan Kahn’ın ustalıkla canlandırdığı Robert ise oldukça eksantrik bir kişilik olarak çıkar Agnes’in karşısına. İyi bir entelektüeldir her şeyden önce. Onun evinden döndüğü ilk gün, haberleri izleyelim artık der Agnes kocasına. Sürekli açık olan televizyonundan dünyada neler olup bittiğini takip eden biridir Robert. Duygusal olarak mesafeli, özgür ve yalnızdır. Ev içi normalliğin karşısında kaotik bir bireysellik anıtı gibidir. İnsanlarla yakınlık kuran ama bağ kurmayan bir figürdür. Görür ama gördüğüne ne ait olur, ne sahip olur. Modern dünyanın getirisi olarak kendisiyle bağ kurmayı başarmış olan bir yalnızlık tanrısıdır. Şehirler arasında dolaşır. İnsanlarla entelektüel ve dugusal yakınlıklar kurar ama hiçbirine kök salmaz. Yakınlığı bir oyun olarak yaşar. İçsel olarak yalnızdır ve bunu romantize eder. O da bir bakıma geç kalınmış modern erkekliğin kutsal abidesidir. Agnes için Robert, bir başka bir hayat mümkün hissidir, ama orada kendinden başkası yok diyen özgürlüğün romantik ama yalnız hâlidir. Bu yüzden de Agnes’in kurtarıcısı değildir. Dönüşümün öncesi ve zemini olan Louis’nin koruduğu statükoyu sarsar. Agnes’in dönüşümünü tetikler ama o dönüşümün bir parçası olmaz. Robert bu bağlamda, Yunan’ın Hermes’i, İskandinav’ın Loki’si, Kızılderililerin Coyote’si gibi eşik varlıkların modern bir versiyonudur. Persephone’yi yeraltına çağıran rüzgâr değil, Hekate’ye giden yolu gösteren rehberdir. Kapıyı açar ama içeri girmez.
Puzzle şampiyonlukları elde etmiş biri olarak Robert’ın filmde söylediği şu sözler, filmin felsefik çekirdeğidir adeta:
“Hayat dağınık, rastlantısal ve kontrol edilemezdir. Puzzle ise düzen hissi üretir; tamamlandığında doğru seçimler yaptığımızı düşünürüz. Aşk bile bu tür bir bütünlük hissini vermez.”
Bu ifadesiyle, anlamın dışarıdan değil, dağılmış parçaların yeniden dizilmesinden doğduğunu anlatmaya çalışır Agnes’e. Ve izleyiciye. Bu sahneden sonra, puzzle yapma sahneleri bir kehanet pratiği hissi vermeye başlar. Kendini kötü hissettiğinde tüm parçaları masaya saçar Agnes, parçaların üzerine bir tanrıça gibi eğilir ve sezgisel zekâsıyla kendi iç evrenini tekrar tekrar kurar. Onu gündelik hayatının dışına taşırıp, sürüden ayıracak bir tutkusu vardır artık. Ve bu tutkuya sıkı sıkı sarılıp bırakmamaya kararlıdır.
Filmin sonunda Agnes: evi terk etmez, aşkı uğruna evliliğini dramatik biçimde yıkmaz, çocuklarını bırakıp gitmez. Ama artık aynı kişi değildir. Final, bir Hollywood anlatısından beklenen büyük kurtuluşu sunmaz. Gündelik hayatın içinde küçük bir sapma gösterir. Bu, çok etik bir tercihtir, kadın dönüşümü melodramlaştırılmaz.
Burası tam da dönüp filmin yönetmenine bakacağımız yerdir.
Marc Turtletaub’ın bu filmi onun kariyerinde çok özel bir yerde durur. Maskülen anlatı alışkanlıkları içinde feminen özneye alan açan bir film çünkü Puzzle.
Genelde; orta yaş krizleri, aile, yabancılaşma, gündelik hayatın mikro trajedileri üzerine çalışan bir yönetmendir Marc Turtletaub. Ama Puzzle’da radikal bir tercih yapıp, erkek krizini değil, kadın uyanışını merkeze almıştır. Bu önemlidir, çünkü Hollywood’da kadın öznelliği genellikle, erkek bakışına göre tanımlanır, erotize edilir ve dramatik trajediye kurban edilir. Marc Turtletaub burada Agnes’i trajediye kurban etmez, onu özne olarak bırakır. Kullandığı sabit kameralar, uzun planlar ve düşük dramatik müzik kullanımı ile kadın gündeliğini epik bir anlatı gibi değil, bir varoluş alanı gibi göstermeyi seçer. Kamerası Agnes’i nesneleştirmez. Kamera onu takip eder ama teşhir etmez. Onu erotikleştirmediği gibi romantize de etmez. Aldatmasını dahi ataerkil bir erkek bakışına teslim etmekten geri durur.
“We had somewhere to go, so we never went anywhere else…”
Filmin finaline gelirsek:
Marc Turtletaub, izleyiciye mutlu bir son sunmaz, trajik bir son da sunmaz. Açık ve etik bir boşluk bırakır.
Agnes artık özgür müdür? Bilmiyoruz. Ama artık bilinçlidir. Bundan eminiz.
Nasıl mı? Aşağıya olduğu gibi bıraktığım bilinçli ifadesinden:
“Gidecek bir yerimiz var diye başka hiçbir yere gitmedik. Şimdi gidecek bir yerimiz yok ama yine de bir yere gideceğiz. Bir şey yapacağız. Bir şey olacağız. Ya da biri olacağız.”
Hülya Bilge GÜLTEKİN

