Site icon Kent Ekranı

İsmet HERGÜNŞEN: Kuşatma Planları ve Casus Belli

Yaşanan gelişmelerin barışa giden bir sürecin aşamaları mı yoksa yeni krizlerin habercisi mi olduğunu tespit etmek giderek zorlaşmaktadır.

Avrupa güvenlik mimarisi açık biçimde çözülme sürecine girmiştir. 

Barış söylemleri yoğun biçimde dile getirilse de, Rusya Federasyonu’nun Ukrayna’nın doğusunda sahadaki kontrolünü büyük ölçüde tahkim ettiği görülmektedir. 

Diplomatik girişimler devam ederken, çatışmalar fiilen sona ermiş değildir.

ABD cephesinde ise dikkat çekici bir tablo ortaya çıkmaktadır. 

Donald Trump’ın maksimalist taleplerinin sınırlandırılamadığı, dış politika söyleminin giderek daha iddialı bir çerçeveye oturduğu gözlemlenmektedir. 

Venezuela sonrası Vashington yönetiminin odağını Danimarka’ya bağlı özerk bölge Grönland’a yöneltmesi bu bağlamda önemlidir. 

Panama Kanalı’nın da eş zamanlı olarak gündeme taşınması, ABD merkezli yeni bir küresel güç tasarımının işaretleri olarak okunabilir.

Kuzey Kutbu’nda, Norveç’e bağlı Svalbard takımadalarının da ilerleyen süreçte jeopolitik rekabetin konusu haline gelmesi ihtimali göz ardı edilmemelidir.

Ortadoğu’da ise Gazze krizi ve İran’daki gelişmeler tüm ağırlığıyla devam etmektedir. 

Avrupa’nın genelince kabullenilmeyen, Trump tarafından BM’ye alternatif görülen ve Türkiye’nin de yer aldığı Barış Kurulu’nda sürecin uzun, karmaşık ve sancılı olacağı açıktır. 

Hamas’ın silahsızlandırılması, İsrail’in Filistinli bir yönetimi tanıması ve Gazze’nin yeniden inşası temel başlıklar olarak duruyor.

Açlık ve insani krizle karşı karşıya kalan yaklaşık iki milyon Filistinlinin geleceği ise hala belirsizliğini korumaktadır.

Kullanım süresi dolan SDG/YPG/PYD Fırat doğusuna sürülürken, anayasada vaz edilen bazı maddelerin Suriye’nin üniter yapısına halel getireceği beklenmelidir. 

İran’da artan gerilim ve Şanghay İş birliği Örgütü bağlamında yaşanabilecek olası kırılmalar da küresel belirsizliği derinleştirecektir. 

Bu genel tablo içerisinde Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren yeni bir jeopolitik hat ortaya çıkmıştır. 

İsrail, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan ekseninde şekillenen bu yapı, Türkiye’yi güneyden ve batıdan çevrelemeyi hedefleyen bir stratejiye işaret etmektedir. 

ENOSİS ideali, Doğu Akdeniz enerji kaynakları ve deniz yetki alanları üzerinden yürütülen girişimler bu stratejinin temel unsurlarıdır.

1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi çerçevesinde Yunanistan’ın Ege Denizi’nde karasularını 6 milin ötesine çıkarma ısrarı, bölgenin kendine özgü coğrafi ve hukuki niteliği nedeniyle Türkiye tarafından kabul edilmemektedir. 

Türkiye’nin bu konudaki tutumu nettir ve zorlayıcı diplomasi kapsamında 8 Haziran 1995 tarihli TBMM deklarasyonu ile açık biçimde kayıt altına alınmıştır.

Kuralın eksiksiz biçimde uygulanması halinde, Yunanistan Ege Denizi’nin yaklaşık %70’ine hakim olacak, açık deniz alanı %51’den %19’a düşecektir. Türkiye’nin karasuları Ege’nin %10’undan daha az bir bölümünde kalacaktır. 

Türkiye’nin karasuları kayda değer biçimde genişlemezken, Yunanistan’ın hakimiyeti dramatik şekilde artacaktır.

Akdeniz ile Türkiye’nin batı sahilleri arasında seyir yapan Türk gemileri Yunan karasularından geçmek zorunda kalacak; bu durum Türkiye’nin denizlerdeki hareket alanını neredeyse sıfırlayacaktır.

Ege’de yaratılacak bir oldu-bitti, sadece Türkiye ile Yunanistan’ı değil, NATO’nun güney kanadını da kilitleyecektir. Atina’nın bu riski gerçekten göze alıp alamayacağı ise hala cevapsız bir sorudur.

Ege ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi uluslararası hukuk kurallarını hiçe sayan mütecaviz ülke konumuna sokmak isteyenlerin, nefes alışlarındaki sinsiliğin, gülüşlerinin altındaki sahtekarlığın görülmesi gerekir.

Bu aşamada dikkat çekici bir gelişme, “Anadolu Türk Deniz Görev Kuvveti’nin 20 Ocak–16 Nisan tarihleri arasında Akdeniz, Atlantik Okyanusu ile Kuzey ve Baltık denizlerini kapsayan bir görev ve tatbikata gönderilmesidir.

Son sözse; İttifaklar, her zaman kazananı olan oyunlar değildir.

İsmet HERGÜNŞEN

Exit mobile version