SADECE CESUR YA DA SADECE İNSAN

0

SADECE CESUR YA DA SADECE İNSAN

Ülke ve dünya gündemini kitaplarla birlikte okuyup yazan çok sevgili bir hocam var benim. Onun yazdıklarını her okuduğumda, onun bu entelektüel tarzına çok öykünürüm…

Savaş mı çıktı, en iyi yazarların savaş konulu romanlarını gündemle iç içe geçirerek okur; bu okuma sürecinde aldığı notları da yazdığı gazete ya da dergilerde okurlarıyla paylaşır. Her yazısında ya yeni bir kitapla ya da yeni bir filmle mutlaka tanıştırır okurlarını. Bir kaç yazısını okuduktan sonra müdavimi olmamak elde değildir. Bu huyu bir parça ben de edinmiş olmalıyım ki ondan, gündemi sarsan bir olay olduğunda hemen filmlere sarılıyorum. Benim kitaplığım hocamın kitaplığı kadar zengin değil henüz çünkü.

Gündem bir başka gündeme o kadar hızlı evriliyor ki ülkemizde kitap tedarik etme süreci gündemi kaçırmama sebep olabiliyor. Filmlere ulaşmak içinse gündemin şaşkınlığını üzerimden atmam yetiyor. Nihayet attım ve konusu orman yangını olan bir film bulup, bir yandan da notlar alarak izlemeye başladım.

“Gerçek olaylara dayanmaktadır,” bilgisini verip, cayır cayır yanan bir ormanın içinde ateş topuna dönmüş bir ayı ile başlıyor film. Ve hemen ardından çalan telefonuna uykuyla uyanıklık arasında uzanan Marsh (Josh Brolin) geliyor ekrana.

Orman yangınlarının bir gün onu yutacağı korkusunun alevden bir ayı olarak rüyalarında gezinip durduğunu düşünüyoruz bir önceki sahne dolayısıyla. Talimatları aldıktan sonra kapatıp telefonunu hazırlanmaya başlıyor. Önce üniformasını giyerken görüyoruz onu. Yönetmen daha ilk sahnede ayıyı gözümüze öyle bir soktu ki, Marsh’ın kemerindeki detayı göz ardı etmemiz mümkün değil. Giyindikten sonra “FİRE” yazan sırtını ekrana dönüp yere muntazaman serilmiş olan ekipmanlarını çantasına doldurmaya başlıyor Marsh. Korkularına rağmen işini seviyor olmalı ki acelesiz bir titizlikle hazırlıyor çantasını. Belli ki yönetmen de çok severek yapıyor işini. Ateş saçan bir ayıyı üzerimize salıp filmin dışına attığı yerden, usul usul ilerlettiği çanta hazırlatma sahnesi ile yeniden dahil ediyor bizi filme. O denli içindeyim ki artık, Marsh’ın görüş alanında olmayan koli bandını alıp ona uzatasım geliyor unutmaması için. Ama o işinin âşığı olduğu gibi ustası da. Çantasını eksiksiz hazırlayıp vuruyor sırtına ve masanın üzerindeki anahtarına uzanıyor ardından. Bronzdan yapılmış bir ayı figürü ile yan yana duran anahtarlarına. Üç dakikada bizi filmin içine vakumladığı gibi bu süre içinde üç kez verdiği ayı semboliği ile merakımızı derinden deşmeyi de başarıyor yönetmen. Ve film hızlansın istiyoruz artık. Usul usul ve sessiz sessiz, sadece görüntüler aracılığı ile verileni almayı başardık.

Takvimler 28 Haziran 2013’ü gösterdiği gün, Arizona yakınlarında bulunan Yarnell Hill’de bir orman yangını çıkar. Sebebi kuru bir yıldırım düşmesidir. 30 Haziran’da 20 kişilik yangın söndürme ekibi Granite Mountain Hotshots’tan 19’u feci bir şekilde yanarak can verir. Sadece biri hayatta kalır. O da gözcü olarak görevlendirildiği için arkadaşlarından farklı bir alandadır da ondan . Söndürülmesi 10 Temmuz’a kadar sürer. 8.400 dönüm alan küle döner. Yangın, bir ulusun birlikte gördüğü korkunç bir kabus gibi herkesi derinden etkiler. Bu derin etkiyi yaşayanlardan biri de yönetmen Joseph Kosinski’dir. Only The Brave ile yangının etkisini unutulmaz kılmakla birlikte, 19 itfaiyecinin dostluk, kardeşlik ve dayanışmasını da gözler önüne sermeye özen gösterir. Bununla kalmayıp onların arka bahçelerindeki kişisel yangınlarına da sık sık çevirir kamerasını. Her birinin içine içine tutar ışıklarını. Marsh gibi hem yetenekli hem de başarıya odaklı insanların aile hayatı ile iş hayatı arasındaki dengeyi kurarken karşılaştıkları zorlukları etkileyici sahnelerle gösterir izleyicisine ve şöyle der verdiği bir röportajda bununla ilgili:
“Onları sadece itfaiyeciler olarak değil, insanlar olarak anlamanız gerekir.”

OnlyThe Brave, yönetmen Joseph Kosininski’nin daha önceki filmleri Tron: Legacy ve Oblivion’un bilim kurgu dilini terk edip, duygusal açıdan en güçlü ve ses getirmesi bakımından en başarılı filmi. Bunda hikâyenin gerçek oluşunun payı da göz ardı edilemeyecek kadar büyük elbette.

Ekibini daha büyük yangınlarla mücadele edecek bir konuma taşıma çabası içinde olan Marsh da bu gerçek hikâyenin merkez karakteri. Biz onun hangi yangına gideceğini evden çıkmadan önce karısı

Amanda’yla (Jennifer Connelly) yaptığı konuşmadan öğreniyoruz. İlk günden 16.000 hektarı yalayıp yutmuştur alevler. İkinci gün bunun üçe katlayacağını düşünmektedir Marsh. Bir yandan da bir gece önce eşiyle aralarında yanlış giden bir şeylerin olduğunu belli belirsiz sezmeye başlarız konuşmalarından.

-dün akşam ikimiz de hata yapmış olabiliriz
-evet öyle
-bir dahaki sefere daha iyisini yapalım
-tamam, ah tanrım seni çok seviyorum
-ben de seni

İmalı konuşmalarla başlayıp, romantik bir öpücükle sonlanan veda sahnesinden sonra, Marsh keyifle yola koyulurken, sorunlarının üstesinden gelmeyi başaran bir çiftin bize yaşattığı iyi hislerle biz de eşlik ediyoruz Marsh’ın uça uça gidişine. Bu gidişe şahit olmakla işine olan adanmışlığını bir kez daha görüyoruz üstelik. Çantasını hazırlarken hissettiğimiz o aşk hâli burada iyice yüzeye çıkıp yüzüne vuruyor çünkü Marsh’ın. Yangın çıktığında seviniyor mudur acaba diye düşünesim bile geldi onun bu hâlini görünce. Ben bunları düşünürken Marsh şefi olduğu ekibin elemanlarını toplaya toplaya devam ediyor yoluna. Onlar gide dururken yangın yeri ekranlarımıza geliyor. Bir itfaiye helikopteri gürültüyle iniyor bir villanın bahçesine doğru ve bir filin hortumunu andıran düzeneğiyle havuzdaki suyu çekmeye başlıyor. Helikopterin sesini duyup koşarak bahçeye çıkan yaşlı ve zengin adam bravo işareti yapıyor helikopterin arkasından. İtiraz etmesini bekliyordum ben oysa. Hatta mafyatik adamlarını seferber edip helikopteri kurşunlatmasını da. Ama bu bir Kurtlar Vadisi Arizona filmi değil, çok daha yüce bir amaçla yapılmış bir farkındalık, bir saygı duruşu filmi.

Hem ABD hükümetini hem de vatandaşlarını yangın konusunda olması gereken bilinçli haller içinde gösteren bir film. Ulusal bir felaket söz konusu olduğunda hem devletin hem de milletin önceliğinin ne olduğunu bu kısacık sahnede açık ve net olarak gösteriyor bize Joseph Kosinski. Bir başka şeyi daha gösteriyor hemen ardından. Marsh istediği gibi özgür çalışamamaktadır. Ekibiyle birlikte dört yıldır uğraştıkları Hotshots sertifikasını alamamışlardır çünkü. Marsh’ın tutkusuna ve ustalığına rağmen ikinci kademe bir kurtarma ekibidirler. Bizi de alıp götürdükleri bu yangında tam işlerine konsantre olmuşken sertifika sahibi olan bir başka ekip gelir ve söndürme işini devralır Marsh’ın ekibinden. Yangının ne tarafa doğru yol alıp nereleri yakıp yıkacağını dahi hesaplamıştır oysa Marsh onlar gelmeden.

Buna rağmen söndürmeye önce nereden başlamaları gerektiğini anlatamaz diğer ekibin ukala şefine. Yangın söndürülür fakat yerleşim yerleri büyük zarar görür. Elinin kolunun bağlanması ağrına giden Marsh, yangının sık sık kararttığı yüzünü bir kez de nüfuslu dostu Duane Steinbrink’den (Jeff Bridges) yardım istemek için karartır. Duane, belediye başkanını ikna edip gerekli maddi desteği sağlar Marsh’a. Ekibe aldığı iki yeni üye ile birlikte sıkı bir disiplin içinde çalışıp sertifikalarını almaya hak kazanırlar.

Erkekler cephesinde işler yolundadır ama bir de hayatın kadınlar cephesi vardır. Yönetmen az yer vermekle birlikte onları da unutmamıştır.

Mars’ın da yaptığı gibi, erkekler kendi dünyalarını kotarıp kendi tutkularının peşinde koşarken, kadınların istek ve arzularını göz ardı edebiliyorlar. Bunun tam tersi de mümkün ama doğuştan sahip oldukları içsel ibreler, erkekte beni, kadında bizi işaret ediyor çoğunlukla. Burada da biz olma, aile olma çabası içinde olan taraf kadın tarafı. Amanda, Marsh’la ettiği esaslı kavgada, hayatının yüzde doksanı işin, yüzde onu ise benim dese de yüzde on bile değil o aslında.

O yüzde onluk zamanlarda bile aklı fikri işinde çünkü Mars’ın. Amanda’ya ve onun beklentilerine çok uzaklardan, yangın söndürmeye gittiği dağlardan arada bir göz atıyor sadece. Bu yüzden de ne görebiliyor ne de duyabiliyor Amanda’nın biyolojik saatinin gittikçe şiddetlenen tik taklarını. Hatta bir keresinde, sertifika alabilmek için çok çalışması gerektiğini söyleyen Belediye Başkanı’na, gece gündüz çalışacağına dair söz verdiği sırada Amanda’nın sandalyesini tekmeleyip onu yere düşürdüğünü bile fark etmiyor Marsh. Ormanlarda çıkabilme ihtimali olan yangınları ön görebilecek kadar usta ama karısının eninde sonunda çıkarmak zorunda kalacağı yangını görmemekte direniyor.

Film de aslında yüzde doksanıyla bir erkekler filmi. Fakat Amanda rol olarak üstlendiği at terapistliğinin de verdiği psikolojik yetkinlikle, atların travmalarını çözümlediği gibi Marsh’ın travmalarını da hiç zorlanmadan görebiliyor. Film çoğunlukla Marsh’ın ve diğer itfaiyecilerin etrafında dönüyor olsa da en az Marsh kadar etkili ve akılda kalıcı bir karakter Amanda. Hani çocuk diye tutturmasa bile olurdu. Marsh ekibin babası zaten, bunu ekibin çaylak üyelerinden uyuşturucu bağımlısı Brendan McDonough’ına (Milles Teller) yaptığı babalıkla kanıtlıyor. Hastaları da Amanda’nın çocukları; at bile olsa travması olan çocukluğuna takılıp kalmış olan demek, Ama o da vakti saati gelen her kadın gibi illaki kendi çocuğu olsun istiyor. Ve o ateşten ayıyı hiç hesaba katmıyor.

Söz konusu ulusal trajedileri hikâyeleştirmek olduğunda ilk akla gelen Holywood yapımları oluyor elbette. Bu filmde de bu iş oldukça iyi kotarılmış. Sadece trajediyi hikâyeleştirmekle kalmayıp yangınların bıraktığı yakıcı etkiyi alt hikâyelerle besleyerek daha da gerçekçi kılmayı başarmışlar. Bu gerçekçilikte filmin oyuncu kadrosunda yer alan Josh Brolin, Jennifer Connelly, Miles Teller, James Badge Dale, Taylor Kitsch, Jeff Bridges, Andie MacDowell, Geoff Stults ve Ben Hardy’nin takdire şayan oyunculuklarının da payı büyük elbette. Filmin sonune eklenen fotoğraflara rağmen ölenlerin gerçek itfaiyeciler değil, onları canlandıran oyuncular olduğu hissinden çıkmak epey zaman alıyor.

İki saati aşan süresine rağmen filmin sıkmamasının sebebi sanırım hikâyenin çok katmanlı oluşu. Bir yanıyla kahramanlık, bir yanıyla dayanışma, bir başka yanıyla da bir kadınlar ve erkekler hikâyesi The Only Brave. Ve biz bu çok katmanlı hikâyenin kötü sonunu bildiğimiz hâlde iyi bitmesini umarak izliyoruz filmin son dakikalarını. Çok sevdik çünkü onları. Acılarına üzüldük, sevinçlerine sevindik. Düşledikleri kadar olmasa da istedikleri bir parça olsun istedik. Film izlediğimizi unuttuk. Her biri bir başka erkek kardeşimizmiş gibi en iyisi olsun istedik onlar için.

Filmin eksiği mi dediniz?

Vardı elbette. İyilerin yakasını bir türlü kurtaramadıkları o bilindik kötücül karakteri eksikti. Ama dokuz canlı bir katil gibi gittikçe güçlenen yangın bu eksiği fazlasıyla dolduruyor ve bu filmin sonunda ne yazık ki iyiler kazanmıyor.

Yangınlar ve yankısı hâlâ devam ederken biz de şöyle dönüp çok katmanlı bir bakalım olan bitene.

Kimler kazanıp kimler kaybedecek yangınlar söndüğünde?

Bireysel ya da toplumsal, devasa alevler üzerimizde ne gibi bir etki bırakacak?

Neyin değişmesini ya da yangınların önce neyi değiştirmesini istiyoruz?

Kimimiz, belki de çoğumuz yangının iktidarı değiştirmesini istiyoruz. Kimimiz iklim krizine topluca uyandırsın istiyor insanlığı. Kimimiz herkesin doğa sever ya da hayvan sever olmasını istiyor. Kimimiz sistemin çarpık işleyişinin farkına varanlar çoğalsın ve sistemi beslemeyi bıraksınlar istiyor. Herkes birileri değişsin ki dünya da değişsin istiyor. Kaç kişi dönüp kendisinde neyin değiştiğine bakacak? Sokağa çıktığımızda bir kedinin ya da bir ağacın yanından geçerken yangından önceki gibi umarsızca geçiyorsak geçmiş olsun. Etrafımızdaki canlıların ve canlılığın kıymeti nazarımızda bir parçacık da olsa artmadıysa bir başka yangına ya da felakete kaldı demektir dünyanın değişmesi.

Bu yazıya sevgili hocamla başladım, kendimize de söylenilmesi gerekeni üstüne basa basa söylemek adına, yine onun öğrencilerine çokça okuttuğu yazarlardan

biri olan Ferit Edgü’nün Yangın adlı küçürek öyküsü ile bitirmek istiyorum.

YANGIN

Yanmış ormandan geçtim.
Kapkara kömürleşmiş ağaçlar. Yanmış otlar.
Çalılar, sarmaşıklar. Tüm börtü böcek yanmış.
Kaplumbağalar. Tosbağalar. Kertenkeleler. Yılanlar yanmış. Kelebekler bile.
Toprak öylesine sıcak ki üstüne basılmıyor. Kayalar cehennem kayası.
Yanımdaki dostum, bilmem biliyor musun, diyor, böyle yangınlardan sonra, eğer yağmurlar bol ve düzenli yağarsa bambaşka bir orman oluşur. Yeni ağaçlar. Yepyeni, yemyeşil bitkiler…
Ne kadar ister bu değişim, diyorum.
Havaya bağlı diyor. Ben diyeyim yirmi, sen de otuz yıl.
Görür müyüz dersin, diyorum.
Bizler görmesek de çocuklarımız görür, diyor.
Onlara ormanı nasıl koruyacaklarını öğretmemiz gerek, diyorum.
Kendimize de, diyor dostum.
Üstüne basa basa yineliyor.
Kendimize de.

Hülya Bilge GÜLTEKİN

 

Hülya Bilge GÜLTEKİN/kentekrani

Youtube Abone Olmak İçin Tıklayınız

www.kentekrani.com 28 Temmuz 2021

 

  • Fascinated
  • Happy
  • Sad
  • Angry
  • Bored
  • Afraid

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here